10 Şubat 2014 Pazartesi

Geç Yazılmış ve Toparlanmış Bir Yazı: “Profesyonel” (İstanbul DT)



PROFESYONEL

Oyunu ilk kez 14.04.2011’de Beyoğlu Küçük Sahne’de (9. Sıra) izlemiştim. Bir kez daha izlemeye niyetim vardı fakat üç yıldır bilet bulamadığım için bu isteğimi gerçekleştiremiyordum. Sağolsun hocam imdadıma yetişti ve elindeki fazla bileti bana verdi. Fakat oyun Cevahir sahnesindeydi. (7. Sıra) Oturduğum yere daha yakındı ama Küçük Sahne’deki etkiyi yakalayabilir miyim diye beni çok düşündürdü. Oyunun benliğimde yarattığı izi silmek istemiyordum. Zaten beni bu oyuna tekrar çağıran da o izdi. Oyunu izledikten sonra o izin bir kısmını kaybettim. (Daha önde olmama rağmen) Galiba “profesyonelleşmiştim”... 

Umarım ne demek istediğim anlaşılıyordur. AVM’lerin içerisine sıkışmış salonlarda oyun izleme zevkimin yok olup gitmesini durduramıyor ve tiyatronun başlı başına bir binası olması gerektiğine inanıyorum. (Bkz: Dünya’dan örnekler) Buram buram tarih kokan, sanat eserleriyle dolu binalar… Son cümlenin olmamasına da razıyım. (Zaten yok) Daha doğrusu razı olur hale gelmiş (getirilmiş) durumdayım.

Bu kadar serzeniş yeter! Oyuna geçmeden evvel “başlık” hakkında da birkaç şey söylemek istiyorum. Belirttiğim tarihte bir bloğum olmadığı ve dolayısıyla oyunlar hakkında düşüncelerimi yazamadığım için yazıyı üç yıl gecikmeli olarak yayınladım. Bu nedenle böyle bir başlık seçtim. (Yanlış anlaşılmasın ilk seyrettiğimde tuttuğum notlarla değil) Yazıyı geç yazınca yıllardır oyunlarını beğenerek izlediğim Duşan Kovaçeviç’i de es geçmiş olmaktan üzüntü duyuyordum. Bu yazıyla birazda olsa bu üzüntümü gidereceğim…

Duşan Kovaçeviç: 1948 doğumlu Sırp oyun yazarı, senarist, dramaturg, tiyatro ve sinema rejisörü. “Belgrat Tiyatro Film Radyo ve TV Akademisi” mezunu. 1988’den beri “Zvezdara Tiyatrosu”nun Sanat Yönetmeni. Sırp Bilim ve Sanat Akademisi üyesi. Lizbon’un Sırbistan Büyükelçisi olarak görev yaptı. Oyunları 21 dile çevrildi. 2002’de “Profesionalac” adlı filmi Uluslar arası İstanbul Film Festivali’nde “Jüri Özel Ödülü”nü ve Motreal Film Festivali’nde “En İyi Senaryo Ödülü”nü kazanmıştır.

Oyunları: 3. Radovan, Maraton Ailesi, Yıldız Tozu, Ocakta Bahar, Uzay Ejderhası, Köyde Delilik, Buluşma Yeri, Balkan Ajanı, Aya Gorgi Ejderhayı Öldürüyor, Klostrofobik Komedi, Profesyonel, Curcunalı Trajedi, Lari Tompson: Bir Gençlik Trajedisi, Beş Yıldızlı Çöp Kutusu, Kunduracı Doktor, İntiharın Genel Provası, Dar Ayakkabıyla Yaşamak.  

Aynı sezon içerisinde (2010-11) İBBŞT “İntiharın Genel Provası” ve “Buluşma Yeri”ni, İDT ise “Profesyonel”i sahneye koyunca o sezon benim için “Duşan Kovaçeviç sezonu” olmuştu. Birçok kişi için de öyle olduğunu sanıyorum. Oyunların hepsi hala devam ediyor. Yazarı tanımayanlar ve tanımak isteyenler için bir fırsat. Ayrıca 2012’de yine İBBŞT tarafından sahnelenen “Dar Ayakkabıyla Yaşamak” bu sezon Ankara Sanat Tiyatrosu’nun da repertuarını süslüyor. Evet.. bir A4 sayfasını yazara, oyunlarına ve benim sitemlerime ayırdığımıza göre (Sadede gel dediğinizi duyar gibiyim) artık oyuna geçebiliriz…

İzlediğim Duşan Kovaçeviç oyunlarında iki ortak nokta gördüm. Birincisi “Oyun içinde oyun” mantığının metnin eksenini oluşturmasıydı. (Bana göre bu tekniğin kullanıldığı en başarılı oyun İntiharın Genel Provası) İkincisi ise politik unsurların oluşu ve bu unsurların “soru” yoluyla eleştirilmesiydi. İntiharın Genel Provası’nda “Kurt neden ot yemez?” sorusuyla gelişen oyun, Profesyonel’de, “Hiç tanımadığınız biri geçmişinizi değiştirebilir mi?” sorusuyla şekilleniyor. Metin bu şekli alırken sizi de geçmişinizle/anılarınızla yüzleştirip, kendi “tiyatro oyununuzu” yazmanızı sağlıyor.

Aslında ortak noktalar bunlarla sınırlı değil. Bir tane daha var fakat diğer oyunlarda belirgin olmadığı için “üçüncü nokta” olarak tanımlamadım. Bir senaryoda (Dizi ya da tiyatro farketmez ama bir oyundan bahsettiğimiz için tiyatro olarak algılayın) parantez içleri önemli bir yer tutar. O sırada oyuncunun ne yapması gerektiğini, nasıl bir duygu içerisinde olacağını bildirir. Dikkat ettiyseniz “bildirir” dedim. Yani “başkası tarafından yazılmış”, “üçüncü şahsın bildiği”, “müdahale ve takip edebildiği” kısımlardır. Tıpkı Luka’nın Teya’ya hatta büyük resme bakıldığında sistemin insalara yaşattığı parantez içleri gibi. Parantez içleri oyunun oluşuma çok büyük katkı yapmış. Ortaya çıkan (çıkarılan) “tiyatro oyununa” da, tiyatral öğeler taşıtarak izleyiciye sunmuş.    

Yazar, anlatıcı konumunda gördüğümüz kişinin (Teya) aslında “gerçek” anlatıcı olmadığını sadece “görünen”in o olduğunu, asıl anlatıcının “tanınmazlığına” (Gizli Polis Luka) rağmen hikayeyi yazıp kurgulayabileceğini, seyircileri şahit göstererek kanıtlamış. Aslında bu kanıtlama iktidar için de yapılabilir. (Ki zaten metin, içerisinde barındırdığı sistem eleştirisi ile bunu yapıyor) İktidar da kimliğini gizli tuttuğu birileri aracılığıyla, farkına vardırmadan peşimizden adım adım gelirken, hikayemizi yazıp, geçmişimizi değiştirebilir (mi?). Luka’nın, görüş farklılığından dolayı Teya’yı öldürme girişimleri gibi canımıza kastedebilir (mi?). Bence burada esas suçlu “aracı”dır. İktidar bunca şeyin hesabını yaparken, o, kendi hesabını yapamaz ve sistem tarafından yutulmaya mahkum olur. Oyunda “elçiye zeval olmaz” deniyor ama……

Metindeki bir diğer husus aydın ile polisin çatışması. Bu ikisi her dönem birbirine düşmandı. Tabii yaşım itibariyle bu düşmanlığı net bir biçimde görmem “Gezi olayları” sayesinde oldu. Rejisörün, metni güncelleştirip Gezi’ye dair “açık” göndermelerde bulunmamasına sevindim. Metin her kadar bunu yapmaya müsait olsa da özünü ve etkisini kaybetmemesi açısından böyle bir tutumun tercih edilmemesini yerinde buldum. Oyunda, aydın, polise ev sahipliği yapmış. (Nezaket sahibi olan yine o) Yani polis deplasmanda. Ufacık bir odada gerçekleşen “itiraf”(lar) ve “özür”(ler) taraflarlara barış yolunu açarken, yan odadan gelen müzik bu yolu tıkamış. Peki ne yapmalı? Müziği sonsuza dek susturmalı mı? Ayrıca polis karakteri hal, hareket ve söylemleriyle “şiddet yanlısı” olduğunu bağırmış. Fakat onu bu hale getiren sistemin farkına bir türlü varamamış. İş işten geçtikten sonra durumu anladığında ise aydını da “aydınlatmış”. Yazar, burada “aydın”ı sorgulatarak kendince bir öz eleştiri yapmış.   

