23 Ekim 2013 Çarşamba

Düşüncelerimizin Vazgeçilmezleri: “Aklımdaki Kadınlar” (Ankara DT)




AKLIMDAKİ KADINLAR

Neil Simon’un 1992 yılında yazdığı, Gleen Jordan’ın televizyon filmi olarak beyaz cama aktardığı (1996), ilk kez bu yıl Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen “Aklımdaki Kadınlar”, yazarın diğer oyunları gibi hem hüznü hem de komediyi birarada barındırıyor. Orijinal adı “Jake’in Kadınları” olan oyun, uyarlama ismiyle, bütününe daha fazla uyum sağlamış. Ayrıca Neil Simon imzalı “Aşka 103 Adım” Tiyatrokare, “Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum” ise İBBŞT tarafından sahnelenmekte.

Nevrotik (Kişilik bozukluğu) yazarımız Jake’in, eşleriyle (İlk eşi vefat etmiş), çocuklarıyla, kız kardeşiyle, psikoloğuyla ve metresiyle zihninde yaşadığı maceraların anlatıldığı oyun, geçmişin bugüne, bugünün yarına olan etkisini kurgulamakta son derece başarılı. İlk bakışta “kadın” temalı görünen metin, altında yarattığı derinlikle, “sevgi”nin ve “affın” hayatımızdaki en güçlü duygular olduğuna vurgu yaparken, (Yeti de diyebiliriz, çünkü bazılarımızda yok!) kurtuluşun insanın içinde olduğuna, üstesinden gelmemiz gereken her şeyin ancak bu yoldan geçtiğine ve değerlerimizin daha olumlu şartlar altında şekillenmesinde birer araç olarak gösterilmekte. Aynı zaman da insan yaşamında yeniliğin önemli bir yeri olduğuna dikkat çeken eser, evlilik ve aile ilişkilerinin kişi üzerindeki etkisi hakkında hayati sorunları ele almakta.

Metin, fantastik tarzı akıllara getirirken, karakterler arasındaki bağı sıkıca örmekte. Hatta sahnede görmediğimiz fakat yazarın, aklından sürekli geçirdiği “anne” figürünün, yaşadığı rahatsızlığa etken olarak gösterilmesi, ebeveyn ilişkilerine dikkat çekmekte. Kaybettiği eşinin varlığı geçmişe olan özlemi dile getirirken, aynı anda iki kadını idare etmesi ise, anın mutsuzluğunu, yarının kaygısını taşımakta. Anne ile kızın buluşması, iki zamanı ortak bir paydada buluştururken, asıl meselenin “anı yaşamak” olduğunu gözler önüne sermekte. Erkekler konusunda sıkıntısı olmayan yazarın tek sorunu aklındaki kadınlar olsa da, “baba”sının zihnini kurcalaması her şeyin göründüğü kadar basit olmadığını kanıtlamakta. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği oyun, karşılıklı saygı ve hoşgörünün egemen olması halinde hayatın dolu ve güzel olabileceğini naif bir dille anlatmakta.

DEKOR – KOSTÜM – IŞIK – MÜZİK

Melih Karakurt, yazarı, yüksekte konumlandırarak, hem yaratım gücüne (zihinsel olarak) sahip olduğunu hem de varmak istediği yer ile mesafesini, “otorite” kavramını da göz önünde bulundurarak yansıtmış. Kapıların sadece kirişten meydana gelişi ve fonda sallanan çizgisel perdeler boşluk duygusunu vermeye yetmiş. Sahne üç ayrı bölüme ayrılarak, karakterin içinde bulunduğu durum (Nevrotikliği) aşama aşama kaydedilmiş. Ve modern ile klasik harmanlanarak, tıpkı zamansal formların birlikteliği gibi eski-yeni çağrışımı yakalanmış. 

Kostümler modern ve şık. Yazar karakterinin kostümü şal ve gözlük gibi nesnelerle daha entellektüel hale getirilebilirdi. Fakat klasik anlatının dışında yapılanması daha doğal sonuçlar doğurduğunu düşünüyorum. Psikiyatr, leopar deseniyle cinsellik arzusunu belirtirken, olağan kostümüyle mesleğini aktarabilmiş. Molly’nin hem çocuksu hem olgun halleri kostümlerle betimlenirken, annesi ile aynı ceketi giymesi, aralarındaki bağı desteklemiş. Julie’nin canlı renkler tercih etmemesi geçmişi daha iyi yansıtırken, kaldığı noktadan devam edişini (özellikle başındaki band ile) özetlemiş.

Maggie’nin yenilik arayışı, sıkça kostüm değişikliğiyle anlatımı kuvvetlendirirken, koyu renk tercih edişi olgun ve tecrübeli oluşunu göstermiş.  Shelie için de hemen hemen aynı şeyleri söyleyebilirim. Ek olarak, elbisesi kariyer sahibi bir iş kadını olduğunu söylese de (ceketli), her şeyden önce kadınlık içgüdülerinin olduğunu temsil etmiş. (ceketsiz) Karen ise, yazarın zihnindeki algıya uyum sağlamış. Ayrıca kendi haline bırakıldığında oldukça sade ve mütevazı kostümüyle yalnızlığını seyirciye geçirebilmiş. Fatma Sarıkurt’u kutlarım.

Işığın sahneyi bölüm bölüm aydınlatması, (yani sadece olayın geçtiği yerin aydınlatımı) yine nevrotikliğe bir bakış açısı hazırlamış. Abajur bize zamanı bildirirken, geçmişin izlerinin taşındığı sahneler karanlık bir ortamda sunularak anlatıma hizmet etmiş. Son kısımda koltukların tekli aydınlatılması, her karaktere bir selam çakarken, yok oluşun (hastalıktan kurtuluşun) sembolü niteliğinde karşımıza çıkmış. Zeynel Işık’a teşekkürler. Müzikler ise “an” odaklı ve oyunun her iki türüne (dram ve komedi) uygun bir biçimde tasarlanmış.

