31 Ocak 2014 Cuma

Shakespeare Üçlemesi (2): “Fırtına” (İzmir DT)



FIRTINA


“Fırtına”, William Shakespeare tarafından 1611’de kaleme alınmış 5 perdelik bir eserdir. Aynı zamanda Shakespeare’in son eseridir. 1642’de Cromwell’in devrim idaresi tarafından, İngiliz tiyatrolarının kapatılmasına kadar pek dikkat çekmeyen eser, tiyatrolar tekrar açıldıktan sonra ilgi görmüş ve popülaritesini arttırmıştır. Uzmanlar, bu eserin kaynağını, Virjinya’ya gitmekte olan “Sea Venture” adlı bir geminin Bermuda adaları açıklarında kazaya uğrayıp, battığını kendi gözleriyle gören William Stracheyin’in hazırladığı raporlara bağlamaktadır. Çünkü bu rapor el yazması yoluyla çoğaltılmış ve elden ele dolaşmıştır. Bir kopyasının da Shakespeare’de olduğu düşünülmektedir. “Fırtına”, hem sessiz film döneminde, hem de savaş sonrası dönemde birçok kez beyazperdeye uyarlanmıştır. Aynı zamanda klasik batı müziği sanatçılarına ilham kaynağı olmuştur. İlginç olan kısım ise (Bana göre) Bursa ve Erzurum DT’nda “çocuk oyunu” olarak, Adana ve Ankara DT’nda yine yabancı rejisörler ile sahnelemiş olmasıdır. DT’nda rejisör mü kalmadı?

Malcom Keith Kay, İngiliz asıllı Avusturalyalı tiyatro yönetmeni, eğitmeni, sinema ve televizyon oyuncusu, öğretim görevlisi ve yöneticidir. Tiyatro eğitimine “The Webber Douglas Academy of Singing and Dramatic Arts”ta (Londra) başlamıştır. Yetmişin üzerinde tiyatro oyununda başrol oynayan Kay, elli sekiz oyunda da sanat yönetmeni olarak çalışmıştır. İki üniversitede müzik, müzik teknolojisi, sahne tasarımı ve dans bölümlerinin kurucusudur. Yönettiği oyunlar: “Othello”, “Kral Lear”, “Romeo ve Juliet”, “Üç Kuruşluk Opera”, “Küheylan”, “Cadı Kazanı”, “Marat-Sade”, “Hayvan Çiftliği”, “Mefisto”, “Her Devirde Adam”.

İzmir Devlet Tiyatrosu yapımı “Fırtına”, “Shakespeare Haftası” dolayısıyla Ankara’da izlediğim ikinci oyundu. Biletler temsil gününden 13 gün önce satışa çıktığı ve anında tükendiği için oyuna yer bulamam telaşıyla bilgisayar başında bekliyordum. Satış başladıktan sonra bu telaşımın yersiz olduğunu anladım. Çünkü 490 kişilik salon temsile saatler kala ancak doldu ve bu durum sadece bu oyuna mahsustu. Yine düşüncelere daldım. Her oyun, saniyesinde dolarken bu sefer neden dolmadı? diye. Seyirciyi iten neydi? Aklıma iki şey geldi. Birincisi, “Fırtına”nın, diğer Shakespeare oyunları gibi çok meşhur olmaması, (Bunun için oyuna dair birtakım bilgileri yazma gereği duydum) ikincisi ise, konusunun ya da rejisörünün dikkat çekmemişliğiydi. (Bunun için de gerekli bilgi yukarıda var) Belki her ikisi de işin içindeydi. Neyse, nihayetinde salon dolmuştu ama az bir süreliğine*

Salona girdiğimde, beni yarı saydam bir perde karşıladı. Projeksiyon yardımıyla aktarılan görüntüler arasında güneş, dağ, yol, kanat, kuru kafa vb. öğeler duruyordu. Gayet dinlendirici ve rahatlatıcıydı. Koltuğuma yumulmuşken irkildim. Oyunun adı çınladı kulaklarımda. Fırtına neredeydi? Daha çok tatil manzarasını anımsatan görüntüler içerisine mi gizlenmişti? Görüntüler henüz hareket etmiyordu. Sabırla oynunun başlamasını bekledim. Oyun başladı ve az önce yazdığım görüntüler yerine perde arkasında büyü yapan bir adam ve yaptığı büyüyü o yarı saydam perdeye ulaştıran bir mizansenle karşılaştım. Büyü, tılsım, dua gibi şeyler görünce gerçek yerine hayali bir anlatım tarzı aradım. Fakat aradığımı bulamadım..

Projeksiyon sadece büyü ya da diğer fantastik unsurlar için değil, olanları anlatmada ve izleyiciyi bilgilendirmede bir araç olarak kullanılmış. İlk perde için amacına uygun tasarlanmış olan görüntüler ikinci perdede aşırıya kaçmış. Oyun ile alakasız görüntüler, oyunun gidişatını bölmekten başka bir işe yaramamış. Neredeyse her sahnenin bitiminde perde indiriliyor ve o sahneden bağımsız türlü görüntüler sunuluyor. Ölen ve çürüyenin olmadığı oyunda dağların yamacından ağzında iskeletler taşıyarak süzülen kartallar neyi betimliyor? Bu teknikte (Projeksiyon) anlayamadığım esas kısım, projeksiyona neden kişi görünütülerinin yansıtıldığı. Oyuncuları zaten sahnede görüyorum, repliklerini dev perdeden duyma ihtiyacım neden olsun? Sadece mekanı görmeyi yeğlerdim. (O da olmasaydı olurdu da neyse)

Gerçek ve hayal kavramına geri dönmek istiyorum. Eko yapan mikrofon kullanımı hayali sahnelere uyum sağlarken, sahne önünün sularla kaplı oluşu olayı gerçeğe yaklaştırmış. Yani gerçek ile hayal aynı potada eritilmeye çalışılmış. Bu durum bende algı bozukluğuna yol açtı. Üstün güçlerin egemem olduğu bir oyunda, gerçekliğin ön plana çıkması diğer sahnelerin de etkisini azaltmaz mı? Efektler başarılı fakat sık tekrarlanmış. İlk görüntü dinlendirici, fırtınadan uzak demiştim, o görüntünün üstüne gelen ve daha sonraları (Fırtına dindikten sonra) sürekli kulağımı tırmalayan gök gürültüsü efekti neyin habercisi?

Oyun bitiminde herkesin çıkmasını bekledim ve dekorun fotoğrafını çektim. (Yazı sonunda mevcuttur) Şimdi o fotoğrafa bakarak gördüklerimi aktarıyorum. Fon kullanımı hoşuma gitti. Peri ve arkadaşlarının olduğu sahnelerde fonun renk değiştirmesi ve hareketlendirilmesi tılsımın etkisini ortama yaymış. İki taraftan oluşan merdivenler ada şartlarına uygun olarak yosun tutmuş. Sahne üstünün neden yosun tuttuğunu ve neden mavi rengin tercih edildiğini anlayamadım. Ortada duran kaya (?) açılıp kapanıyor. Çünkü içinde biri var ve oraya hapsedilmiş. Yine bir ütopya ile karşı karşıyayız. Su ve yosun gibi bir oluşumun içerisinde üretilen şeylerin yanında açılıp kapanan bir kayanın olması ne derece inandırıcı? Yeri gelmişken söyleyeyim, kayanın içerisine hapsedilen yarı insan yarı hayvan olan karakterin, boynunda zincir oluşu ve köpek gibi yürümesi bana “Godot’yu Beklerken”i hatırlattı. Ben de bekledim belki kaya döner ve içini görürüm diye ama nafile..  