Bu oyunda metin ve oynculuk ön planda olduğu için teknik unsurların bir şeyleri farklılaştırdığını düşünmüyorum. Bu yüzden çok söz etmeyeceğim. Rejisör Işıl Kasapoğlu, hikaye formuna destek çıkarak, “anlatıcı”yı kısıtlamamış ve seyircileri, “dinleyici” vasfına getirmiş. Yukarıda bahsettiğim müziğin barışı engelleme çabasını, müziği birden keserek noktalamış. Gücün ve birliğin “susturucu” özelliğinden yararlanmış. Sevmediğim tek şey bavulun durduğu yer oldu. “Pandoranın Kutusu” misali açılıp, etrafa saçılan ve geçmişin yüküyle ağırlaşan bavulu ben olsam orta yere koyardım. Böylece hem merak ve gizemi doruğa çıkarır hem de oyuncuları, geçmişlerinin etrafında oynatırdım.  

Nurettin Özkönü’nün dekoru, eskiyi (Geçmişi) ve o eskilik içinde çürüyüp gidecek olan insaları, değerleri, inançları başarıyla betimlemiş. Kişilerin anılarında yaşadıklarını gözler önüne sermiş. Pencerenin arkasındaki ağaç, dışarıdan bir manzara göstermenin ötesinde her şeyin iyiye gideceğini, bahara erileceğini (Nihayete kavuşulacağını) ve duyguların “yeşereceğini” sembolize etmiş. Daktilo ve telefon dönem hakkında bilgi vermiş. Etrafın dağınık oluşu, işlerin çıkılmaz bir halde olduğu izlenimi yaratmış. Vestiyerde asılı duran ceket, Teya’nın yalnızlığını ve “alacak bir ceketim kaldı” cümlesini akıllara getirmiş.  

Siyah pardösü “gizli polis” kılığına uyum sağlarken, diğer kostümler de amacına uygun olarak planlanmış. (Kostüm: Gülümser Erigün) Işık, oyunu “gölgede” bırakmayacak şekilde yerini almış. Önder Arık, yazardan ilham alarak eserin başı ile sonunu aynı şekilde tasarlamış. Duygusal sahnelerde ise ortamı yavaş yavaş karartarak izleyiciyi hüzne boğmuş. Müzikler maziye yolculuk yaptırıp, yalnızlığın ve yıpranmışlığın duygularını verirken, gerilimvari tonlar, izleyiciyi oyuna hazırlamış. Tek kusuru var o da sürekli aynı müziğin çalması. “Yaşananlar da hep aynı” deyip işin içinden çıkmak olmaz. Nihayetinde insanı sıkıyor. Soru: “Üçüncü şarkıya ne gerek var?” (Müzik: Cenap Oğuz) 

İki “profesyonel” oyuncu: Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler. Dediğim gibi profesyoneller, değerlendirmek bana düşmez. Sadece Bülent Bey’in, metindeki “gülümser” ifadesini neden “kahkaha atar” hale çevirdiğini ve neden palyaço gibi yürüdüğünü merak ediyorum. Emekli gizli polisler böyle mi oluyor? Ben oyuna son derece zarar verdiği kanaatindeyim. Gülen Çehreli ve Cenap Oğuz’da kısa ama öz rollerini layığıyla yerine getirmişler. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim…
    
Sorunun (Kurt neden ot yemez?) yanıtı: Çünkü bunu onun için koyunlar (başkaları) yapar.

Profesyonel: Bir işi kazanç sağlamak amacıyla yapan kimse. “Meraklı”, “hevesli”, amatör karşıtı.

Not: Oyun 2 saat / Tek perdedir.

Ayrıntılı bilgi için: www.devtiyatro.gov.tr

Oyunu tekrar izlememe ve bu yazıyı yazmama vesile olan hocam Yasemin Ezgin’e teşekkürler…

Kaynaklar

Mitos Boyut Yayınevi : “Profesyonel”
Vikipedia 


                                                                 


EGE KÜÇÜKKİPER


7 Şubat 2014 Cuma

Bir Çehov Klasiği: “Vanya Dayı” (Ankara DT)




VANYA DAYI

Bu yıl “Shakespeare yılı” olarak ilan edilse de bana göre Çehov daha ağır basıyor. Repertuarında Çehov oyunu barındırmayan kurum neredeyse yok. İBBŞT ve İzmir DT Vişne Bahçesi’ni, İDT Üç Kız Kardeş’i ve (yazarı farklı olsa da) Çehov Makinesi’ni, Bursa DT Martı’yı, Adana DT Sevgili Doktor’u ve daha birçok kurum Çehov’un hikayelerini oyunlaştırıp sahneliyor. Ankara Devlet Tiyatro’su ise Erhan Gökgücü’nün sahneye koyduğu “Vanya Dayı”yı seyirciyle buluşturuyor. Ayrıca 18-23 Şubat tarihleri arasında Ankara’da “Çehov Haftası” düzenlenecek. (Biletler satışta benden söylemesi) Oyunu prömiyerden bir gece önce yani genel provada izledim. Aslında dekor, kostüm ve rejiyle ilgili çoğu şeyi oyunun facebook sayfasından (Link yazı sonundadır) adım adım takip ettim. O zamandan beri tuttuğum notlar neredeyse bir tomarı buldu. Beni dinleyen olmaz diye prova sürecinde oyun ekibiyle iletişime geçmedim. Tuttuğum notları (Ayıklayarak) oyunu izledikten sonra her zaman yaptığım gibi yazıya sakladım. İşte o yazı…   

Erhan Gökgücü, metne sadık kalmakla birlikte bazı tercihlerde bulunmuş. (Haliyle) Fakat bu tercihlerinin hemen hemen hepsi aklımda soru işareti bıraktı. Malum, Vanya Dayı’nın yazıldığı dönemde (1897) Rusya, ekonomik ve toplumsal olarak kötü durumdaydı. Vanya’nın, Profesör Aleksandr’a ateş ettiği sahnede, dışarıda köylülerin çalgı çalıp, şarkı söylemesi (Eğlenmesi) Çehov’u zıt bir yöne çekmiş. “Vişne Bahçesi”nde de aynı durum söz konusu idi fakat taraflar farklıydı. Eğlenen kesim “dışarıda” değil “içerideydi”. Yani dışarıda olup bitene karşı kayıtsız kalan kesimdi. Dışardakiler ise her şeyin farkındaydı. Vanya Dayı’da da (Eser olarak) “kayıtsızlık” ya da “çalışmazlık” (Vanya’nın uzun süredir hesap-kitap tutmaması, Yelena’nın iş seçiciliği, Astrov’un rahatlığa alışıp gitmek istemeyişi, Prof. Aleksandr’ın çiftliği satıp kolay yoldan para kazanma arzusu) eğilimlerinin oluşu bu zıtlığı anlamsız kılmış. (Her ne kadar Sonya çalışmak için yanıp tutuşsa da oyun boyunca gelişen durumlar neticesinde bir türlü bu isteğini gerçekleştiremez)

Rejisör, bahçeyi “gizli anların mekanı” olarak kurgulayıp (Bahçeyi dışarıdan saymıyorum), içeriyi de parçalara ayırmış. Bu ayırış, karakterler arasındaki kopukluğu vurgulamaya yaramış. (Burada böyle bir amaç gözetilmesine rağmen bir önceki paragrafta nasıl tersi olur (mu?)) Yağmur fazla göz yormuş ve dikkat dağıtmış. Bahçeye ve ağaçlara yağmamış. (Nereye yağmalı?) Ve en önemlisi yapay oluşu, Çehov’u bütün “doğallığından” uzaklaştırmış. Halbuki afiş tasarımında ne kadar da gerçek. Afiş oyun hakkında çok şey söyler. İnsanı “görsel yolla” çeken ilk metafordur.  