ÖNEMLİ NOT

İlk kez oyunun en önemli öğesi olan “REJİ”yi değerlendiremiyorum. Çünkü yok! “Sen şurada dur”, “sen şu lafı söyle”, “sen de şuradan gir” cümlelerinin gezindiği bir atmosfer olduğu çok belli. Söyleyebileceğim tek şey, karakterler de bölümlere göre ayrılıp, birbirlerinin kısımlarına müdahale etmeselerdi, hastalığın seyri daha net anlaşılabilirdi. Reji: Sinan Pekinton.

OYUNCULUKLAR

Levent Şenbay, Zeynep Ekin Öner, Ekin Tunçay Turan, Alev Buharalı, Pınar Gün, Dilara Keyf Günüç, Özge Mirzali ve Zeynep Bostancı’dan oluşan kadro, sıcaklığı, doğallığı, karakteri yaşayışı, dinamizmi ve ekip ruhu ile oyunun üstesinden gelerek, bizlere keyifli dakikalar yaşatıyor. Oyunun başrolü yazar (Jack) gibi anlaşılsa da, her karakterin eşit durumda olduğunu dipnot olarak açıklamalıyım. Bu arada yazmadan geçemeyeceğim. Bir ara her şeyi bırakıp Zeynep Ekin Öner’in ses tonuna kitlendim. Sabaha kadar konuşsa dinlerim, o derece! Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim…

Not: Oyun 135 dakika / 2 perdedir.
Ayrıntılı bilgi için: www.devtiyatro.gov.tr

OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR  






NEİL SİMON
(1927 -     )


EGE KÜÇÜKKİPER


22 Ekim 2013 Salı

Koruyucu Kalkanı ‘Sevgi’ Olan Bir Cadı: “Dolores Claiborne” (Ankara DT)




DOLORES CLAİBORNE

Korku denince akla ilk gelen isimlerden biri olan, tüm kitapları satış rekorları kırıp, onlarca dile çevrilen, hemen hemen her eseri beyazperdeye aktarılan, ünlü yazar Stephen King’in 1992’de yazdığı bu eser, şu sıralar tiyatro sahnesinde izleyiciyi selamlamakta. Daha önce (1995) Taylor Hackford yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan roman, J.D. McClatchy tarafından  opera formuna dönüştürülmüş. Romanın oyunlaştırılmasında gözümüze çarpan isimse, David Joss Buckley. Açıkçası, oyunlaştıranın yabancı olduğunu öğrendiğimde, esere daha sadık kalacağını düşünmüştüm. Malum biz türkler uyarlama konusunda pek iyi değiliz. Tabii romanı birebir yansıtmakla da iyi olunmuyor. Önemli olan sağlam bir temele oturtarak, özünü ve cismini yakalayabilmek. Şunu söylemeden yapamayacağım. Bu oyundan sonra, bir kez daha Stephen King’in “toplumsal” bir yazar olduğunu anladım.

Dolores’in, dayakçı, sarhoş ve sapık kocası Joe, şiddetle dolu bir evde yaşamını idame ettirmeye çalışan, akla hayale gelmeyecek kötülüklere maruz kalan kızı Selena, yaşadığı olaylar sonucu kendisine bir o kadar yakın hissettiği, çalıştığı evin hanımı Vera ve yirmi yıl önceki davayı tekrar açan polis dedektifi Thibodeau. Her ne kadar birbirlerinden bağımsızlarmış gibi görünseler de aslında durum tam tersi bir noktada. Psikolojik gerilim türüne sahip oyun, Stefan King’in genel tarzından biraz uzakta duruyor. Ayrıca Stefan King, çoğu romanında olduğu gibi Dolores Claiborne’de de, kendi yaşamından bir şeyler katmış. (Alkol sorunu) 

Sosyolojik ve psikolojik öğelerle dolu olan oyunun en belirgin teması “kadın(lık).” Dolores’in, Vera’nın evinde çalışarak kazandığı tüm parayı, kocası Joe kendi hesabına geçiriyor. (Geçirmeye yetkisi yokken) Fakat durumdan haberdar olan Dolores, kendi parasını tekrar kendi hesabına geçiremiyor. Burada erkeğin, kadından daha fazla yaptırım gücünün olduğu ve kontrolü kendi elinde tutabileceği vurgulanmış. Tabii cinsler arasındaki eşitsizliği de unutmamak gerek. Öte yandan kızının, son zamanlarda eve geç gelişini, kocasından yediği dayakları, ve en önemlisi Joe ile Selena’nın ensest ilişkisini kimseye açıklayamayan Dolores, toplum baskısının bir örneği olarak karşımıza çıkıyor.

Yalnızca toplum baskısı değil, “anne” baskısı da ön planda şekilleniyor. Babası ile yaşadığı durumu annesine açıklamak istemeyen Selena, annesinden utandığı için değil, annesinin onu öldüreceğini düşündüğü ve ondan korktuğu için dile getiremiyor. Bu şekilde düşünmesindeki etken ise babasının ona anlattığı kısmen gerçek ama çoğu yalan ifadeler. Mekansal açıdan değerlendirdiğimizde, kadının dayak yediği ve erkek tarafından baskı gördüğü yerler; ev ya da sorgu odası. Yani erkeğin baskın olduğu yerler. İlerde, Dolores baskın konuma geçse de, genel anlamda bu böyle! Maalesef… Zamansal olarak irdelendiğinde ise, tek günmüş gibi gözükse de geri dönüşler çok sık.