Ve sahnenin her iki yanını kaplayan aynalar. “Aynaya bak gerçeği gör” demek için yaratılmışlar. Böyle bir oyunda ben neyin gerçekliğini aramalıyım? Yapılan büyünün mü?, açılan kayanın mı?, sırtıma konan perinin mi?, fırtına dindikten sonra devam eden gök gürültüsünün mü?, yarı insan yarı hayvan olan karakterin tam olarak ne olduğunun mu? Birde tepeden sarkan ipin ne işe yaradığını merak ettim. Oyun bitimine kadar bekledim. Acaba çekecekler de bir şey mi düşecek? diye. Düşmedi, sallanmadı, öylece durdu…

Bahsettiğim dekor tasarımı Hakan Dündar’a ait. Rejisör Malcolm Keith Kay, Hakan Bey’den çok memnun kalmış olacak ki bu oyunda da kendisiyle çalışmayı istemiş. (Bundan evvel birlikte çalıştıkları oyun “Othello”) Kostüm tasarımı ise Yıldız Köse İpeklioğlu imzalı. Siyahın hakim olduğu tasarımlar, hemen hemen her oyuncuyu kapatır cinsten. Kimi daha süslü kimi daha sade. Hepsinin siyah oluşu aklıma tek şeyi getirdi o da gördüğüm topluluğun bir “tayfa” oluşuydu. Bunun için siyahlığın şart olduğunu düşünmüyorum. Konuşmalar ve mizansen bana bunu açıklamaya yetiyor. Süs meselesinde ise “mevki farkı”nın gözetildiğini anladım. Prospero’nun kostümü büründüğü “büyücü” (Halbuki Dük. Düklüğü elinden alınmış fakat yeni bir büyücülük sıfatı verilmemiş.) rolüne uygun tasarlanmış. Peri’nin beyaz kostümü iyilikseverliği göz önüne alındığında başarılı ama pantolon yerine etek olmasını tercih ederdim.

Işık tasarımı oyun boyunca bana şu şarkıyı söyleyletti: “Karanlıklar içinden gün doğar ya aniden, belki öyle can bulur yarım kalan hikayemiz” Bu kadar karanlığın içerisinden gün doğar mı bilemem ama birdenbire gelen gök gürültüsü efektiyle sahnenin aydınlanmasına bakarsam, pek de doğacakmış gibi gelmiyor. Normalde ana gök gürültüsü duyulmadan önce öncü gök gürültüleri duyulur. Biraz aydınlanma olur. Bu şekilde oluşu, seyirciye konsantrasyon eksikliğinden başka bir şey getirmemiş. Gök gürültüsünün olduğu esnalarda renk değişiminin atlanmaması beni mutlu kıldı. Kayanın neden kırmızı olduğunu anlamadım. İçinde yaşayan cehennemde mi? Ben olsam kayanın üzerine bir renk cümbüşü yapardım ve o kişinin oraya büyü ile hapsedildiğini görsel yoldan anlatırdım. Bu arada bu kadar sis ve görüntü gözlerimi fazlasıyla yordu. (Işık: Osman Uzungören)

Müzik konusunda beğenmek ile beğenmemek arasında gidip geliyorum. Çağrı Beklen’in final müziği bana “Sessizlik”i (İDT) anımsattı. Neredeyse aynı. Kimi müzikler fazla uzun ve tekdüze. (Özellikle sözlü olanlar) Diğer besteler sahnenin anlatımına göre şekillenmiş. Bazen macerayı, aksiyonu ve gerilimi, bazen de aşkı ve hüznü birarada barındırmış.

Oyunculukları fazla abartılı buldum. Mikrofon olduğu unutulmamalı. Emeği geçenleri kutlarım. Kadro: Murat Çobangil, Melek Temel Çekmece, Süreyya Kilimci İdiz, Menekşe Bendeş Özyiğit, Serdar Kamalıoğlu, Uğur Kaya, Sadık Yağcı, Evren Serter, Nevzat Hakan Dönmez, Sedat Şenoğlu, Devrim Akkaya, Mustafa Şen, Recep Ayyıldız, Yusuf Köksal, Soner Akçay ve Birgen Engin.

Konuyu eserin daha bilindik hale gelmesi için yazdım. KONU;

Milano Dükü Prospero, kardeşi Antonio tarafından Napoli Kralı Alonso’nun yardımıyla dükalığı elinden alınıp  küçük kızı Miranda’yla birlikte yelkensiz eski bir tekneyle  ülkesinden sürülür. Prospero ve Miranda kendisine sadık lordlardan Gonzalo’nun gizlice tekneye koyduğu malzemeler ve kitaplarıyla ıssız bir adaya çıkarlar. Burada, Sycorax adlı, sonradan ölen, kötü  büyücünün, bir çam ağacının yarığına hapsettiği Ariel adlı periyi kurtarır ve Sycorax’ın oğlu Caliban’ı eğitir. Caliban adayı “Küçük Calibanlarla” doldurmak için Miranda’ya tecavüz etmeye kalkışınca, Prospero onu köle olarak kullanmaya başlar.

O fotoğraf:







Not: Oyun 2 saat / 2 perdedir.


Ayrıntılı bilgi için: www.devtiyatro.gov.tr

 * İlk perde bitiminde salonun yarısı boşaldı.


Kaynaklar: Vikipedia ve Devlet Tiyatroları Belgeliği    



 EGE KÜÇÜKKİPER    

Shakespeare Üçlemesi (1) : “Macbeth” (Ankara DT)



MACBETH


Macbeth, William Shakespeare’in 1606’da yazdığı trajedi türünde bir eser. Birçok opera ve sinema filmine uyarlanmış. “Shakespeare Haftası” dolayısıyla izlediğim ilk oyun olan Macbeth’i, tiyatro formu dışında, Verdi’nin bestelediği opera formuyla da izleyecektim fakat denk getiremedim. Oyuna yer bulduğuma şükrediyorum…

Klasikleşmiş metinlerde metnin ne barındırdığını anlatmaktan çok teknik unsurlara önem vermeyi  tercih ederim. Metin ile ilgili sadece ekleme(ler) ya da çıkarma(lar) varsa söz ederim. Üçlemenin diğer halkaları olan “Fırtına” ve  “Othello” için de bu tutumu sergiledim. Genellikle evrensel olan eserlerin farklılaştırılmasına olumlu yaklaşmam. Değerinin söndüğüne, evrensellikten ülkeselliğe geçerek alanını daralttığına inanırım. “Evet, bu onların (?) ………… (Bir oyun adı)” diye bir şeyi kabul edemem. (Aslında bunu birçok yönetmen de yapıyor ya neyse) Birazdan yazacağım “Macbeth”, tüm bunlardan uzak, evrensel değerlerini koruyabilmiş bir sahneleyiş biçimiyle karşıma çıktı. Her ne kadar klasik sahneleyiş tarzının rejisörün yaratıcılığını sınırlandırdığını düşünsemde, “farklı” olanı deneyip, “deneysel” olmasından iyidir. Hani demiştim ya “ekleme ya da çıkarma var ise söz ederim” diye. Şimdi onlara bir bakalım…

Orijinal metne göre 4. Perde 2. Sahne oyundan çıkarılmış. Bu sahnede Lady Macduff ile çocuğun konuşmalarına yer veriliyor. Ben tamamını olmasa da önemli gördüğüm bir kısmını yazmak istiyorum.