Şimdi söyleyeceğim genelde bütün Çehov oyunlarında yapılıyor. (İyi ki) Bir karakter seçiliyor ve gözlük-baston-şapka üçlüsüyle Çehov’a benzetiliyor. Bu oyunda şanslı kişi Oktay Dal (Prof. Aleksandr). Aslında şanslı olan seyirci. Çehov’u sahnede görmek (Benim için) mutluluk. Sahte olduğu bilinmesine rağmen yine de insanı güçlü bir tesir altına alıyor. Elimdeki metnin arka kapağında şöyle bir ifade var: “Vanya Dayı’yı ayrıcaklıklı kılan bir diğer unsursa, ruh halleri bakımından Çehov’un kendisine en yakın kahramanı olan Astrov’un bu eserde bulunmasıdır. Açıkçası oyunu izlerken Çehov’a benzeyecek olan (Tip olarak) karakterin Dr. Astrov (Durukan Ordu) olacağını düşünmüştüm. (Mesleği de aynı) Bu düşüncemi belirtmeyecektim fakat ifade sürekli karşıma çıktı ve beni kandırdı…  

Bunların haricinde klasik bir sahneleyiş tekniği kullanan Gökgücü, Çehov’un yalın ve durgun  atmosferini yaratmayı başarmış. Tabii bu yaratımda payı olan sadece rejisör değil. Dekoratör Emre Satı biraz önce değindiğim yalınlığa destek olan bir tasarıma imza atmış. Evin genelinin beyaz oluşu hem Çehov’un istediği derinliğe katkı yapmış hem de saflığa bir göndermede  bulunmuş. Dekorda eskitme yoluna gidilmesi yapının yaşını belirtirken, aynı zamanda karakterlerin iç dünyalarındaki çürümüşlüğü sembolize etmiş. Fakat bu belirtiyi ağaçlarda pek göremedim. Keşke metinde yazıldığı gibi “yaşlı” olsalardı. Vitrin bana fazla modern geldi. (Ama uyumu bozmamış) Aynı şeyi sandalyeler için de söyleyebilirim. O eskiliğin içinde cilalı olmamaları gerekirdi. Masa ise oyunda önemli bir konuma sahip olması gerekirken, amacı dışında her şeye hizmet etmiş. O masa Mariya’nın özel alanı değil. Ayrıca yuvarlak yerine dikdörtgen masa kullanımının Rus yaşantısına daha uyum sağlayacağı kanaatindeyim.

Ve piyano. Aslında bu kısmı rejisör odaklı değerlendirecektim fakat dekorla ilintili olduğu için buraya yazmayı uygun buldum. Rejisör, oyunda piyano çalınması istenmediği halde  (Bkz: 2. perdenin sonu - Orijinal metin) sahne geçişlerinde ve bazı sahnelerde kulakların pasını piyano ile silmiş. Benim burada tartışacağım konu piyanonun çalınmasının doğruluğu ya da yanlışlığı değil. Belli ki Erhan Bey zıtlığı temel edinmiş. Peki Emre Satı neden piyanoyu en arkaya koymuş? Özel bir etki yaratmak istendiyse daha ön plana yerleştirilebilirdi. Öneri: Ayaklı büyük bir saat olsaydı “zaman” kavramı daha net anlatılabilirdi. Akseaurlarda beni üzen şey bavullar oldu. O döneme ait değiller ve az gösterilmeleri “gidişin” etkisini havada bırakmış.

Sevgi Türkay’ın ellerinde hayat bulan kostümler, zamana ve köy yaşantısına uyum sağlasalar da renkleriyle yine düşünmeme sebep oldular. Yelena’nın ruh hali mutsuzluktan mutluluğa (Kurtuluşa) doğru giderken, kostümleri açıktan koyuya bir yol izlemiş. Sonya’nın kostümleri ise tersi bir ruh halindeyken koyudan açığa ulaşmış. Kısacası o “ruh” bana  geçmedi. (Oyunculuk ile geçti) Çünkü gördüğüm, hayal ettiğimden çok daha farklıydı. Buradaki zıtlığı da farketmişsinizdir. Erhan Bey zıtlıkları temel edinmiş derken espri yapmıştım fakat inanmaya başlıyorum. Bu arada diğer karakterlerin koyu renk giyinişleri karamsarlıklarını betimlemiş.

Oyunda en beğendiğim unsur ışık tasarımıydı. Her oyunda beni şaşırtan ve bir türlü karar kıldırmayan Zeynel Işık konusunda galiba kararımı verdim. Gaz lambalarının yanmasıyla sahnenin aydınlanması, gece sahnelerinde ağaçların bir bölümünün aydınlıkta kalması ve finalde bütün sahneye hakim olan sarı ışık ince ince tasarlanmış. Her zaman söylemişimdir detay çok mühimdir diye. Sarı ışık bana eskimiş, sararmış bir fotoğrafı anımsattı. Birde oyuncuların hepsi sahneyi doldurup, seyirciye taraf bakınca bu anımsatma kanıya dönüştü. Sonya’nın “gitti” repliğinden sonra sönen mumu, “tüm umutların söndüğüne” işaret ederken, piyano sahnesindeki ışık (1. Perdenin sonu) mutluluğa inen gölgeyi temsil etmiş.

Müziği zaten reji kısmında yazmıştım. Piyano haricindeki müzikler canlı olarak kullanılmış. Fakat piyano gitarın önüne geçmiş. (Bence hata. Gitar Ruslar’ın yaşantısında önemli bir enstrüman) Vanya ve Astrov’un şarkı söyledikleri sahnede bile figüran olarak duruyor. Besteler atmosferi şekillendiren birer unsur olarak görevlerini tamamlamış. Final sahnesinde müzik biraz boş kalmış. Geç başlıyor ve etkili değil. Efektler ise harika. Artandan azalana…

Oyuncuların hepsi birbirinden iyi. Meral Niron’u ilk kez sahnede izlemenin heyecanını yaşadım. Durukan Ordu’nun daha espritüel olmasını beklerdim. Doktor Astrov öyle bir karakter. Ve itiraf etmeliyim ki bir oyuncuyu daha dikkatli izledim. Herhalde arkamda oturan bayanlar da öyle yaptılar. Sürekli onun hakkında konuşuyorlardı. Söyledikleri cümleden sonra epey güldüm. “Çok düz konuşuyormuş ama bir büyüsü varmış”. İlk kısıma katılmıyorum ama ikincine imzamı atarım.

Vanya Dayı benim için çok özel bir eser. Teknik olarak hatalar olmasına rağmen izlerken gerçekten keyif aldım. Ya da o büyüye kapıldım. Artık her neyse… Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim…

Kadro: Levent Çelmen, Durukan Ordu, Funda Gökgücü, Zeynep Ekin Öner, Emine Orhun, Oktay Dal, Adnan Erbaş, Bülent Aksoy, Bahadır Tunç, Meltem Tunç, Sercan Çentay ve Meral Niron.