Oyunda açıkça belirtilen bir diğer husus, her şeyden önce kişinin, başkaları yerine kendini düşünmesi ve bu yolda ilerleyerek birtakım değerlerin farkına varması gerektiği. Özellikle de kendinin. Zaman içersinde Vera’nın rehberliğiyle, birey olduğunun bilincine varan Dolores, bunun neticesinde kızına karşı duyduğu koruma içgüdüsü ağırlığından (sevgi) ve tüm parasını üzerine geçirip ona “aptal” muamelesi yapan kocası Joe’dan intikam almaya söz veriyor. Dolores kendini cadı olarak tanımlıyor. Vera’da öyle. Bu nedenle aralarında güçlü bir bağ var. Cadılık, onlara göre birer koruyucu kalkan. “Sonunda bu dünyaya dayanabilenler de en esaslı cadılar oluyor.” cümlesinin durumu özetlediğine eminim. Kadının dışlandığı, hor görüldüğü, değersiz ve itibarsızlaştırıldığı ülkelerde galiba “cadı” olabilmek tek kurtuluş yolu! Ne yazık ki…  

Seneler önce bir kazada hayatını kaybeden eşi için şöyle diyor Vera: “Erkekler bazen kazalara kurban giderler ve tüm paraları karılarına kalır.” İşte tam da bu cümle Dolores’e yol gösteriyor. Dışardan gelebilecek tehlikelere karşı bir dayanışma sergileyen Vera ve Dolores, farklı yaşlardaki iki kadının birlik olduğunda neler yapabileceğini ispatlıyor. Yazar, başından beri “ezik” bir tutum içerisine soktuğu kadınını, son derece “feminist” bir bakış açısıyla yeni bir kılıfta sunuyor. Egemen olan erkeği, güçsüz olarak nitelendirdiği kadın ortadan kaldırmayı başarıyor. Her şey, herkesin o gün beklediği “tutulma”da gerçekleşiyor. Ada halkının tamamı tutulmayı izlerken, Dolores planını uygulamaya koyuyor. Planını başarıyla gerçekleştirdiğinde ise hiç ummadığı bir olay başına yeni bir dert açıyor.

Ve ağzından şu cümleler dökülüyor: “Ne yaptıysam sevgi için yaptım. Dünyada en güçlü aynı zamanda en önemli sevgi, bir annenin evladına duyduğu sevgidir. Bundan ötesi yok.”

REJİ VE UYARLAMA

Hakan Çimenser, rejisör koltuğunda, elinden geleni yapmışa benziyor. Oyunun ana katmanı olan geriye gönüş, sahnenin döner platform oluşuyla anlam kazanmış. Karakterlerin biri girip, diğer çıkarken, adeta hayal dünyanızın kapılarını aralıyorlar. “Yaşadıklarım aklımdan film şeridi gibi geçti” cümlesine uyum sağlayan bir dekor anlayışı ve uygulanışı var. Kurgu mantığı romandakinden farklı olarak seyirciyi şaşırtmak ve sürekli merak duygusunu ön planda tutmak için özel bir biçimde oluşturulmuş. Her şeyi başından bilmemiz, etki yaratım sürecinde bizlere ve oyuna bir şey kazandırmazdı. Dedektifin, olan biteni dışardan izlemesi ve zaman zaman konuya dahil olması, hem seyirciyi oyuna dahil etmiş hem de sorgulayıcı bir ortam yaratmış. Oyun boyunca, dedektif = seyirci olarak gösterilmiş. Dolores ise anlatıcı rolünde. Tıpkı romanda olduğu gibi. Dedektife benzer bir amaç üstlense de, seyircinin dikkatini çekmeyi başarmış.

Sahnenin altlı üstlü kullanılışı, Dolores ile Selena’nın birbirine olan mesafesini vurgularken, dedektifin olay yerinde gezinip, daha sonrası için ipuçları vermesine yaramış. Keza doruk noktası üst kısımda ve akıllıca yaratılmış. Gözleri yormadığını da belirtmeliyim. Gelelim bizleri başından beri ablukası altına alan barkovizyona. İlk sahnedeki görüntü, Dolores’in sıkışmışlık duygusunu vermekte başarılı fakat Joe’nun barkovizyon görüntülerini görmesek daha iyi olurdu. Bilinmezliğin, gerilimi ve dikkati daha da arttıracağını düşünüyorum. Bu arada barkovizyonun mekan tanıtımı yapması “olmasa da olurdu” diyeceğim cinsten.

DEKOR – KOSTÜM – IŞIK – MÜZİK

Yıpranmış bir tahta masa ve sallanan sandalye, gerilim türüne bağlı olarak “teksas” filmlerini aratmayan türden. Görsellik, kullandığı malzeme ve aksesuarlarla, akıllarda psikolojik etkiyi yaratmayı becermiş. Vera’nın koltuğunun kırmızı oluşu şehvetini, nevresimin beyaz oluşuysa her şeye rağmen içinde barındırdığı iyiliğini, aynı zamanda da uzun süredir cinsel bir deneyim yaşamadığını anlatmaya yetmiş. Tabii bütün bunlar karakterin özellikleriyle ilişikli. Dekorun siyah oluşu karakterlerin karamsarlık içinde olduğunu betimlerken, fon, zamanı anlamamıza yardımcı olmuş. (Gece – gündüz) Ali Cem Köroğlu’nu kutlarım.

Kostümler Ceren Karahan imzalı. Vera’nın şık ve sürekli elbise değiştirmesi, zenginliğini, son sahnede geceliğinin beyaz oluşu ise az sonra yaşananlara ithafen “kefen”i akıllara getirmiş. Selena’nın değişim süreci tamamen kostümün başarısı. Dolores’in kırmızı, kadife ve şuh elbisenin üstüne günlük kıyafetlerini giymesi ve bir anda tekrar eski haline dönüşü, ruh halinin çabukluğunu yansıtmış. Dedektif ise, konuşmasa bile dedektif. Kostüm her şeyi açıklamış. Joe, salaş giyinişiyle umursamaz ve serseri oluşunu göstermiş.