ÇOCUK: Babam hain miydi anne?

LADY MACDUFF: Evet, öyleydi.

ÇOCUK: Kimler haindir?

LADY MACDUFF: Kim olacak sövüp yalan söyleyenler.

ÇOCUK: Öyle yapanların hepsi hain midir?

LADY MACDUFF: Evet hepsi haindir. Kesinlikle asılmalıdır!

ÇOCUK: Sövüp sayanların hepsi asılmalı mıdır?

LADY MACDUFF: Evet hepsi.

ÇOCUK: Onları asma yetkisi kimindir?

LADY MACDUFF: Kimin olacak namuslu insanların.

ÇOCUK: Öyleyse sövüp yalan söyleyenler aptal, güçlerinin ve sayılarının farkında değiller çünkü. Onlar, o kadar çok ki namuslu adamları rahatlıkla götürüp asabilirler.

Özellikle “Onları asma yetkisi kimindir?” sorusu ve çocuğun söylediği son replik, metinde olmasına rağmen, hiç değiştirilmeden, bu haliyle bile bir gönderme olabilirdi. Hatta ben oyunun ana noktalarından biri olduğunu düşünüyorum. “Çocuk” karakterini oynayan kişi delikanlıydı. Muhtemelen sahne bunun için çıkartıldı. Yine de olmasını yeğlerdim. Hazır, çocuk karakteri ile ilgili görüşlerimi paylaşırken şunu da ekleyeyim, çocuğun kaçtığı sahne fazla havada kalmış. Daha net gösterilebilirdi. 1. Perde, orijinal metinde 3. Perdenin 3. Sahnesinden sonra sonlandırılmış. Yani katiller Banqou’yu öldürdükten sonra. Bir soru işareti ve merak unsuru için doğru bir ayrım. Kapıcının olduğu sahneyi ise, diğer Shakespeare oyunlarındaki “soytarı” ile özdeşleştirdim. (Bilgiç ve ukala)  Klasik sahneleyiş ile sınırlanmadan kastım bu idi. Rejisör için pek de söylenecek bir şey yok. Bozkurt Kuruç (Oyunu izlemeden bu şekilde sahnelendiğini tahmin etmiştim) yukarıda saydıklarımın haricinde başarılı bir oyun ortaya koymuş. “Ben Macbeth seyrettim” cümlesini rahatlıkla söyleyebilirim.

Dekor tasarımı Güven Öktem’e ait. Bu bölümde rejisör ile (Özellikle “mekan” kavramı hakkında) bağlantılı birkaç şey daha söylenebilir. Oyunu Büyük Tiyatro’da izledim. Sahne önü müsait olmasına rağmen dekor geriden başlıyordu. Oyun başlamadan önce sahne önünün çeşitli yollar için kullanılacağını sanmıştım fakat yanılmışım. Herhangi bir devinim olmadı. Buradan hareketle mekan kavramına değinmek istiyorum. Saray, oda, yol, orman, hisar gibi mekanların hepsi için aynı yer kullanılmış. Haliyle bu da biraz algı bozukluğuna yol açmış. O halde sahne önü neden boş tutulmuş? Bir kısım mekan oraya kaydırılabilirdi. Cadılar için ayrı bir yer oluşturulmasını beklerdim. Yalnız hayalet suratından yapılmış büyük pano (Başarılı) “özel alan”ı simgelemeye yetmemiş. 

Bir diğer kafama takılan husus, oyunun yüksek bir platformda oynanmış oluşu. Yükselik, iktidarın farklı konumunu betimlemiş elbette fakat herkesin o yüksekliğe çıkışı biraz evvel yazdığımı yerle bir etmiş. Oraya çıkmak, o makama ulaşmak o kadar kolay mı? Diyeceksiniz ki Macbeth bir bıçak darbesiyle o mevkiiye ulaştı. Haklısınız ama neticede gücün temsili olarak karşımızda duruyor. Gücünü yitirişi ise oyunun sonunda. Başından beri bunu görmemiz etkiyi azaltmış. Yukarıdan inen zırh biçimli perde Macbeth ile Lady Macbeth’in odasını belirlerken, konuşulanların gizliliğini ve odanın koruyuculuğunu göstermiş. Ayrıca zırhın arka plana yansıttığı parmaklık şeklindeki gölgeler Macbeth’in sıkışmışlık duygusunu vermiş. Şüphesiz bu kısımda ışık tasarımcısı Zeynel Işık’ın payı büyük. Zeynel Işık, genelde karanlık bir atmosferde geçen eseri, geceye ve zamana uygun olarak tasarlamış. Bıçaklanma sahnesindeki yanıp sönen ışık ise tehlikenin varlığını bildirmiş.

Kostüm tasarımına imza atan Gül Emre, rejisörün “klasik” yöntemine uyum sağlamış. Lady Macbeth’in intiharından önce giydiği beyaz gecelik “ölüm” (Kefen) halini, önceleri giydiği kırmızı elbise ise “kan”lı halini sunmuş. Hayaletin neden siyah kefenle dolaştığını anlayamadım. Fotoğraflara baktımtığımda beyaz ile gri arası bir renkti.? Müzikler ise ağırlıklı olarak gerilim ve hüznü beraber barındırmış. Kişinin kendi ile başbaşa kaldığı sahnelerde ise dinlendirici müzik ortamı rahatlatmış. Can Atilla oyuna bütün ruhunu katmış. Efektler abartıdan uzak. Borazan sesi de duymak isterdim. Aksesuarlar da dönemi anlatmaya yardımcı olmuş.      

Oyunculuklar, eseri hem daha güçlü hem de daha izlenebilir kılmış. Sinan Pekinton’un oyunculuğuna bayıldım. Özellikle ses tonu insanı etkiliyor. Aç parantez (Bence rejisörlüğü bıraksın) kapa parantez. İpek Çeken mi Lady Macbeth yoksa Lady Macbeth mi İpek Çeken bilemedim? O derece başarılı. İşin içerisine “ruh” katılınca ortaya da böyle güzel sonuçlar çıkıyor. Kadrodaki kalabalık “kuru kalabalık” gibi durmamış. Belli bir amaç ve bütünlük taşıyor. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Fazlasıyla memnun kaldım. Bunun için ayrıca teşekkür ederim…


Not: Oyun 2 saat 30 dakika / 2 perdedir

Ayrıntılı bilgi için: www.devtiyatro.gov.tr

Kaynak

Antik Batı Klasikleri : “Macbeth” (Basım: Şubat 2011)



EGE KÜÇÜKKİPER

11 Ocak 2014 Cumartesi

İstanbul Halk Tiyatrosu'ndan: “İhtiyar Balıkçı ve Deniz"




İHTİYAR BALIKÇI VE DENİZ

İstanbul Halk Tiyatrosu’nun yeni oyunu.. Yıldıray Şahinler’in beşinci rejisörlüğü ve (yanılmıyorsam) ilk oyun yazarlığı..  Şöyle bir baktım da daha evvel yönettiği oyunların (Barut Fıçısı, Alevli Günler, Doğum Günü Partisi, Bezirgan) hepsini izlemişim. Burada kendime bir soru sordum. Acaba neden Yıldıray Şahinler’in farkına varamamışım? diye. Cevabımı bu yazımda bulmaya çalışacağım…