Oyunun konusunu yazmak yerine, Sonya’nın bütün oyunu özetleyen konuşmasını aktarmak istedim.

Yaşayacağız Vanya Dayı… Biz daha ne uzun günler, geceler geçireceğiz. Alnımıza yazılan çileyi sabırla çekeceğiz. Elimiz ayağımız tuttuğu sürece dur durak bilmeden başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel geldiği zaman da usulca öleceğiz. Çok acı çekip gözyaşı döktüğümüzü, çok içimizin yandığını söylediğimizde Tanrı bize acıyacak. Ve seninle ben, sevgili dayıcığım, aydınlık ve güzel bir hayat yaşayacağız. İşte o zaman şimdiki mutsuzluğumuzu hatırlarken gülümseyeceğiz ve huzura ereceğiz. Buna bütün kalbimle inanıyorum. Büyük bir coşkuyla, sonsuz bir tutkuyla inanıyorum. Huzur içinde dinleneceğiz. Meleklerin sesini duyacağız, parıltılar içindeki gökyüzünü seyredeceğiz, dünyadaki bütün kötülükler, çektiğimiz acılar Tanrının merhametinde boğulup yok olacak, günlerimiz bizi okşayacak… Buna inanıyorum… İnanıyorum… Zavallı Vanya Dayı sen de ağlıyorsun. Hayatta mutluluk nedir bilmedin. Ama bekle Vanya Dayı bekle. Huzur içinde dinleneceğiz… Huzur içinde dinleneceğiz!



Not: Oyun 2 saat / 2 perdedir.

Ayrıntılı bilgi için: www.devtiyatro.gov.tr

Oyunda kuru-sıkı silah patlamaktadır.




Kaynak
Antik Batı Klasikleri : “Vanya Dayı” (Basım: 2008)



Oyuna girmeden afişi kendim çekeyim dedim. Sonra farkettim ki Ataol Behramoğlu "çeviren" yerine "yöneten" olarak nitelendirilmiş. 








EGE KÜÇÜKKİPER


3 Şubat 2014 Pazartesi

AST İzlenimlerim (2) : “Halktan Biri”




HALKTAN BİRİ

Bu yazımda, metni daha güçlü bulduğum için kurumdan ve yazardan fazla bahsetmeyeceğim. Şüphesiz eseri ortaya çıkaran yazardır fakat yazarın büyüklüğü eseri gölgede bırakabilir. Şu kadarını söyleyebilirim “Sam Bobrick sever” biri olarak oyuna büyük beklentilerle gittim. AST, bir önceki yazımda söz ettiğim gibi beni yine muhalif bir oyunla buluşturdu. Arif Akkaya’nın yönettiği oyun, açlık sınırında yaşayan, işinden atılmış “halktan biri”nin (Travis Pine), Başkan’a yazdığı hakaret dolu mektupları durdurması için gönderilen ajan Tom Walker ile yaşadıklarını anlatıyor.

Arif Akkaya’yı rejisör koltuğunda başarılı buldum. İki ya da tek kişilik oyunları yönetmek oldukça zordur.  Metnin kuvvetli oluşu rejisörün işini hafifletebilir de ağırlaştırabilir de. Bu cümlenin uygulanış biçiminden yani hangi yönün daha ağır bastığından, bir rejisörün iyi ya da kötü oluşunun belirgin hale gelebileceğine inanıyorum. “Nasıl olsa metin iyi bana fazla iş düşmez, oyuncular da oyunculuklarıyla işi götürürler” zihniyetinin yaşadığı ve yaşatıldığı oyunlarla sıkça karşılaştım ve her seferinde salondan mutsuz ayrıldım. (Bu kısım beğenmediğim rejisörlere sitem olsun diye yazılmıştır)

Arif Akkaya, bana yukarıdaki paragrafı (bu oyun için) geçersiz kıldırdı ve yazımı “monotonluk” üzerine kurgulamamı sağladı. (Monotonluktan kastım oyunun sıkıcılığı değildir) Oyunun her sahnesi aynı şekilde başlayıp, aynı şekilde sonlanıyor ve toplam altı tablodan oluşuyor. Yani bir monotonluk söz konusu. Yazarın vermek istediği mesaj ile rejisörün sahneleyiş tekniği birbirine çok uyumlu. Akkaya, monotonluğu baz alarak perdeyi açmış ve işini bitirdiğinde yine aynı yöntemle kapamış. Oyunun başında Travis Pine’ın günlük yaşamını kesitler halinde sunması yine bu amaca hizmet etmiş ve seyirciye ilerisi için bilgi kaynağı oluşturmuş.

Aslında oyunda en dikkat çekici unsur monotonluk değil. (Sadece teknik boyutta incelendiğinde öyle) Rejisör, oyunda mektup yazılan Başkan George Bush olmasına rağmen yaptığı gönderme ve güncelleştirmelerle (Orduda ki boşluk, %50, dindarlık, sanat ve sanatçıya karşı bakış açısı vb.) “Türkiye” eksenli bir oyun ortaya çıkarmış.  Hatta oyunda sıkça tekrarlandığı gibi “bizden” bir ürün meydana getirmiş. Bir an oyunu bıraktım ve seyircilere kulak verdim. Hepsi benimle aynı fikirdeydiler. Ben, buradan hareketle adaptenin sorun teşkil etmediğini anladım.

Bir diğer husus “televizyonun etkisi” üzerine kurulmuş. Oyun boyunca televizyon açık ve Başkan sürekli kamuoyuna konuşma yapmakta. (Hep aynı şeyleri söylüyor) Bu da bana birini hatırlatıyor ya neyse adapte kısmını geride bıraktık. Benim daha çok üzerinde durmak istediğim nokta televizyonun “beyin yıkama” ve “hipnotize etme” işlevleri. (Biri ona esas işlevinin bu olmadığını hatırlatmalı) Oyunda ve elbette gerçekte, Başkan seçimi ikinci kez kazanıyor ve kazanışı halkın televizyona karşı ilgisiyle somutlaştırılıyor. Başkan’ın “halktan biri”lerine yaptığı konuşma(lar) yine “halktan biri”lerinin yaptığı planlar doğrultusunda şekilleniyor.

Dediğim gibi metin bugünü ve yarını (Ne yazık ki) anlatıyor. “Klasik” olmasa da “evrensel” bir metin olduğunu söyleyebilirim. Dekor, eski püskülüğü, kırık döküklüğü ile karakterin yaşam kalitesine (İlk paragrafta söz etmiştim) uygun  olarak tasarlanmış. Çeşitli renklerden oluşan parlak hediye paketleri, yaşananlar neticesinde “hayatın hiçte parlak olmadığını” karşıtlık yoluyla gözler önüne sermiş. (Dekor: Sertel Çetiner) Bu kısım bana “fotoğraf”ı hatırlattı. Dikkat ettiyseniz insanlar fotoğraf çektirirken hep gülümserler. O mutlu anlarını dondurmak ve sonsuza kadar saklamak isterler. Ama hayat fotoğrafa benzemez. Bir gün mutluyuz bir gün hüzünlü…

Kostüm tasarımı da karakterleri tanımlar cinsten. Travis Pine’ın siyah giyinişi karamsarlığını betimlemeye yetmiş. Kostümler aynı zamanda geçen zamanı bildirmede bir görev üstlenmiş. Müzikler, sahne geçişleri için kullanılmış ve oyunun genel havasına olumlu yaklaşmış. Efektler ise (Yağmur, gök gürültüsü) çok başarısız. Özel bir ışık tasarımı göremedim. Oyunun final sahnesine rejisörün yaptığı katkıyı, ben de yazımın final bölümüne bir etki unsuru olarak sakladım. Akkaya’nın, sahne ortasında duran katı meyve sıkacağına, George Bush’un fotoğrafını koyup ezdirmesi, salonda “halk seni ezdi” cümlesini yankılatmış. Ben de diyorum ki: “Biz ne zaman ezeceğiz ve bu cümleyi ne zaman yankılatacağız?”