Işık tasarımı, oyunun genel ruh haline çok uygun. Sürprizlerle dolu sahnelerde nesnelerin görünmemesi ve birden aydınlığa çıkışları gerilimi arttırırken, sorgu sahnelerinin fazla aydınlık oluşu tersi bir etki yaratmış. Derinliği olan karakterlere derinlemesine nüfuz eden bir ışık uygulanarak, hissiyatları daha güçlü aktarılmış. Şükrü Kırımoğlu’na teşekkürler. Başlangıç müziği, “hüzünlü bir hikaye anlatacağım sana” cümlesini vurgularken, film jeneriği tarzına da göz kırpmış. Genel müzikler gerilimiyle, sahne geçişleri ve hızlandırılmış olaylar bütünü ise, eğlenceli melodileriyle oyunun amacına ulaşmasını sağlamış. Efektler, gelen aksiyonun habercisi niteliğinde istenileni yapmış. Ayrıca vapur ve yağmur efektleri çok sahiciydi.

OYUNCULUKLAR

Fulya Koçak (Dolores), olağanüstü bir performans sergileyerek, Dolores’in hissettiği duyguları en ince noktasına kadar sahneye taşımayı başardı. Tolga Tuncer (Joe), yazımın başında tarif ettiğim gibi serseri, ayyaş, umursamaz ve saplantılı oluşunu tüm doğallığıyla seyirciye geçirebildi. Deniz Gökçe Kayhan (Selena), hem bunalımlı, ergen genç kız, hemde vakur tipini canlandırmakta ustaca. Tolga Çiftçi (Dedektif) etkileyici ses tonu ve rahat tavırlarıyla, klasik dedektif tipini hakkıyla oynadı. Ve Serap Sağlar (Vera), oyunun komedi unsurlarıyla seyirciye nefes aldırarak, gerek ses tonu, gerek iniş-çıkışları, gerekse hastalık zamanlarındaki beden dilini kullanmasıyla alkışı hak etti. Bana göre oyunun yıldızıydı.

Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim…

ROMANDA VAR, OYUNDA YOK

Bir postacı var ve olayların şahidi olarak büyük bir rol oynamakta.
Sorgu sırasında sadece Polis dedektifi değil bir de adli tıp uzmanı var.
Kurgu sıralamasında ilk önce Dolores’in itirafları var. Oyunda sona saklanmış. Biz roman boyunca neden (?) olduğuyla ilgileniyoruz.  
Romanda birtakım neslerin ileriye yönelik işlevlerinden bahsediliyor. Fakat bunlar oyunun ana hatlarını oluşturduğu için söylenmeden sürpriz bir şekilde gösteriliyor.
Dolores, kaçıp giden kızı hakkında bilgi sahibi. Fakat oyunda değil.
Olaylar gazete yazılarıyla öğreniliyor. Oyunda ise ana haber mantığı kullanılmış.
Selena’nın cinsel yönleri, oyuna göre daha ağır basmakta.
Dolores’in annesinin, babasına uyguladığı şiddet oyun boyunca bahsedilmemekte.


Not: Oyun 135 dakika / 2 perdedir. 13+

Detaylı bilgi için: www.devtiyatro.gov.tr

2012-2013 Sanat Kurulu Övgüye Değer Kadın Oyuncu Ödülü: Deniz Gökçe Kayhan
2012-2013 Tiyatro Eleştirmenler Derneği Yılın Kadın Oyuncusu Ödülü: Fulya Koçak




OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR






FİLM VERSİYONU
(1995)



STEPHEN KING
(1947 -     )


EGE KÜÇÜKKİPER

24 Eylül 2013 Salı

Dün ile Bugünün Anlatısı: "Surname 2010" (İBBŞT)



SURNAME 2010

Öncelikle, "surname"nin ne anlama geldiğini açıklamakta fayda var. 

Surname: Divan edebiyatında şehzadelerin sünnet düğünlerini, kadın sultanların evlenme törenlerinin anlatıldığı manzum ya da mensur biçimindeki yapıt. 

Oyunun yazarı Yiğit Sertdemir. Surnameler, yazanın ismiyle anıldıkları için, bu surnameye de "Surname-i Yiğit" diyebiliriz. Şimdi bir şenliğe çıkıyoruz hazır mısınız? Sühendan Hanım'ın kocası Ziya Bey'in, eşine yazdığı fakat tamamlayamadan bu dünyadan göçüp gittiği için, beş yıl sonra Sühendan Hanım'ın eline geçen surname vesile oluyor bizlerin bu şenliği görmesine. Neler yok ki bu şenlikte? Karagöz'ünden Hacivat'ına, Pişekar’ından, Kavuklu’suna, meddahından, kuklasına, kısacası unutulmuş ya da unutulmaya yüz tutmuş, geleneksel değerlerimiz çıkıyor karşımıza. Hatta sadece bizim karşımıza değil, birbirlerinin de karşısına çıkıyorlar. Aynı ortamda buluşarak, “neydi? Ne oldu? yu” tartışıyorlar.