YAZMIŞ  -  YÖNETMİŞ  -  OYNAMIŞ

Başlık bana çok ters. Değil üçlü, ikili olanına bile karşıyım. Bence yazan, yönetmemeli ya da yöneten oynamamalı, hem yazıp, hem yönetip hem de oyuyorsa seyircinin (Kendi adıma konuşuyorum) oyunu beğenmemesini yadırgamamalı. “Nasıl olur yahu? Yazdım, yönettim, oynadım, ter döktüm, çile çektim, alkışı da sonuna kadar hak ettim.” Cümlesi artık bana bir şey ifade etmiyor. Bu cümlenin arkasına sığınan tiyatrocunun (Genel olarak konuşuyorum) bir başka oyununu izlemekte içimden gelmiyor.  Bu durumda suçu kendimde mi aramalıyım? Oyunun sonunda Erkan Can: “Her oyun yarım çıkar, seyircisiyle tamamlanır” dedi. Çok doğru. Fakat ben oyunu kendi içimde bir türlü tamamlayamadım. Aklımda bir sürü soru işareti var? Bu yazımı “soru” tekniği üzerine kurgulamaya karar verdim.

NEDEN BÖYLE BİR KONU? NEDEN BÖYLE BİR İSİM?

Oyunun ikinci yarısı, ilk yarısından daha iyi. Ne hikmetse hep öyle olur. Yıldıray Şahinler, ihtiyar bir balıkçının (Oyunun adı öyle, Erkan Bey’den özür dilerim) kaybettiği ailesi, gençliği ve çıraklarıyla olan ilişkisini hayal ile gerçeğin ortasına oturtmuş. Oturtmuş oturtmasına fakat işin içerisine hayal girince ben, daha fazla metafor ile karşılaşacağımı umdum. İkinci perdede birtakım metaforlar buldum. Fakat aynısını ilk perde için söyleyemeyeceğim. Peki o halde ilk perde neden var? Balık nasıl tutulur?, gemi nasıl yol alır?, balık nasıl pişirilir? gibi konularda seyirciyi uzmanlaştırmak için mi? Oyun broşürünün (yok ama neyse..) bir kenarına, “Bu oyunun ilk perdesi sadece balıkçı ve çıraklarını ilgilendirir” ibaresi konulsa önce şaşırırım sonra anlarım. Çorba yapım tarifi sahnesi bana, sanki seyirciye nefes aldırmak, seyircinin gülmesini sağlamak adına yazılmış gibi geldi. Gerek var mı?

İkinci perdede sistem eleştirisi, konu ve mekan bağlamında güzel bir konuma sahip ama dediğim gibi öncesinden gelen bir “bildiri” yok. Olmayınca da istenilen etkiyi verememiş. Ayrıca fazla Hemingway. Aynı cümlelerin ve benzer sahnelerin defalarca yaşanması beni oyundan uzaklaştırdı. Tablolar birbirinden çok bağımsız ve anlam bütünlüğünden uzak. Gözüme çarpan en belirgin çarpıklık, metindeki “hatalı kesme”lerdi. (Dizinin “özet”i gibi sanki) Oyun yazarlığı çok farklı bir kulvar. Türk Tiyatrosuna yeni metinler kazandırmak elbette çok güzel, orası ayrı..

Yıldıray Şahinler, oyunun adı için, Hemingway’in “İhtiyar Adam ve Deniz” adlı eseriyle bir ilgisi olmadığını söylüyor. Peki neden buna benzer bir isim? Oyun, adı dolayısıyla, herkesin aklında bir “Hemingway Etkisi” yaratıyor. Bu durumun, eseri olumsuz yönde etkilediğine inanıyorum. Daha özgün ve orijinal olabilirdi. Yıldıray Şahinler, oyun bitiminde nereden ilham aldığını da açıkldı. Tanıdığı bir balıkçının anlattığı hikayelermiş bu izlediklerim. Yüzde sekseni öyleymiş.. Hepsi gerçekmiş.. Biz de denizde toplu iğne arar gibi, oyunda “hayal” aramışız.. Gerçek olması ya da hayal olması benim için çok mühim değil. O gerçekliğe/hayalliğe ne derece derinlik katıldığı önemli. Bu oyunla, denizin derinliklerine kaç metre inebildik?

NEDEN BÖYLE BİR DEKOR? NEDEN BÖYLE BİR SAHNELEYİŞ?

Dekor tasarımı Barış Dinçel’e ait. Dinçel, neden bu kadar yoğun ve ıncık, cıncıkla dolu bir dekor tasarımını tercih etmiş? Bu soru oyun boyunca kafama takıldı. Oyuna birlikte gittiğim bir Ağabey’imle sürekli bunun kritiğini yaptık. Geminin penceresi içinden yansıtılan deniz, bu duruma biraz da olsa dinginlik sağlamış, sahneyi rahatlatmış. Peki neden sahnenin arkası boydan boya böyle bir görüntüyle kaplanmamış? Her şey ön tarafta kalınca, arka tarafın boşluğu çok göze batmış. Hayal ile gerçek demiştim. Dekor tasarımı da buna uygun fakat uygun oluşunu seyirciye geçiremiyor. Köhne gemi omurgasının amacını çözemedim. Böyle bir gemiyle mi açık denizde yolculuk yapılıyor? İskele-Sancak sahnesinde o gemi omurgası neden oynamıyor?, hareket etmiyor? ya da dönmüyor? Bu oyun yurt dışında sahnelenseydi, rejisörün böyle bir sahneleyişi tercih edeceğinden eminim.

En sıkıntılı kısım mekan farklılığı. Gemi ne zaman duruyor, ne zaman ilerliyor, bunu barkovizyondan tespit etmek güç. Bana yeterli gelmedi. Geminin önünde iskele var, kimi zaman geminin bir bölümü, kimi zaman hayallerin kurbanı olan bir başka mekan tasviriyle karşımıza çıkıyor. Sürekli yanıp sönen fener neden yamuk duruyor? Sırf genel görünüme estetik katmak için yapıldıysa başarıya ulaşamadığını söylemeliyim. Gemi uzaklaştığında ise, gemi ile fener arasındaki mesafe aynı kalıyor. Bu durumda yine bir mekan algısızlığı ortaya çıkıyor. Ben, bunun için iki tane alternatif yol öneririm. İlki, feneri raya geçirerek hareketli bir şekilde yakınlaştırıp, uzaklaştırmak. İkincisi de fenerin sadece ışık saçtığı kısmı sahne üzerinden göstererek, (Gövdesi gözükmeyecek) ışığı kısıp, açmak.

Altı adet “baba”ya ne gerek var? Sahnenin her iki yanının da dolu gözükmesi için yapıldığı çok belli. Zaten sahne dolmuş, taşmış, üstüne kat çıkmanın manası nedir? Genel dekor “kat kat”lığı yetmemiş mi? Oyuncuların sürekli inip, çıkıyor oluşu, oyunu takip etmeyi zorlaştırmış. Gözüm fazlasıyla yoruldu. Ayrıca böyle bir dekor tasarımında, kostümler nasıl ortaya çıkabilir? Oyunculuk nasıl kendini gösterebilir?  Etraf balıkçı ağı kaynıyor ama ağ çekme sahnesinde eller boşa dönüyor. Başka bir sahnede ise balıkçı ile çırağı ipe dolanıyor. Yani ortada bir ip var. Koca gemi penceresi var ama dümen yok. Peki hangisi hayal, hangisi gerçek? Anlayabilmiş değilim. Anladığım tek şey metinle son derece uyumsuz bir sahneleme tekniğinin ve dekor tasarımının varoluşu.    
   