Oyunda Mehmet Atay ve Mahir İpek oynuyor. Her iki oyuncu da çok başarılı. İki kişilik oyunlarda rejisörün yanı sıra oyuncuların da payı büyüktür. Çok çok iyi oyuncular olmamaları halinde oyun suya düşebilir. Bu oyunda ise oyuncular suyu arşın arşın geçiyor. Hem de hiç durmadan. Emeği geçenleri kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim… 


Not: Oyun 2 saat / 2 perdedir.


Ayrıntılı bilgi için: www.ast.com.tr


Oyunda kuru-sıkı silah patlamaktadır.




EGE KÜÇÜKKİPER


2 Şubat 2014 Pazar

AST İzlenimlerim (1) : “Selamün Kavlen Karakolu”




SELAMÜN KAVLEN KARAKOLU

Ankara’ya bundan önceki gelişlerimde bir türlü Ankara Sanat Tiyatrosu’nda bir oyun izleme olanağım olmamıştı. Bu gelişimde şans eseri (Uzun hikaye) hem “Selamün Kavlen Karakolu”nu hem de “Halktan Biri”ni izleme fırsatım oldu. Ankara Sanat Tiyatrosu’nun repertuarında bulunan “Dar Ayakkabıyla Yaşamak” adlı oyunu ise geçtiğimiz yıl Şehir Tiyatroları’nda izlediğim için es geçtim. İlk kez bu yazımda AST‘nun bir oyununu yorumladığımdan dolayı kurum ve repertuar hakkında birkaç şey söylemek istiyorum.

51. yılına giren AST, Kenter Tiyatrosu’ndan sonra en köklü ikinci kurum olma özelliğini taşıyor. (Özel Tiyatrolar arasında) Asaf Çiyiltepe ve arkadaşları tarafından kurulan tiyatro, sonraları Güner Sümer ve Rutkay Aziz’in Genel Sanat Yönetmenliği’nde yolculuğuna devam etmiş. Repertuarı ise hem yerli (Nazım Hikmet, Turgut Özakman, Vasıf Öngören, Orhan Keman…) hem de yabancı (Bertolt Brecht, Samuel Beckett, Gogol, Sartre…)  yazarın oluşturduğu, aynı zamanda klasik ile çağdaşı birarada barındıran bir yapıya sahip. AST’nun, şimdiye kadar sahlenediği oyunları incelediğimde muhalif duruşundan hiçbir zaman ödün vermediğini ve ağırlıklı olarak politik tiyatronun gölgesi altında olduğunu gördüm.  

İşte bu politik oyunlardan biri de Aziz Nesin imzalı “Selamün Kavlen Karakolu.” Aslında bu Yücel Erten tarafından oyunlaştırılıp, yönetilen, iki dolandırıcının kendilerini polis olarak tanıtıp, sahte bir karakol açmasıyla ve sadece vatandaşların değil, devletin de bu karakolu ciddiye alıp resmi yazışmalarda bulunmasıyla şekillenen trajikomik bir öykü. Fakat ben, izlediğim ve yazdığım forma uygun olarak “oyun” diye hitap edeceğim. Oyunun adı, yaşananları ve yaşanacakları belirler cinsten. Tabii bunun net bir biçimde anlaşılabilmesi için bir tanımlama yapmak (Bilmeyenler için) şart. “Selamün Kavlen”: Genellikle birisi bela okuduğunda söylenen, “evlerden ırak” anlamına gelen arapça bir tabir. Hani demiştim ya yaşananları belirler cinsten diye, böyle bir karakol için başka ne denebilir ki?

Aziz Nesin, (Özellikle şu sıralar) birçok kurumun repertuarını süslüyor. Şehir Tiyatroları’nda, “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” ve “Toros Canavarı” yıllardır kapalı gişe oynuyor. “Tiyatro Ayna” ise bu sezon “Hadi Öldürsene Canikom” adlı oyunuyla seyirciyi selamlıyor. Bu kadar girizgahtan sonra sahneleyiş ve teknik öğelere değinebiliriz.

Nasıl, oyunun adının anlamı hiçbir zaman değişmeyecek ve hep kullanılacaksa, Yücel Erten’de hiçbir zaman eskimeyecek ve her dönem sahnelenebilecek bir uyarlama yapmış. Bunu oyundaki güncelleştirmelere /göndermelere (Ayakkabı kutusu, üç çocuk, kürtaj, rüşvet, kızlı-erkekli, ODTÜ, sansür, Necati Şaşmaz, Türkçe’nin düzgün kullanımı, Pensilvanya, ampul, meclis vb.) dayanarak söylüyorum. Erten, hikayenin özünü koruyarak döneme göre mesaj içeren bir oyun ortaya çıkarmış. Çoğu zaman hikaye türünde bir “anlatıcı” olur. Olayların nasıl başladığını, nasıl devam ettiğini ve nasıl sonuçlandığını, araya kendi izlenimlerini de sokarak okuyucuya/izleyiciye aktarır. Burada da böyle bir tutum sergilenmiş. Rejisör, “özü” korumayı sadece “konu” ile değil “belirleyici öğeler”le de kapsamlaştırmış. Bu arada oyun barındırdığı karakterler ve söylenen bir replik -“Okumuş, okumamış ne farkeder?”- bazında bana “Cibali Karakolu”nu anımsattı.

Hem anlatıcının olması hem de oyuncuların, seyircilerin arasından geçerek sahneye çıkmaları, oyuncu ile seyirciyi bütünleştirerek ortama daha samimi bir hava katarken, seyirciyi de oyunun içine dahil etmiş. Yani interaktif bir durum oluşturulmuş. Bu cümleden hareketle yer edinen dekorun da bu tarza (Hareketli) uygun oluşu, rejisörün anlatım tekniğini desteklemiş. Erten, anlatıcıya olayları kestirerek oyunu “donuk kareler”den meydana getirmiş ve ikinci perdenin başlangıcını bağlaç olarak kullanmış. Böylece “hikayeyi kaldığı yerden devam ettirmiş”. Sokak ağzıyla konuşulması ise Aziz Nesin’in tipik sözcük ve sözcük yazımlarını akıllara getirmiş. Ayrıca rejisör, oyuna Aziz Nesin’i de dahil ederek (İsim olarak) ustaya bir selam göndermiş. Oyuncular yoluyla da kendine (Yücel Erten) atıfta bulunmuş. Final sahnesinde daktilonun üzerine bırakılan kırmızı karanfil  “yazarlığın öldüğünü” betimlemiş.
 
Müzikler sahne geçişleri için hazırlanmış. Her biri, biten sahneyi anlatır gibi. Komik hatta absürd. Açıkçası absürd oluşlarının durumu daha iyi özetlediğini düşünüyorum. Oyunda yaşananları hangisi absürd değil ki? Yücel Erten, canlı müziği tercih ederek, oyunun şarkılarını yazan ve besteleyen Ali Seçkiner Alıcı’yı aynı zamanda oyuncu olarak görevlendirip, işin içerisine daha da komedi unsuru katmış. Diğer oyuncuları ise “koro” olarak konumlandırmış.  Dekor değişimi de şarkılar eşliğinde kotarılmış.