Osmanlı Devleti zamanlarına uzandığımız bu şenliğin en özel tarafı, sadece geçmişi değil, günümüzüde ironik bir dille anlatması. Yiğit Sertdemir, “eski” ile “yeni”yi harmanlayarak tadına doyum olmayan bir gösteri sunmuş. “İstanbulbazlar” adı altında günümüz insanının dertlerini, sıkıntılarını, korkularını, meraklarını bir başka deyişle başına gelebilecek her türlü zorluk ve felaketi betimlemekte oldukça başarılı. Aslında bu yaşananlar sadece İstanbul’da değil, tüm büyük şehirlerde baş gösteriyor. Fakat yazar, İstanbulbazlar adı altında bir sunum tecih etmiş. Ayrıca İstanbulbazlar adı da eski ile yeniyi biraraya getirmiş durumda. (“İstanbul” – “baz”)

İroni yalnızca bu yazdıklarımla sınırlı değil. Birtakım güncelleştirmelerle, günümüze göndermelerde yapılmış. İktidar, makam, statü gibi kavramlar bu gösteride kendine yer bulurken, gönderininde ana kaynağı olmuş. 2010 yılında yazılmış bir metnin içerisine “Gezi” etkisini yerleştirmek ne kadar doğru? Şahsen, “yeni metin – yeni oyun” anlayışı içerisinde gezinin etkisini görmeyi ve bu etkiyi koklamayı daha yerinde bulurum.

Bu gösteride, (gösteri demek daha doğru olur) özlem var, umut var, beklenti var, hasret var, çocukça bir ruh var. Bu duyguların yalnızca yaşı ileri olan insanların hissettiklerini sanmıyorum. Benim yaşım, geleneksel Türk Tiyatrosuna aşina olmaya yetmedi. Bu eksikliği de her zaman taşıdım. Fakat, bu gösteri, aşinalığımı arttırarak, yukarıda belirttiğim duyguları yaşamamı sağladı. Bence oyunun en önemli işlevi burası. Genç jenerasyonu da hedef kitleye sokabilmek ve bu güzelliklerin varlığını bir nebze olsun hatırlatarak, sevdirebilmek. Ve İstanbul! Gösterinin geçtiği mekan. Kişilerin üzerlerinde ki "İstanbul teması"na uygun (Kız Kulesi, Haydarpaşa Tren İst., Galata Kulesi vs.) süngerden yapılmış simgesel nesneler, etkiyi arttırmada işlevsel konumda. 

Kuşkusuz, gösterinin başrolleri kuklalar ve masklar. Candan Seda Balaban harikalar yaratmış. Gösterinin olmazsa olmazı. Her maskın, ayrı bir duygusu var. İzlerken, “ne çok duygu varmış” dedim. Maskın içindeki kişinin söylemleri ve ruh hali ne ise, maskın ifadeside o! Bu çok özel ve ayrıntı isteyen bir iş. Tek tek kafa yorulmuş ve iyi bir biçimde hayata geçirilmiş. Toplamda kaç farklı mask, kukla, kostüm vardı sayamadım. Böylesine büyük bir projenin İBBŞT’da “heba” olduğuna inanıyorum. Yurtdışında sahnelense efsane olabilecek türden! Her ne kadar gösterinin yıldızları olmasalarda, geleneksel tiyatronun büyük emekçileri İsmail Dümbüllü ve Kel Hasan’ı görmek bana keyif verdi. Onlar da olmadan olmazdı.

Müzik, hem canlı hem de kayıt olarak kullanılmış. Canlı kısımda davul bizlere eşlik ediyor. Dönemsel olarak düşünüldüğünde doğru ve etkili bir karar. Günümüz davulcuları (sahur vakti çalınan davullar) “rastgele” diye bir tarz yarattıkları için, davuldan soğumuştum. Fakat gösteri, kulaklarımın pasını silmeyi ve beni geleneksele yakınlaştırmayı başardı. Bir enstrümanın ezgisi ve çalış biçimi nasıl değişebilir? Değişmiş…  Kayıttan gelen müzikler ise hem yereli, hem evrenseli ortak bir paydada buluşturmuş. Dinlerken, “ben bu müziği bir yerden hatırlıyorum” hissine kapılıyorsunuz. Müzikler, gösterinin geneline uyan bir formda yaratılmış.              

Sahnenin boş oluşu dikkati dağıtmamış ve gösterinin “büyük”lüğünü, seyirciye göstermekte imkan sağlamış. Sahaf dükkanı ise şık ve estetik. İstanbulbazların kostümlerinin siyah oluşu, karamsarlık ve sıkıntıyı yoğunlaştırır nitelikte. Işık ise, genele yayılarak, her türlü ayrıntının görülmesinde bir numara. Mahmut Özdemir’e teşekkürler. Son olarak Özgür Tanık, başarılı bir kareografi yaratmış. Gösterinin coşkusunu ve ritmini yakalayabilmiş. Oyuncular, kuklaları konuşturmakta, gerek ses tonları gerek hareketleriyle son derece uyumlu. Ekip çalışması kendini göstermekte.

Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Böylesine dünya çapında projeleri daha sık görmek dileğiyle... (Tıpkı son sahnede gökyüzüne yollanan umut balonları gibi, benim hala umudum var. )

Not: Oyun 90 dakika / Tek perdedir.




OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR





YİĞİT SERTDEMİR
(1979 -     )


EGE KÜÇÜKKİPER


21 Eylül 2013 Cumartesi

Mutluluğa Ulaşmanın Yolu: "Aşka 103 Adım" (Tiyatrokare)




AŞKA 103 ADIM

Usta senarist ve oyun yazarı Neil Simon’un, 1963 yılında “Parkta Çıplak Ayak” adıyla yazdığı ve 1967’de aynı adla Gene Saks tarafından beyazperdeye uyarlanan oyun, geçtiğimiz sezon Tiyatrokare tarafından yukarıda gördüğünüz isimle sahneye taşındı. Ana eksende dört karakteri içeren oyun, yüksek temposu, zekice diyalogları ve özellikle güncelleştirmeleriyle seyirciyi dinamik tutmakta oldukça başarılı. Bu arada Neil Simon’un “Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum” adlı oyunu üç sezondur Şehir Tiyatrolarında sahnelenmekte.