NEDEN BÖYLE BİR KOSTÜM?  NEDEN BÖYLE BİR IŞIK? MÜZİK - EFEKT

Kostümler tipik balıkçı kostümü. (Allahtan tipik, yoksa yukarıda bahsettiğim dekor ile ilişkisi açısından pek iyi olmazdı)  Peki nerede bu kostümdeki hayal? Şimdi tüm bu zıtlıkların yanına (Reji, dekor) birde kostüm eklenmiş oldu. (Tasarlayan kim?) Işık tasarımı geceye uygun olarak loş bir biçimde ayarlanmış. Aynı şeyi oyuncuların yüzlerine tutulan ışık için söyleyemeyeceğim. Oyuncuların yüzleri neden o kadar aydınlık? Hemen hemen hiçbir mimiği göremedim. Yanal ışık bu durumu kurtarabilirdi. Ve çok fazla karartma var. Hayal (Eskiye dönüş) sahnelerinde farklı renk ışık kullanımını görmeyi beklerdim. (Işık: Yüksel Aymaz) Oyun içinde müzik olmadığı için sadece sahne geçişlerinde kullanılan müziklerden bahsedeceğim. Her iki perdenin müziği farklı. İkinci perde başladığında arka sıramda oturan bir bayan: ”İşte, ikinci perdenin oynak müzikleri” dedi. Metne bakıyorum, bir “oynak”lık göremiyorum.  Müzikler, aklıma “Kalipso Kralı” Metin Ersoy’u getirdi. Tamam, deniz temasına uyum sağlamış fakat metnin anlatımına bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Efektler beni sadece güldürdü. Oyun boyunca düşündüm ne zaman bir martı efekti gelecek diye. Biraz geç oldu ama güç olmadı..

OYUNCULUKLAR

Erkan Can, Yıldıray Şahinler, Orhan Eşkin, Salih Kırlı ve Buse Sinem İren’den oluşan kadro hem deneyimli hem de genç isimleri bir araya getirmiş. Diliyorum, genç arkadaşlarım, ustalarından çok şey öğrenir. Bunu şunun için belirttim. “Oyunda gördüğüm usta-çırak ilişkisi beni korkuttu…”

Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim…


Notlar:
Balıkçımız suyu hiç sevmiyor ama elini suya daldırıp, deniz suyunun faydalarından bahsediyor. Yıldıray Bey’in bahsetttiği balıkçıyı şimdi çok daha merak ediyorum.

Oyun 2 saat / 2 perdedir.

Ayrıntılı bilgi için: http://www.istanbulhalktiyatrosu.com/ (Site açıldığında en altta ünlü yazar Bertolt Brecht’in, ünlü bir sözü duruyor:  “Bana ne anlatırsan anlat, ama önce eğlendir”)

Hadi bir soru daha..


OYUN DEKORU






EGE KÜÇÜKKİPER

26 Aralık 2013 Perşembe

Erkeğin 'Savaş', Kadının 'Barış' Olduğu Oyun: "Lysistrata" (İBBŞT)




LYSİSTRATA

Aristophanes’in, “Barış üçlemesi”nden biri olan Lysistrata (Diğer ikisi, “Barış” ve “Kömürcüler”) İ.Ö 411’de yazılarak, “savaş karşıtı ilk oyun” nitelemesiyle tarihteki yerini almış. İlginçtir, Devlet Tiyatroları’nda sadece dört kez sahnelenmiş. Ve her bir sahnelenişinde orijinal adının yanına çeşitli eklentiler almış. Kimi sahnelenişte “Kadınlar ı-ıh Derse”, kimisinde “Kadınlar Savaşı”, İBBŞT’nda ise “Kadınlar da Savaşırsa” ibaresiyle seyircisini selamlamış. Aristophanes, Antik Yunan Tiyatrosu’nun önemli komedya yazarlarından biri. Atina demokrasisinin hem yükseliş hem de gerileme dönemlerine tanıklık etmiş ve Pelepones Savaşı’nın tahribatlarını gözlemleyerek, bu tarihsel olgulara yapıtlarında yer vermiş.

Oyuna biraz daha yakından bakmak gerekirse; erkeğin gözünden kadın, kadının gözünden erkek profilinin çizildiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında bunu söylerken pek de rahat değilim. Çünkü yaratılan profil hiç iç açıcı değil. Her iki cinsin ortak noktası cinsellik. Yanlış anlaşılmasın cinsellikten rahatsız olmadım. Neticede bu da hayatın bir parçası. Fakat erkeklerin, kadınları sadece cinsel yaşamlarını idame ettirebilemleri açısından önemli görmelerini ve onları çeşitli hakaretlerle (“Hayvan” dahil) aşağılamalarını midem almadı. Midemin alamayacağı bir şeyi buraya yazmak gerçekten çok güç. Bu tutumların, oyundaki erkekler karakterler tarafından gerçekleştirilmesi, kendimi aşağılanmış hissetmeme sebep oldu. Buna sebep bir başka etken de “Kadın barışsa, erkek savaştır” repliği idi. Evet, savaşı çıkaranlar erkek olabilir ama burada bir genelleme söz konusu. Yani bende mi savaşım? Birde bu replik, broşür arkasına yazılarak, oyunun temeli haline getirilmiş. Pes doğrusu!

Oyunda, kadınların ağzı iyi laf yapar, savunmaları güçlüdür, erkekler ise sadece kuru gürültüden ibarettir izlenimi, gerek replikler, gerek şarkılar, gerek hal ve hareketlerle çok iyi verilmiş. Tabii bu kısım da, bir önceki paragrafta bahsettiğim, kadının gözünden erkek profilinin izdüşümü. Yani neresinden tutsam elimde kalıyor. “Cinsiyetçilik” oyunu şekillendiren ana unsur. Halbuki verilen mesaj “barış”. Mesaj gayet güzel, kim böyle bir mesaja karşı çıkabilir ki? Ben de çıkmam. Karşı çıktığım şey, mesajın iletiliş biçimi. Kadınların “aşklık” grevi yaparak, (eşleri ile yatmayarak) savaşı durdurmaya çalışmaları ne ile açıklanabilir? Son olarak “ziyaretçin var” cümlesi ve elde tutulan mızrak, kadınların kendi içlerinde hapis hayatı yaşamalarını örneklendirmiş. Dayanışmaya rağmen. İlginç. Oyun komedi formunda olduğunu ve Türk milletinin belaltı olaylara karşı ne kadar ilgili olduğunu hesaba katarsak, kahkaha ve alkış oranının yüksek oluşu şaşırtıcı değil. Beğeninin ve zevkin ölçütü bu mu olmalı? Oyunun bende etkisi bu idi. Bir başkasında tam tersi olabilir. Beklentiye bağlı…