Dekor Gazal Erten imzalı. Daktilo ve soba dönemi anlamada yardımcı olurken, diğer eşyalar karakolun soğuk havasına uymuş. Kostümler de dönemin atmosferine göre tasarlanmış. Özellikle atkı tipik “örgüt” konseptini gözler önüne sermiş. (Kostüm tasarımcısının adı yazmıyor) Işık tasarımı bölüm aydınlatmalarından meydana gelmiş. Oyunun bölüm bölüm işlediğini düşünürsek amacına ulaştığını söyleyebiliriz. (Işık: Mehmet Kızılgül) Oyunculuklar birbirinden iyi ve ekip dayanışması içerisinde oldukları belli. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim…

Kadro: Mahir İpek, Mehmet Ulusoy, Yıldırım Şimşek, Hakan Güven, Ali Seçkiner Alıcı, Özgürcan Çevik, Gizem Aldemir, Nalan Güreş, Mustafa Bilgin, Erdem Ulusal ve Özgün Aydın.

Ödül
13. Direklerarası Seyirci Ödülleri En Başarılı “Yardımcı Erkek Oyuncu” : Özgürcan Çevik ve Özgün Aydın.


Not: Oyun 2 saat 30 dakika / 2 perdedir.

Ayrıntılı bilgi için: www.ast.com.tr


Kaynak
Ankara Sanat Tiyatrosu web sitesi.



EGE KÜÇÜKKİPER


1 Şubat 2014 Cumartesi

İçinden ‘Lorca’ Geçen Oyun: “Bernarda Alba’nın Evi” (Ankara DT)



BERNARDA ALBA'NIN EVİ



UYARI: Yazı sonunda hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. (Benim gibi)

Lorca’nın 1936’da “köy trajedileri üçlemesi” adı altında yazdığı (Diğer ikisi “Kanlı Düğün” ve “Yerma”) ve son eseri olan “Bernarda Alba’nın Evi”, İspanya iç savaşı dönemi öncesinde, toplumda yaşanan kaosun, bir evin içerisine yansımasını “töre” öyküsü şeklinde anlatır. Birçok filme, baleye ve müzikale uyarlanmış olan eser, Devlet Tiyatroları’nda, Mahir Canova, Leyla Tecer ve Ergin Orbey, Şehir Tiyatroları’nda ise Engin Alkan gibi rejisörler tarafından sahnelenmiş olup, şu an da “Tiyatro Oyunbaz” adlı özel bir kurumda izleyici karşısına çıkmaktadır.  

Meraklısı için yazar hakkında bilgi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Federico_Garc%C3%ADa_Lorca

Fuayede sakin sakin otururken birden kapı açıldı. Eşikten geçtiğimde oyunun altı oyuncusu beni karşıladı. Dört bir taraf büyük şamdanlarla donatılmıştı. Salona girdim ve yerime oturdum. Dekorun bir parçası olan sandalyeler üst üste diziliydi. Hizmetçi rolünü üstlenen oyuncu sahneye girdi ve sandalyeleri bir bir düzeltmeye başladı. Buraya kadar yaşadıklarımı düşündüm. Rejisörün kullandığı teknik hoşuma gitti. Kapıda bekleyen Bernarda ve beş kızı, Bernarda’nın ölen kocasına düzenlenen dua için beni karşılaşmıştı. Salon ise evin salonuydu ve hizmetçi benim için sandalyeleri düzeltiyordu. Sahne ise “haç” şeklindeydi. Seyirciler haç’ın dikey kısmının sağ ve sol taraflarına konumlandırılmıştı. Bu sahneleyiş tarzı seyirciyi oyunun içerisine dahil ederek “interaktif” olmasını sağlamış. Selam faslı oyunun sonunda olur fakat ben yazının sonunu bekleyemeyeceğim. Oyun sonunda oyuncuların tek tek selam vermemesi oyunun büyüsünü daha da arttırmış. Eğer selam verilseydi, seyirci o evin bir parçası ya da o eve gelen misafir olmayacaktı. Başta verilen etki, finale kadar devam ettirilmiş. Şüphesiz bu yazdıklarımın mimarı oyunun rejisörü Ayşe Emel Mesci.

Oyunun başlangıcı, yazımın başlangıcı oldu. Buradan hareketle devam edelim. Orkestra hemen yanımdaydı. Kostümleri ise oyunun konseptine uygun olarak hazırlanmıştı. Kadınlar siyah uzun bir matem elbisesi, erkekler ise ispanyol giysileri içerisindeydiler. Erkeklerin kostümlerinin “müziğe” daha yatkın olduğunu düşünüyorum. Oyun fazlasıyla İspanyol esintiler taşımış. Oyuncular ayaklarını “flamenko” yaparak kullanmış. (Belli yerlerde) İspanyol esinti demişken, oyunu izlemeden önce her zaman yaptığım gibi metni okudum. Daha sonra kadroyu inceledim ve bir sürü “erkek” oyuncu ismi gördüm. Ayşe Emel Mesci’nin farklılık yaratıp, adı geçen ama görünmeyen “Pepe el Romano” karakterini, oyuna dahil ettiğini sandım. Tamamen kadın karakterlerden oluşan bir oyunda (ki özelliği bu) erkek görmek her şeyi yerle bir ederdi. Sahnede o erkeği gördüğüm an “eyvah!” dedim. Fakat tahminimin yanlış olduğunu, sahne başında duran sivil muhafızların “Federico Garcia Lorca” diye bağırmasıyla anladım. Bu nedenle yazımın başlığını “İçinden ‘Lorca’ Geçen Oyun” koydum. Mesci, Lorca’nın 1936’da Franco’nun adamları tarafından öldürülmesini sahne arkasına taşıyarak, Lorca’ya bir selam gönderip, saygı duruşunda bulunmuş. O yıllarda nazizim ve faşizmin kol gezdiğini düşünürsek (Günümüzü de düşünerek) rejisörün bu tutumunu gözardı edip bahsetmemek haksızlık olurdu.

Mesci’nin uygulamaları bunlarla sınırlı değil. Martirio’nun  kuru kırmızı biberleri ipe dizmesi ve boynuna dolaması bana bereket tanrıçası “kibele”yi anımsattı. Bu anımsatma kadının “bereket” oluşunu simgelerken aynı zamanda “doğurganlık” özelliğine de vurgu yapmış. (Metni bilmeyenler belki bu söylediklerimi anlamakta güçlük çekebilirler) Fakat bununla ilintili olarak önemli bir vurgu atlanmış. Evlenmemiş birinin çocuk doğurması yüzünden çıkan kavga sahnesinde (Orijinal metne göre 2. Perdenin son kısmı) kadının öldürülmesi gerektiği konuşulurken, hamile olan Adele’nin karnını tutmaması, oyun sonunun havada kalmasına neden olmuş. Ekin biçmeye giden erkeklerin türküsünün söylendiği sahnenin (Orijinal metne göre 2. Perde sayfa 46) neden oyundan çıkarıldığını anlayamadım. Kızların dışarıya olan hasretlerini imgeleyen bu türkünün yerinde ve zamanında söylenmesini beklerdim.  Martirio’nun ellerini domatese bulayıp, Adele’nin beyaz kostümüne sürmesi, yaklaşan ölümünü çağrıştırmış. Maria Jozefa’nın elinde kanlı beyaz bir güvercin ile dolaşması “barışın yok olduğunu” anlatırken yine döneme gönderme yapmış. Aygırın ahırda bağlı olduğu için tepişmesi ise özelde Maria Jozefa’yı, genelde ise tüm kızların esaretliğini anlatmaya yetmiş.      