Evliliğin aşkı öldürüp, öldürmeyeceğini tartışan bu keyifli oyunun konusuna değinecek olursak; altınıncı katta ki kiralık evlerinde, eşyalarının gelmesini bekleyen yeni evli Mutlu ve Melda çifti, görünürde “birbirileri için yaratılmışlar” hissi verse de ilerleyen zamanlarda “zıt kutupların çekiciliğinden” kaynaklanan bir aşkın egemen olduğunu anlıyorsunuz. Melda, özgürlüğüne düşkün, rahat, uçarı ve sanatkar (ressam),  Mutlu ise titiz, disiplinli, ve “normal” kalmayı başarabilmiş başarılı bir avukat. Hatta bu zıtlık, sevdikleri yemeklere kadar uzanıyor desem abartmış olmam. Böylesine zıtlıklardan doğmuş bir evlilik hiç tuzsuz, bibersiz olur mu? İşte tüm  bunlara bir de kayınvalide Saadet eklenince, tuz-biber ihtiyacı da giderilmiş oluyor.

Durun daha bitmedi! Bir de her olayın olmazsa olmazı “Bay Kamber” vardır bilirsiniz. Bu oyunun kamberi, çatı katında yaşayan emekli Kaptan Hulki. Saadet, eşini kaybetmiş, yalnızlıktan bunalmış, çalacak bir kapı arayan tipik kayınvalide örneği. Haliyle bu çalacağı kapı da bizimkilerin mutlu yuvasından başka bir yer değil. Hulki ise dairesinin kirasını ödeyemediği için, evine bir alt kattan yani Mutlu ve Melda çiftinin yatak odalarından çıkmak zorunda kalan babacan ve tıpkı Saadet gibi yalnız biri.  Anlayacağınız Saadet ve Hulki, oyunun ikinci çiftini oluşturmakta.

Yalnızlık, hoşgörü, aşk ve sevgi gibi kavramlar üzerine temellendirilen metin, aynı zamanda kuşaklar arası farkı da gözler önüne sermekte. “Değer” sözcüğünün kendine değerli bir yer edindiği, aşkın yaşının olmadığı, ilişkilerde mutlaka orta oyun bulunacağını ve en önemlisi pes etmek yerine mücadele edip zafer kazanmayı anlatan oyun, özünde bu mücadeleyi evlerine yani mutluluğa ulaşmaları için aşmaları gereken 103 basamaklık bir engel üzerine kurgulamış. Ucundan kıyısından da olsa sanatın kendisine yer bulabildiği oyun, herkesin sanattan anlayamacağını, kültür düzeyine göre sanatsal ürünlere verilen değerin ve yapılan yorumun farklı olabileceğini göstermekte ders verir durumda. (Özellikle resim sanatı) Bu arada “Sarı Işık” bölümü oyunun öz noktası.

REJİ

Oyunun konusuyla yeni ismi, birbirine büyük uyum sağlayarak, hem oyunu daha ilgi çekici hale getirmeye hem de metni daha anlamlı kılmaya yaramış. Güncelleştirmeler ise oyunun içerisine sırıtmadan yerleştirilmiş ve oyunun dinamizmini arttıran baş faktör konumuna gelmiş. Ayrıca erkek karakterin adının “Mutlu” olmasıda oyunun ironisini arttırmış. “Kar” ise oyunun en güçlü metaforu. Kar yağmadan önceki o buz gibi hava, ikiliye nüfuz ettiğinde bozulan ilişkileri, tıpkı kar yağdıktan sonra ortalığı kaplayan sıcaklık ile aralarındaki buzların erimesi ve mutluluğa ulaşmalarında etken bir rol oynamış. Uyarlama bir senaryoda müziklerin, türk kültürünün özünü yansıtması takdire şayan bir olay. Tabii bu pastanın bu önemli dilimi Nedim Saban’a ait. Geçtiğimiz sezonlarda “Leyla’nın Evi” (hala devam etmekte), “Çelik Manolyalar” ve “Onca Yoksulluk Varken” adlı eserleride başarıyla uyarlayan Saban, ustalığını burada da göstermiş.

DEKOR – KOSTÜM – IŞIK - MÜZİK

İzbe, yıkık – dökük, ufak ve pis bir ev görüntüsü veren dekor, oyunun ana temasına son derece katkı sağlamış. Yerlerin siyah - beyaz oluşu görsel zıtlığı vurgulamakta ve dekor içerisinde de basamakların oluşu ironiyi sağlayan başka bir unsur olmakta başarılı. Ayrıca zıtlıklardan doğan ilişkinin, yine zıtlıklardan oluşan bir dekorla sağlamlaştırılması oyunun anlatım gücünü arttırmış. İlk perdede, biraz evvel saydığım özelliklere sahip dekor, ikinci perdede yerini temiz, eli yüzü düzgün, yaşanılabilir bir halde sergiliyor. Fakat görüntü düzeldiğinde ilişkiler bozuluyor.

Bu ilişki yalnıza iki kişinin birbirilerine duydukları aşktan öte insan ilişkilerini de kapsıyor. Kısacası sadece ön yüzeyin güzelleşmesinin hiçbir işe yaramadığını, biraz daha derine inilmesi gerektiğini, ve aksine kötü şartlarda bile mutluluğun ele geçirilebileceğini yüzümüze çarpan oyun, bu mesajını dekor aracılığıyla betimleyerek alkışı hak ediyor. Tabii bu alkış Erinç Gürses’e.

Kostümler Yeliz Buyruk imzalı. Kış aylarında geçen oyun, kürk, palto, şemsiye gibi kostüm ve aksesuarlarla atmosferi yaratır nitelikte. Fakat bütün karakterlerin kostümleri bu amaca hizmet ederken, Melda’nın bahar aylarındaymışcasına giyinişi beni yadırgattı. Oyunda özel bir ışık göremedim. Işık konusunda beni memnun eden şey, devamlı kararıp, açılma olmaması idi. Bu sayede dikkat dağılımı önlenmiş ve seyirci boş boş beklemekten kurtulmuş. Müzik ise diğer oyunlardan oldukça farklı. Çoğu müzik iç öyküsel olarak sunulmuş. Müzik, oyunun içerisine yedirilerek daha samimi bir hava yaratılmış. Bu da oyunun içinden süzülüp gelen müziğin içinizi ısıtmasına yetmiş.