REJİ

Kemal Kocatürk’ün rejisörlüğünü üstlendiği bir oyunu ilk kez izledim. Kendisini oyuncu olarak çok beğenirim fakat bahsi geçen oyundaki yönetim tarzını içime sindiremedim. Elbette beğendiğim noktalarda oldu. Önce onları yazsam daha iyi olacak. Erkeklerin, her iki yanda duran beyaz bölümlerin içerisinde durmaları, bana, “parçalamak (Savaşmak) için kafes arkasında bekleyen aslan” izlenimini verdi. Metni düşünürsek, amaca hizmet ettiği aşikar. Kullanılan enstrümanlar, kadınların daha naif (Tef, yan flüt, darbuka), erkeklerin ise daha sert (Davul vb.) olduğunu estetik olarak vurgulamış. Yine erkeklerin sahne aşağısında, kadınların ise sahne üzerinde rollerini canlandırmaları (Bir kısmını), “üstünlük” farkını belli etmiş. (Bana göre eşittir de, metin o şekilde olduğu için bu sahneleyiş çok normal) Buna normal gözüyle baktım ya neyse… Hadi ben baktım, rejisör de mi baktı? Gözümü rahatsız eden ufak bir ayrıntıyı buraya sıkıştırmak istiyorum. Ellerinden bağlı olan iki karakterin, iplerinin asılı olduğu yer gözükmese daha iyi olurmuş.  Hazır iplerden söz açılmışken, iplerden kurtulduktan sonra, miğferlerin boşlukta sallandırılışı durumu toparlamaya çalışmış. Lakin çözüm “asmak” mıdır? Tartışılır…

Bölümün başında bahsettiğim, beyaz kısımlara yansıtılan görüntüler, (Savaşlar, liderler vs.) oyunun komedya oluşunu desteklemekten çok yaşananlarla dalga geçmiş. Ne demek istediğimi oyunu izleyenler bilecektir. Söylersem büyüsü kaçar.  Madem savaş olmasın, barış olsun istiyoruz, bu iş, savaşı çıkaranları ya da savaşa destek verenleri küçümseyerek değil, ciddiye alarak olur. (Ben bu şekilde düşünüyorum, farklı da olabilir) Söylemeye dilim varmıyor ama “günümüz türkçesiyle” konuşan gençlik (Kelimeleri yayarak, ör: “yaaaniiii”) oyunda yerini bulmuş. Bu da komedya formunu üst düzeye çıkarmak için mi? Bana pek öyle gelmedi. Sürekli tekrarlanmasından son derece rahatsız oldum. Bir-iki seferliğine kabul edilebilirdi. (Belki) Tencere, tava, kepçe gibi aletlerden oluşan kukla, “Gezi”ye yapılan bir gönderme. (Sanki) Oyuncuların da şiveli konuşması, benim açımdan bu konuyu destekler cinsten.  Uygulanan mizansen, oyuna yedirilmiş (mi)?  (En azdından bunun ne iş var burada demedim. “Gerek var mıydı?” cümlesi hala soru işareti olarak aklımın bir köşesinde durmakta) Ben olsam “döviz” de kullanırdım. Son olarak, finalde beyaz örtülerin birleştirilip, büyük bir şekil alması ve oyuncuların, bu büyük örtünün altına girişleri, (Malum, beyaz = barış) barışa sığınmaları anlamını taşımış. Tabii oyunu izledikten sonra pek inanasım gelmiyor ya, biz yine neyse diyelim…

DEKOR – KOSTÜM – IŞIK – MÜZİK

Sahne tasarımı da Kemal Kocatürk’e ait. Aklındaki şeyleri rahatlıkla uygulayabileceği bir dekor anlayışı göze çarpıyor. Bu açıdan güzel. Hatta sahnenin tahtalarını görmüyor oluşuma çok sevindim. Kapının devasa boyutunu gördüğümde zihnime başka şeyler gelmişti fakat oyun boyunca yarısına kadar (İnsan boyu kadar) kullanıldığını görünce, biraz ironi sezmekle birlikte, genel dekorun büyüklüğüne uyum sağlaması için yapıldığını düşündüm. Kazanın, merdiven üzerinde durması ve yine normal boyutundan büyük olması, yeminin büyüklüğünü, ayrıca özel bir bölümün varlığını hissettirmiş. Dekorla ilintili olarak aksesuarlardan da bahsetmek isterim. Dekorun tersine, aksesuarların (Döşek, yastık, hasır) standart boyutlarından küçük oluşlarını, acaba “bunlar erkeklerin istekleri o yüzden küçük” diye mi anlamalıyım? Eğer öyleyse akıllıca! Barış sağlandıktan sonra kazandan sarkan sebze-meyveler, “bu iş meyvesini verdi” dedirtmiş.

Kostümler, Canan Göknil imzalı. Dönemi ve geçtiği yeri yansıtan tipik kostümlerden farklı olarak, modernize edilmiş. Oyunun geneline destek yaparak, kadın karakterlerin dişiliğine dişilik katmış. Kadın karakterlerin, ikişer, üçer, “bir örnek” giyinişleri, her bir grubun başka yerden geldiğini betimlemiş. Işık ilk başta çok hoşuma gitti. Özellikle sağ kısımda yanıp sönen kırmızı ışık, duruma “alarm” havası vermiş. Fakat ben anlayamamışım. “Kaç, kurtul” demek istiyormuş. Hadi daha oyunun başı diye anlamadım diyelim. İlerleyen dakikalarda, sahnenin çeşitli yerlerinin kırmızıya bürünmesinden de mi anlamadın Ege?!! Kırmızı demişken hemen araya gireyim. Kadınların hakim olduğu sahnelerin çoğunda kırmızı ışık kullanılmış. (Bu alarm olan modelinden değil) Birde renk cümbüşü var. Sahne mavi, kırmızı, yeşil, beyaz, lacivert gibi renklere bürünüyor. Dediğim gibi bir cümbüş. Hem de ne cümbüş… (Son yazdıklarımın, oyunda kullanılış amacını anlayamadım. Işık: Murat İşçi)

Koreografi (Salima Sökmen) ve müzik (Mertol Şalt) oyunun hatırı sayılır unsurları. Aristophanes’in oyunlarında “mim” ve “koro” önemli bir yere sahip. Burada her iki öğe de etkin konumda. Fakat müzikler içler acısı. Saydım, aynı şarkı altı kez söylendi. Haliyle bir süre sonra insan sıkılıyor. Sözler de tuhaf ve amaçsız. Bir tanesinde, “Hava gibiyim hava, cıva gibiyim cıva…” diyor. Aslında bu sözler oyun hakkındaki genel değerlendirmemi yapabilmeme yardımcı bir amaç üstlenmiş. O da, oyunun gerçekten hava, cıva, aygaz olduğu. “Mim” ise, bilhassa kadınlarla erkeklerin tartışma anlarında varlığını göstermiş. Açılış şarkısının savaşı andıran dizelerle bezeli oluşu, erkekleri ön saflarda tutarak, koreografiyi güçlendirmiş. Sırf kadınların olduğu sahneler, kadınsal figürlerle daha da anlamlandırılmış. “Sirtaki” oyunun baştacı. Unutulmaması beni mutlu kıldı. Keşke aynı şeyi “Çalışkuşu” için de söyleyebilsem. Nasıl bir mana aramalıyım, bilemiyorum. 2. Perdenin başlangıcının aynı olması da beni şaşırttı. Gerçi çoğu şey aynı ama neyse…

OYUNCULUKLAR

Berrin Akdeniz, Hülya Arslan, Murat Bavli, Demet Bozkaya Şalt, Ayşen Çetiner, Gökhan Eğilmezbaş, Bensu Orhunöz, Çağrı Hün, Irmak Örnek, Selçuk Soğukçay, İbrahim Ulutaş, Okan Patırer, Çağatay Palabıyık, Çağlar Yiğitoğulları ve Nazan Yatgın’dan oluşan kadroda oyunu izlediğim akşam bazı oyuncular sahneye çıkamamış. (onların yerine başka oyuncular çıkmış) Bu durum her ne kadar, “seyirciyi olumsuz yönde etkilemek istemedik” mantığıyla açıklansa da, benzeri bir durum “İstanbul Efendisi” adlı oyunda “açıklanarak” yapılmıştı. Negatif bir tutum içerisine girdiğimi hatırlamıyorum. Oyun gayet keyifli geçmişti. Kişi kişi değerlendirmeyi pek sevmediğim için genel olarak bakacağım. Bu bakışımın yorumu ise, ekibin uyum içerisinde olduğu yönünde.

Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim…

Notlar:

Oyunu, çok sevdiğim bir kız arkadaşım ile izledim. O da çok rahatsız oldu. Bunu belirtmemin nedeni, sadece erkek gözüyle (ben) değerlendirilmediğinin bilinmesidir. Hatta o arkadaşım ilk perde bitince gidecekti fakat bana ayıp olmasın diye kaldı. Ben de ilk kez bir oyundan erken ayrılmak istedim. Yine de saygımdan dolayı kaldım.  


Oyun 2 saat / 2 perdedir.


2013 Uluslararası Stobi Antik Drama Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü: Nazan Yatgın
Sahne Görsel Efekt Tasarımı Ödülü: Kemal Kocatürk, Sırrı Topraktepe

Kaynaklar

Vikipedia
Devlet Tiyatroları belgeliği
Oyun broşürü

Şikayet

Üst yazı uygulaması YİNE yoktu!


Oyuna uygun bir afiş. Anlayana...






OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR





ARİSTOPHANES

(M.Ö 446 - 386)


EGE KÜÇÜKKİPER


23 Aralık 2013 Pazartesi

Neil Simon'dan 'Pulitzer Ödüllü' Bir Başyapıt Adayı: "Müziksiz Evin Konukları" (Tiyatrokare)




MÜZİKSİZ EVİN KONUKLARI

Tanıtım kısmına geçmeden önce yazar hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Bu oyunla birlikte “Neil Simon üçlemesi”ni tamamlamış bulunuyorum. Yanlış anlaşılmasın, “Müziksiz Evin Konukları” Neil Simon’ın diğer oyunlarının devamı değil. Üçleme dememin sebebi tamamen benimle alakalı. Önce “Aşka 103 Adım” (Yine Tiyatrokare’de, geçtiğimiz sezon başladı, devam etmekte) sonra Ankara Devlet Tiyatrosu’nda bu sezon izlediğim “Aklımdaki Kadınlar” ve şimdi Müziksiz Evin Konukları. Üç oyunu birden toplu olarak değerlendirmemin sebebi, ortak bir yönün varlığı. Önce yazardan bahsedişimin nedeni de bu. İlk iki oyunda farketmemiştim ama üçüncü de görünce “tesadüf” olamayacağına inandım.

“Aşka 103 Adım”da (Orijinal adıyla “Parkta Çıplak Ayak”) başrolde ki erkek karakter, obsesif kompulsif yani titizlik hastası. “Aklımdaki Kadınlar”da, yine başrolde ki erkek karakter nevrotik yani kişilik bölünmesi yaşayan biri. “Müziksiz Evin Konukları”nda ise, 35 yaşında olmasına rağmen çocuk zekası taşıyan bir “kadın” karakter karşımızda duruyor. Yazarın neden böyle bir tutum içerisinde olduğunu bilmiyorum ama ben, Neil Simon’ı çok sevdim. Her oyununda aynı lezzeti aldım. Komedi ile dramı aynı potada başarıyla eritebilen bir yazar olduğunu düşünüyorum. Umarım başka oyunlarını da seyretme fırsatı bulurum. Şimdi Tiyatrokare’nin yorumuna bir bakalım…

Tiyatrokare, 22 yıl önce açılış oyunu olarak seçtiği Müziksiz Evin Konukları’nı, bu yıl kaybettiğimiz Macide Tanır’ın anısına sahneliyor. Macide Hanım bu oyun ile 50. Sanat yılını kutlamış. Tesadüfe bakın ki, 22 yıl sonra Macide Hanım’ın üstlendiği rolü oynayan değerli sanatçı Serpil Tamur’da 50. Sanat yılını kutluyor. Ne bereketli oyun. Oyun demişken, 1990’da yazılmış ve ertesi yıl “Pulitzer Ödülü” almış. Hal böyle olunca, oynayan sanatçıları da görünce, beklentimi yüksek tuttum. İyi ki de tutmuşum, sezon başından beri aradığım iyi oyuna, seneyi bitirmeden kavuştum. Çok şükür… 
  
Oyunda, konudan ziyade, konunun işleniş biçiminin ve barındırdığı mesajların daha etkili olduğuna şüphe yok. Fakat adettendir, konudan da biraz bahsedeyim. 2. Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü yıllarda, babalarının, ekonomik olarak çöküşü nedeniyle, bir babaanne ve çocuk ruhlu bir hala ile yaşamak zorunda kalan iki gencin, hem acıklı hem komik hem de sıcacık yaşam öyküsü anlatılıyor. Bu yazımda karakterler üzerinden gidip, analiz yapmayı daha uygun buldum. Önce “Babaanne”den başlayalım. Bu karakter bende çeşitli sebeplerden ötürü “diktatör” izlenimi yarattı. Hatta günümüz Türkiye’si ile fazlasıyla bağdaşlaştırdım. Berlin’de acılar çekmiş, sevgiden yoksun büyümüş, hayatta kalmak için dirayetin önemli olduğuna inanan, çelik gibi sinirlere sahip karakteri, çevresindekiler: “Babaanne’den bütün memleket korkuyor” diyerek anlamlandırıyor. Farkındaysanız hep “karakter” diyorum. Çünkü adı yok! Aslında bu ayrıntı her şeyi fazlasıyla açıklıyor. Adın ne önemi var ki…

“Sevgi” ve “aile” oyuna şeklini veren en önemli iki kavram. Sevgisiz bir birey, etrafındakilere de sevgisizliği aşılar. Onlar da başkalarına. Özelden genele gitmek gerekirse, bireyden yola çıkarak topluma ulaşır ve bunun neticesinde “hastalıklı toplum” ortaya çıkar. (Bunu ben değil Neil Simon söylüyor, en azından ben bu şekilde anladım) “Kaos”un oluştuğu sahne bunun en güzel örneği. Sevgi yoksa, birlik-beraberlik de yok. Sevgi yoksa, anlayış-hoşgörü de yok. Sevgi yoksa huzur ve barış da yok. Kısacası sevgi yoksa hiçbir şey yok… Hele ki bunu savaş döneminin içerisine yedirerek anlatan bir yapı olunca, oyun daha da anlam kazanıyor.

“Kuşak çatışması”, oyunun bir başka boyutu. Bu fark, “değişen toplum” yapısını baz alarak sunuluyor. Bu oyundan sonra “şey” kelimesini kullanmamaya gayret göstereceğim. Ne kadar başarılı olurum, bilemem. Bu cümlemden kastettiğim, oyunun, “dilin kullanımı ve önemi” hakkında ders verici nitelikte olması. Taa o zamanlarda bile böyle ise, şimdiyi düşünmek bile istemiyorum. “Yozlaşma”nın kendine yer bulduğu eserde, “hırsızlık” da bir ölçüt olarak ön plana çıkıyor. Bu ölçüt, “Karınlarını doyurmak zorundalar” repliğiyle kendisine bir dayanak noktası arıyor. İşte savaşın getirileri. (?) Götürüleri desek daha doğru olur… Bu kadar karamsar bir havanın hüküm sürdüğü oyunda öyle bir ruh var ki, her şeye iyimser baktırıyor: “Müzik.” Oyunda da söylendiği gibi: “İşte buna müzik derler.”