Dekor tasarımına imza atan Murat Gülmez, evin içi ile dışını birbirine bağlayarak “içi seni dışı beni yakar” tanımlamasını başarıyla gerçekleştirmiş. Bu bağlayış ayrıca salon ile avlunun ayrımını sağlamış. Dekor için metinde belirtilen, “püsküllerle arkakaya doğru bağlanmış kenevir perdeler, hasır iskemleler ve duvarlardaki efsanevi krallıklarla yüklü manzara resimleri”ni göremedim. Bunlar yerine eskitme yöntemiyle tasarlanmış sandalyeler ve çarmıha gerilmiş İsa heykeli duruyordu. Bu cümle rejiyi ilgilendiriyor fakat bir önceki cümle ile bağlantılı olduğu için burada belirtmeyi tercih ettim: Maria Jozefa’nın odasına kilitlendiği sahnede çarmıha gerilmenin izlerini taşıyordu. Fonu kaplayan açılır kapanır sürgülü demir kapı ise bir daha dışarı çıkılamayacak oluşunu ve hapishane hayatını sembolize etmiş. Bernarda Alba’nın koltuğunun, diğerlerinden (sandalye) farklı olması “dokunulmazlığı” baston ise “otorite”yi temsil etmiş. Fakat bu otoritenin “atılarak” değil “kırılarak” sona ermesini dilerdim.

Kostümler çok başarılı. Aslında sadece başarılı demek yanlış olur. Başarılı oluşunun haricinde anlamlı ve özenli. Hale Eren’in ellerine sağlık. Siyah kostümler için söylenecek pek bir şey yok. Matem havasını ve yaşananların karanlığını aktarmada oldukça iyi. Aynı adamı seven üç kardeşin beyaz kostümleri ise gelinliği andırarak amacına uygun tasarlanmış. Adele’nin kendini beyaz geceliğiyle asması kefenini betimlerken, diğer kızlarında beyazlar içerisinde oluşları sonlarının aynı olacağının habercisi olmuş. Maria Jozefa’da elbisesinden sarkan yün bebekler ile bu haberciliği üstlenmiş. Bu arada yün bebekler, Lorca’nın “köy kadınları”nı akıllara getirmiş.  

Yakup Çartık’ın ışık tasarımını beğenmedim. Demir kapının üstünde beliren mavi ışıkları gece, kırmızı ışıkları ise güneş olarak yorumladım. Ekstra bir yaratım bulamadım. Final sahnesindeki ışığın üç kez yanıp sönüşü, oyunun geneline yayılan “çan” metaforuna bir gönderme yapmış. “Ne karanlık gece” repliğinin yankı bulduğu sahnede bir karanlık göremedim. Orkestra gitar, çello, piyano, flüt, klarnet, keman, kemança ve perküsyondan oluşuyor. Canlı müzikler, enstrümanlar eşliğinde İspanyol müzikleri çalarken, bant kaydı yapılan müzikler daha çok ağıt havasına bürünmüş. Bu da oyunun ruhuna işlemiş. Sözlü olan besteler ise oyunun gidişatını belirlemiş. Efektler gerçeğe uygun olarak azalan ve artan tonda ilerlemiş.

Oyunculuklar genel olarak çok başarılı. Özellikle Miraç Eronat ve Sükun Işıtan’ın oyunculuklarını çok beğendim. İyi çalışılmış, iyi sahnelenmiş ve  en önemlisi iyi yazılmış bir eser. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim.

Şimdi gelelim yazımın en başında verdiğim “UYARI”ya. Rejisör Ayşe Emel Mesci, Bernarda Alba’nın Evi’ni, 2005 yılında Bursa Devlet Tiyatrosu için sahnelemiş. Üstelik dekor ve kostüm tasarımcısı da aynı. Sadece ışık tasarımcısı farklı. Dikkat ettiyseniz bu yazıda beğenmediğim tek unsur ışık idi. Buradan ekibin “uyumlu” olduğu sonucu çıkabilir. Fakat ben uyumun çok ötesinde şeyler gördüm. Devlet Tiyatroları Belgeliği’ne girip 2005 yılında sahnelenen halini inceledim. Sahne yine haç şeklinde. Dekor hemen hemen aynı. Kostümler de öyle. Afiş ise mor yerine mavi. Yani sadece renk farkı var. Ayrıca oyunun ilk beş dakikasını izledim. Yine kapıda karşılama ritüeli ile başlıyor fakat biraz farklı. Şimdi soru:

Bir kurum (Devlet Tiyatroları), aynı oyunu (Bernarda Alba’nın Evi) aynı rejisöre (Ayşe Emel Mesci) 9 yıl ara ile neden sahnelettirir?


Notlar:  

Bursa’da sahnelenişle ilgili linkler aşağıdadır. Linkler açılmaz ise Devlet Tiyatroları sitesine girip, “arşiv” kısmından “digital oyun bilgi sistemi”ne tıklayıp, açılan çubuğa oyun adını yazdığınız tadirde bütün sahneleyişler karşınıza çıkacaktır.

Bernarda, İspanyolca’da “ışık”, Latince’de “aklık” anlamına gelmektedir. Dıştan temiz, kusursuz ve eksiksiz olarak görünür fakat derin uyumsuzluk ve çelişkiler taşıyan bir figürdür. (Aziz Çalışlar)

Oyun 2 saat 30 dakika / 2 perdedir.

Oyunda kuru-sıkı silah patlamaktadır.

Ayrıntılı bilgi için: www.devtiyatro.gov.tr

Kaynaklar

İz Yayıncılık: “Bernarda Alba’nın Evi” (Basım: 2012)
Devlet Tiyatroları Belgeliği
Vikipedia


Linkler


HEYKEL

HAÇ

ALT KISIMDA KAPAK AÇIK (Bu oyunda da o şekildeydi)

KAPAK VE DEMİR KAPI

Görüntünün linkini veremiyorum. Dediğim yerden bakıp izleyebilirsiniz.


Şimdi ne oldu? Bütün yazı ÇÖP!



EGE KÜÇÜKKİPER


31 Ocak 2014 Cuma

Shakespeare Üçlemesi (3): “Othello” (Antalya DT)



OTHELLO

UYARI: “Bir önceki yazım olan “Fırtına”yı okumadıysanız bu yazıyı okumayınız.


William Shakespeare’in 1603 yılında yazdığı trajedi türündeki eser, birçok opera ve filme konu olmuş, 1930’lu yıllarda ise “Arab’ın İntikamı” adıyla çadır ve halk tiyatrolarında oynanmış. Orijinal metin 5 perde ve Devlet Tiyatroları gibi köklü bir kurumda sadece 3 kez sahnelenmiş. (1954-55 ve 78-79 sezonu Ankara, 2012-13 sezonu Antalya)  

“Shakespeare Haftası” kapsamında seyrettiğim üçüncü ve son oyun olan “Othello” Antalya Devlet Tiyatrosu yapımı. Rejisör ise bir önceki yazımda (Fırtına) yer alan Malcolm Keith Kay. Salona girdiğim an kendime şu soruyu sordum: “Acaba dekor tasarımcısı aynı mı?” Genelde teknik ekibe bakar, kafamda bazı şeyler kurar ve oyunu öyle seyrederim. Bu sefer yoğunluktan dolayı olsa gerek atlamışım. Oyun bitiminde ilk işim dekor tasarımcısına bakmak oldu. Baktıktan sonra karşıma çıkan ismin aynılığını görünce (Hakan Dündar), kendime neden o soruyu sorduğumu daha net anladım. “Fırtına”da olduğu gibi bu oyunda da saydam ve bütün sahneyi kaplayan, projektör yardımıyla birtakım görüntüler aktaran perde ile karşılaştım. Tek farkı, bu sefer daha oyun başlamadan görüntüler hareketlendirilmişti.

Çok geçmeden bir benzerlik daha gördüm sahnede. Sol taraf aynalarla kaplıydı. O an bende şimşekler çaktı. Yaratıcılıktan uzak, kopya bir sahneleyiş yöntemiyle oyunu izleyeceğimi anladım. Yazılarımda genellikle rejiye ve dekora ayrı ayrı bölümler ayırırdım fakat bu yazıda bunu yapmak epey güç. Bu nedenle iç içe değerlendirmeyi uygun gördüm. Hatta kostümü ve müziği de araya sokmaya karar verdim. (Dekorist ve rejisör aynı olunca bu istediğim daha da arttı) Belli ki rejisör dekora fazla müdahale etmiş. Dekoristin yaratıcılığını elinden alarak kendi “kopya”sını oluşturmuş. Ben Hakan Dündar’ın yerinde olsam kendi tabirimle “İkinci bir Malcolm Keith Kay vak’ası” yaşamamak için bu işe hiç bulaşmazdım. Hakan Bey, “Cyrano de Bergerac” (Ankara DT) oyun dekoruyla bana göre (Şimdiye kadar izlediğim oyunlar arasında) en iyi dekor tasarımına imzasını atmıştı. Herhalde o zaman rejisör baskısı yoktu.