OYUNCULUKLAR

Öncelikle, tüm ekip uyum içerisinde ve birbirilerini tamamlar vaziyette olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.  Özge Özberk (Melda) umduğumdan çok daha iyi bir performans gösterdi. Karakter anlatımında belirttiğim tüm kişilik özelliklerini ruhuna yedirebilmiş. Oldukça doğal ve ölçülü. Bülent Seyran (Mutlu), oyunculuğunu, oyun boyunca üzgünüm ama bana bir türlü geçiremedi. Jest ve mimiklerini fazla abartmış. O kadar sahici ve doğal olan bir oyunun konseptine uymamış. Umran Ertok (Hulki), tecrübesiyle göz doldurarak, örnek bir oyunculuk teşkil etmiş. Yalnız iki sahnesi olan fakat rolünün hakkını fazlasıyla veren Koray Kurt bence ümit vaadediyor. Ve Suna Keskin (Saadet) yorum yapmak haddim bile olamaz. Oyunun yıldızı, ustası, bir numarası… 

Tiyatrokare seçtiği oyunlarla kalitesinden ödün vermeden son gaz ilerlemekte. “Aşka 103 Adım” önümüzdeki sezon da tiyatroseverler ile buluşacak. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim.


Not: Oyun 2 saat / 2 perdedir. 

Ayrıntılı bilgi için: http://www.tiyatrokare.com.tr/


OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR






NEİL SİMON
(1927 -     )


EGE KÜÇÜKKİPER


11 Eylül 2013 Çarşamba

Adı Gibi Bir Oyun: "Yaşamaya Dair" (Dostlar Tiyatrosu)





YAŞAMAYA DAİR (BURSA CEZAEVİ'NDEN MEKTUPLAR)

Genco Erkal, bu sezon da Nazım Hikmet’ten vazgeçmiyor, geçemiyor. Nazım ustanın şiirlerinden oyunlaştırdığı ve yoğun ilgi sebebiyle hala devam eden “Kerem Gibi” ve “İnsanlarım” adlı oyunlarının yanına yine Nazım Hikmet’in en sevilen şiirlerinden “Yaşamaya Dair”i sahneye taşıyarak seyirciyi selamlıyor. Böylece üç Nazım şiiri uyarlamasıyla, 68’in torunlarına, Nazım sevgisini aşılamaya devam ediyor. Dostlar Tiyatrosu kırk yılı aşkın bir süredir perdesini açmakta. Her ne kadar geçersiz sebeplerle Muammer Karaca Tiyatrosundan tabir-i caizse atılmış olsalar da, oynadığı oyunlar ve kişiliğiyle muhalif duruşunu bozmayan Genco Erkal, 18. yy’dan kalma dede yadigarı, Eminönü’ndeki Ali Paşa Hanı’nı devreye sokarak, hem tiyatronun her yerde yapılabileceğini göstermiş hem de tiyatroların bir bir kapandığı şu günlerde, İstanbul halkına 150 kişilik bir açıkhava sahnesi kazandırmıştır. Dostlar Tiyatrosu adı gibi dosttur, candır ve dimdik ayaktadır… 

Yaşamaya dair sözü olan oyun, özünde, Nazım Hikmet’in, eşi Piraye’ye duyduğu büyük aşkı, Bursa Cezaevi hayatını, çok sevdiği oğlu Mehmet’e olan hasretini, ve en önemlisi dünya görüşünü dile getirmekte. Tabii isim Nazım Hikmet olunca, bu dile getiriliş de şiirsel bir bütünlük içerisinde olmakta. “Seni Düşünmek”, “Memleketim”, “Bulutlar Adam Öldürmesin”, “Ellerinize ve Yalana Dair”, “Dünyayı Verelim Çocuklara”, “Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni”, “Bir Cezaevi Adamının Mektupları”, “Kerem Gibi”, “Ceviz Ağacı”, “Akrep Gibisin Kardeşim”, “Onlar Ki” ve daha birçok Nazım şiiri, oyunun gidişatına göre Genco Erkal’ın sesinde hayat bulmakta.

Nazım Hikmet’in “Bursa Cezaevi’nden Mektuplar” adlı kitabından uyarlanan oyuna, “şiirsel gösteri” demek daha uygun olur. (Zaten afişte de bu şekilde yazmakta) Nazım’ın, 2. Dünya savaşının hüküm sürdüğü yıllarda, Bursa cezaevine girişi (2.kez), bir milat, bir değişim ve başkalaşım olarak sunulmuş. Dünyada olan biten olaylar ve kaçınılmaz farklılaşım, Nazım Hikmet’in, içeriye girmesinden öncesi ve sonrası olarak iki dönemde ele alınmış. Zaten, şiirler yeteri kadar anlam yüklü ve gösterinin temelini oluşturmakta. Kulaklarınıza yineleyerek çarpan “Saat 21.00”, Nazım’ın en özel ve duygularını en yoğun yaşadığı saat. Çünkü saat 21.00, Piraye’ye şiir yazma vakti…


Nazım’ın sadece “insanlarına” duyduğu aşkı değil, “vatanı” ve “milleti”ne beslediği aşkını da en doğal şekilde aktaran gösteri, Nazım’ın, Dr. Faust’un evinin önündeki konuşmasıyla son bulmakta. "Kapıyı çalıyorum… / Bu evde ben de senet vereceğim şeytana / Ben de kanımla imzaladım senedi... / Ne altın istiyorum ondan / Ne bilim, ne gençlik! / Hasretlik canıma yetti! / PES! / Beni İstanbul'uma götürsün bir saatlik..."