Hayal ile gerçek arasındaki ayrım, gerçeği görenle, hayali kuran kişilerin zıtlıklarından doğuyor. Burada durup, “Bella” (hala) karakterine biraz daha yakından bakalım. Yazımın başında da bahsettiğim gibi, 35 yaşında ve bir çocuğun zekasına sahip. Aynı zamanda kadınsal dürtüleri de başrolde. Bella’nın karakteri en baştan itibaren göze çarpsa da, içinde yaşadığı derin duygular, oyunun sonunda netleşiyor. Annesi ile olan tartışmasında, annesi, dünyanın kirliliğinden ve kötülüğünden dolayı, Bella’nın her zaman “çocuk” kalmasını istiyor. Fakat Bella bu durumdan son derece rahatsız. Rahatsızlığını dile getirirken, annesini de dize getiriyor. Yani çocuk, “baş”a ders veriyor. Bu ülkenin umudu da çocuklar/gençler değil mi?

REJİ

Sezon başından beri izlediğim hemen hemen her oyunda “Gezi”ye bir gönderme vardı. Ama fazla abartılı ve süslü püslüydü. Oyunun özüne müdahale edilmiş ve güncellemeler /göndermeler, diyalogların arasına zekice yerleştirilmemişti. Müziksiz Evin Konukları, tam da istediğim gibi bir yapıda kugulanmış. Gezi Parkı olayları sanki metnin içerisinde. Tabii sonradan eklendiğinin farkına varıyorsunuz fakat göze batmıyor. Milim milim hesaplandığı çok belli. Öncelikle bu hassasiyet için teşekkür ederim. İzlerken düşüncelerime engel olamadığım bir başka konu, Nedim Saban’ın rejisinin bir “uyarlama” (sanki) olduğu. Karakterler, türk aile yapısına çok benziyor. Koltukların üzerinde duran danteller de cabası. Yazarı bilmesem, oyunu türk bir yazarın yazdığını sanırım. Güncellemeler de olduğu gibi, bu kısımda da hava bozulmamış. Aksine daha sıcak ve samimi olmuş. “Sen banka müdürü müsün ki 2 saat paydos yapıyorsun?” cümlesi de son yaşanan olayları getirdi aklıma.

Bu paragraf biraz daha farklı. Bu sefer olan ile olmalıydı (bana göre) arasındaki ayrımları vurgulayacağım. Bunun için pervaneden başlayalım. Oyun, mevsim olarak yazın geçtiği için sürekli pervane dönüyor. Dönüş hızı ise sabit. Ben olsam doruk sahnelerde daha hızlı döndürür, temponun düştüğü, sakin sahnelerde daha yavaşa indirgerdim. Bir süre sonra pervane tamamen duruyor. Çünkü evde soğuk hava (tartışma) esiyor. Haliyle pervaneye gerek kalmıyor. Bu kısmı çok beğendim. (Detay olduğu için) Yine bir detay aklıma takıldı. Babaanne çok titiz ama evde herkes ayakkabı ile dolaşıyor. Terlik olsa daha iyi olurdu. Hem yukarıda bahsettiğim türk aile yapısına da uyum sağlardı. (Eğer amaç oysa) Hani bahsetmiştim ya hayal ile gerçek arasındaki farktan, işte arka planda duran rengarenk şeker kavanozları bunu betimleme de çok başarılı. Tabii bu dekoristin payı fakat fonun önünde siyah bir tül olup, sadece hayal ya da özlem sahnelerinde gözüktüğü için, o renkli dünyayı anlatma da başarıya ulaşmış.

DEKOR – KOSTÜM – IŞIK – MÜZİK

Dekor, Barış Dinçel imzalı. Eşyaların eskiliği, klasik oluşu, kısacası Babaanne’nin zevkine göre döşenmesi, evin hakiminin o olduğu yönünde ipuçları vermiş. Film afişleri, artistlerin fotoğrafları, olayın hangi dönemde geçtiğini bildirirken, yerden başlayıp, tavana kadar uzanan büyük büfenin bir kanadının açık oluşu, “pandoranın kutusu”nu görmemizi sağlamış. Reji bölümünde bahsettiğim renki şeker kavanozlarının olduğu bölüm, iyiliği, hayali, güzelliği ve de en önemlisi oyunun çocuk ruhunu betimlemiş.

Babanın takım elbisesi kahverengi. İki çocuktan, büyük olanın ki de kahverengi. Küçük olanın ki ise yeşil. Burada renkler baz alınarak, yaş ilerledikçe, babaya benzeme motifi göze çarpmış. Bu da bir detay. Bella’nın kostüm renkliliği, çocuk zekasına uyarken, Babaannenin koyu renk giyinişi, karakterize özelliklerini dışa vurgulamış. Serpil Tezcan’a teşekkürler…

Mustafa Türkoğlu, ışığı klasik bir biçimde dizayn etmiş. Dramatik sahnelerde karartmış, diğer sahnelerde normal bir aydınlatmaya gerek duymuş. Gece sahnelerinde ise kaynağı, dekordan (abajur) getirmiş. Hatta abajur söndüğünde daha da karartmış. Ton ton ayarlamış. (Bu da bir detay) Saatin tiktaklarında, o karanlık sahneye, zamanın geçtiğini vurgulayan bir ışık yakışırdı. Müzik ise oyunun adına cuk oturmuş. Son sahne hariç, sadece dekor değişiminde kullanılmış. Ve olayların gidişatına göre ritmini farklılaştırmış. Genel olarak, bende değişiklik ve bekleyiş hislerini uyandırdı. Dram yönü daha ağırdı.   
  
OYUNCULUKLAR

Abdül Süsler, ses tonundaki duygu değişimleri ve vakurluğuyla rolünün hakkını verdi. Abdullah Semercioğlu, daha rahat ve umursamaz halleriyle, ruh halini başarıyla canlandırdı. Emrah Düzkaya ve Selim Tezin çok çok başarılı. Bir ara Selim Bey gerçekten 14 yaşında sandım. Beden dilini ve sesini kullanımı dörtdörtlük. Gözlem yaptığı belli. Asuman Çakır, az rolüne rağmen öz oyunculuğunu verdi. Oyunun komedi yönünün ağırlığına dikkat çekti. Özge Özder, beklentimin çok üstünde bir performans sergiledi. Röportajını okudum, neler yapmış neler. İşte oyuncu! dedirtiyor insana. Büyüsünü fazla bozmak istemediğimden burada kesiyorum. Ve Serpil Tamur. Söze gerek yok. 50. Yıl…

Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Çok keyif aldım. Sizlerinde alması dileğimle…

İlk kez bir oyunun eleştirisini, izledikten bir gün sonra yapıyorum. Bu hazzı bana aldıran herkese çok teşekkürler. Yazarken de çok keyif aldım. Umarım sizler de okurken alırsınız…



Macide Tanır'ın anısına saygıyla...


Not: Oyun 2 saat 40 dakika / 2 perdedir.

Ayrıntılı bilgi için: www.tiyatrokare.com.tr


OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR






NEİL SİMON
(1927 -     )


EGE KÜÇÜKKİPER