REJİ

Gösteri adının, “Yaşamaya Dair” oluşu, ana ekseninde barındırdığı konu itibariyle, gösteriyi uyumlu kılmış ve anlatımı güçlendirmiş. Tabii bu güce Nazım’ın diğer şiirleri de destek vermiş. Genco Erkal’ın, gösteriye uygun olan şiirleri özenle seçtiği çok açık. Konsept olarak bakıldığında, Nazım ve Piraye’nin, birbirlerine uzak oluşlarına rağmen, sanki aynı ortamdaymışcasına izlenimi vermesi, aşkın, şiirin, sanatın ve düşüncelerin, mesafe ve engel tanımadığına örnek teşkil etmiş. Hanın iki katlı kullanılışı, hem balkon seyircisine yaramış, hem de şarkıların, Piraye’den Nazım’a giden bir yol olarak betimlenmesine olanak vermiş. Ayrıca şiirlerin ve oyunculuğun haricinde gösteriyi etkin hale getiren faktörlerden biri de her iki katın aynı anda oynamıyor oluşu. Bu sayede dikkat dağılımı önlenmiş ve seyirci tek bir noktaya kilitlenmiş. Bir org ve viyolonselden meydana gelen orkestranın kör noktada duruşu da, bu duruma katkı sağlamış. Kar yağdırılışı ise, mevsim geçişini vurgulamakta başarılı ve estetik.


DEKOR - KOSTÜM - IŞIK - MÜZİK

Daha önce belirttiğim gibi, gösteri, Ali Paşa Hanı’nda yani “doğal” dekorda oynanmakta. Bu doğallık, avlunun ufak oluşuyla, Nazım’ın dünyalara sığmayan yaşama sevincinin zıtlığını yakalayabilmiş. Kemer kısımlarında bulunan çitler, olmayan duvarı, var gibi göstererek, içeriyle dışarısı arasındaki bağlantıyı kurmakta ve Nazım’ın derinliğini vermekte ustaca. Kostümler ise, Genco Erkal’ın Nazım, Tülay Günal’ın Piraye olduğunu anlamaya yetecek cinsten. Özlem Kaya’ya teşekkürler. Işık tasarımı Yüksel Aymaz’a ait. Tasarım, gösterinin insanda yarattığı duygu gibi karışık. Karışıklıktan kastım, sarı ve mavi ışığın birleşiminden doğal yeşil ışık. Yeşil ışık, tek tarafa ait olamamadır. Arada kalmışlıktır. Tıpkı Nazım gibi… Tıpkı içerisiyle dışarısı gibi… Ek olarak kararma ve açılmanın fazla olmaması, gösterinin duraksayarak temposunun düşmesini engellemiş. Akıllıca yerlerde duraksayarak, seyirciye nefes aldırmayı bilmiş.

Müzik, gösterinin en önemli öğesi diyebilirim. Fazıl Say, Zülfü Livaneli, Cem Karaca, Edip Akbayram, Timur Selçuk, Tolga Çebi, Nadir Göktürk ve Tarık Öcal gibi isimler, Nazım şiirlerinden oluşan besteleriyle, gösteriye “ruh” katmaktalar. Bu şarkılara, o muhteşem sesiyle hayat veren kişi ise Tülay Günal. Bu arada Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, Nazım Hikmet için yazdığı, “Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor” türküsü, Nazım’a verilen değerin esaslığıyla gösteriye mana katıyor. Oyunculuklara fazla söylenecek söz yok. MUHTEŞEM!  

Ali Paşa Hanı’ından, dolu dolu yaşam sevgisi ve şiire doymuş bir şekilde çıkıp, belki de en yakın kitapçıdan bir Nazım Hikmet şiir kitabı satın alacaksınız. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Nice nice Nazım oyunlarına…


Not: Oyun 90 dakika / Tek perdedir.

Not 2: Sezon içerisinde oynayacak olan Nazım oyunları:

“Jokond ile Si-Ya-U” (Zeliha Berksoy-şiir),

“Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” (İst. DT-oyun),

“Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni”, (İst. DT-şiir), 

“Onlar Ki”, (Nazım Oyuncuları-şiir)


Ayrıntılı bilgi için: www.dostlartiyatrosu.com



----------------------------------------------------------------------------

YAŞAMAYA DAİR

Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                     bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                      yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 

Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                     beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                               insanlar için ölebileceksin, 
                     hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                     hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                     hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                  yaşamak olduğunu bildiğin halde. 

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
         hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
         ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                yaşamak yanı ağır bastığından.

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, 
yani, beyaz masadan, 
             bir daha kalkmamak ihtimali de var. 
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini 
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, 
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, 
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz 
                             en son ajans haberlerini. 

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için, 
                        diyelim ki, cephedeyiz. 
Daha orda ilk hücumda, daha o gün 
                        yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. 
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, 
                 fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz 
                 belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. 

Diyelim ki hapisteyiz, 
yaşımız da elliye yakın, 
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, 
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla 
                         yani, duvarın ardındaki dışarıyla. 

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım 
         hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

Bu dünya soğuyacak, 
yıldızların arasında bir yıldız, 
                      hem de en ufacıklarından, 
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, 
                      yani bu koskocaman dünyamız. 

Bu dünya soğuyacak günün birinde, 
hatta bir buz yığını 
yahut ölü bir bulut gibi de değil, 
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak 
                      zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 

Şimdiden çekilecek acısı bunun, 
duyulacak mahzunluğu şimdiden. 
Böylesine sevilecek bu dünya 
"Yaşadım" diyebilmen için...


OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR








NAZIM HİKMET

(1902 - 1963)


EGE KÜÇÜKKİPER