Oyunda anlamlandıramadığım bir sürü şey var. Bilindiği üzre Othello Mağripli bir asker. Mağrip ise Kuzey Afrika’da. (Günümüzde Fas, Cezayir ve Tunus’u içine alan bölgede) Haliyle siyahi. Dediğim gibi bu bizim bildiğimiz tarafı. Aslında başka tarafı yok ama rejisör olduğuna inanmış olacak ki Othello’yu Uzak Doğulu yapmış. Malcolm Keith Kay,  “yaptım demekle olmaz” sözünün doğruluğuna beni bir kez daha inandırdı. Madem Othello Uzak Doğulu oldu neden karşımda siyahi olarak duruyor. Yarı Mağripli yarı Uzak Doğulu mu? Son yazdığım soru cümlesi ne kadar mantıksız öyle değil mi? Ben bu oyunda mantıksız olan daha çok şey gördüm. Othello’nun siyahi Uzak Doğulu olması sadece “görünen” kısmı. (Ben de esmerim, yoksa yoksa…….)

Gelelim Uzak Doğu’nun felsefesine. “Yin-Yang” yani karşıtlıklardan doğan ilişkiyi simgeleyen sembol, dekorun ana hatlarını oluşturmuş. Gerçi sadece siyah kısmı bu hattın oluşumuna katkı sağladığı için pek de “karşıtlık” olduğu söylenemez. Bu siyahlık başa bela! Mekan algısı ve bilgisinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Shakespeare haftası kapsamında izlediğim üç oyunun üçünde de bu algıyı bulamadım. Allahtan metin elimdeydi de fazla zorluk çekmedim. (Bu cümlenin detayı yazı sonundadır) Zorluk çekenler için olsa gerek rejisör, saydam perdede oluşturduğu görüntülerle izleyiciye kolaylık sağlamak istemiş. “Hiçbir şey anlama en kolayı bu” demiş! Bir an nerede oturduğum konusunda bile şüpheye düştüm. Olay Venedik ve Kıbrıs’ta geçiyor. Bu iki yer ismi de oyunda belirtiliyor. Ona rağmen Uzak Doğu. İlginç.. Ve “Aynalar”. Onlar orada neden var? Cevap çok açık: “Eyletmen beni, söyletmen beni, ağlatman beni, aynalar… aynalar…” (Fırtına’yı hatırlayın)

Projektör ve perdeyi değerlendirmek gerekirse, başlangıcın “estetik açıdan” beni etkilediğini itiraf etmeliyim. Sonradan da bu etkiyi kaybettiğimi üzülerek belirtmeliyim. Kanın (Kırmızı bir tül) perde gerisinde, suda dalgalanıyor gibi gösterilmesi etkilendiğim kısımdı. Ama şöyle bir etraflıca düşününce, oyun boyunca kan görmediğimi hatırladım. İlk görüntü çok mühimdir. Oyun hakkında bilgi verir, ilerisini şekillendirir. Eser ve sahnede ölümün varolup, kanın olmaması kırmızı tülün etkisini geçersiz kılmış. Geçersiz olan bir diğer görsel ise, yanan çorak arazi görüntüsü. Finalde yer alan alevler sahnenin özünü anlatmaya yetmiş diye yazacak iken çorak arazi bu cümleyi kurmamı engelledi. O arazi neyi anlatmış, anlatmaya çalışmış ya da anlatamamış?

Malcolm Keith Kay, Uzak Doğu dövüş sporlarını (Karate, Aikido, Tekvando) kılıçlı, oklu düello sahnelerinde kullanmış. Oyun içerisinde, yazdığım üç sporun üçü de olmayabilir. Hangisi hangisidir ben pek bilmem. Gördüklerim bana bunları yazdırıyor. Othello, yanına gelenlerin karnına önce elinin tersiyle vuruyor daha sonra da iki eliyle karşısındakinin kollarına vuruyor. Karşısındaki de bir dizini yere koyarak selam veriyor. Sahnenin sol bölümü mavi ışıklandırma ile Othello’ya, sağ bölümü ise kırmızı ışıklandırma ile İago’ya ayrılmış. Bu durum bende ringe çıkacak iki boksörü çağrıştırdı. Oyundaki tellal (Karakterlerden biri tellal’ın söyleceği sözü söylüyor) köşeleri duyurur ve karşılaşmayı başlatır diye bekledim ama olmadı. (İyi ki) Kırmızı kısmın yani İago’nun alçakta, Othello’nun ise yüksekte konumlandırılışları amacına uygun olmuş. Amaç neydi? Boks mu? Her neyse karıştırdım devam edeyim..   

Hazır Uzak Doğu dövüş sporlarından bahsetmişken kostüm tasarımı hakkındaki düşüncelerimi de araya sıkıştırayım. Othello hariç tüm erkek karakterler siyahlar içerisinde. Aklıma yine “Fırtına” geliyor. “Acaba kostüm tasarımcısı da mı aynı?” diye düşünüyorum. Sonra aynı olmadığını öğreniyorum. (Candan Günay) “Dük” karakteri, (Venedik’in reisi) tahminimce Uzak Doğu dövüş sporları ustası. Bana bu tahmini yaptıran Dük’ün “siyah kuşaklı” olması. Başındaki Çin dövmeleri, saçını tepede toplaması da bu kanımı güçlendiren faktörler arasında. Zaten bütün olaylarda “hakem” olan o. Othello ise ilk başlarda beyaz sonraları siyah. (Kostümü) Yani son raddeye varmış ama görevi elinden alınıyor (?) Söylemiştim bu siyah başa bela! Bu kadar siyahlık bence yeter. Biraz da beyazlıktan bahsedelim. Desdemona ve Emilia’nın beyaz kostümleri, her ne kadar  iyiliği ve saflığı betimlese de incelikten yoksun tasarımları ile yaş farkını gözetmemesi durumu anlamsızlaştırmış. Bu arada Othello’nun kostümüne baktığımda “gizli Matrix” olduğunu keşfettim ve şöyle bir tanımlama yaptım: “Uzak Doğulu bir Matrix Mağriplisi”. Nüfus cüzdanını merak ediyorum…

Müzikleri dinlediğimde yapanın Çinli olduğuna kanaat getirdim. Çok iyi biliyor Çin işkencesini. Arada bile müzik devam ediyordu. Bir dur! Topu topu 10 dakikamız var kafamızı dinleyelim. Fuayeye çıktım kar etmedi, dışarı çıktım yağmurun sesini bastırdı. İşkence değil de nedir? Uzak Doğu’nun ezgilerini taşıyan müziklerde ağırlıklı olarak üflemeli enstrümanlar kullanılmış. Kimileri “dinlendirici” der ama bende daha çok uyuşturucu bir tesir bıraktı. Sahne üzerinde ise vurmalı çalgılar kendini göstermiş. Gong ise şüphe çeken sahnelerde yerini bulmuş. Bunların aksine Othello ile İago’nun tartıştığı sahne Uzak Doğu esintileri yerine daha batıya kayan ve sahnenin ruhunun canlanmasına hiçbir yardımı dokunmayan ölüm, ayrılık, hüzün gibi duyguların hakim olduğu duygular taşıyor. Bana başka bir ülkeye geçmişlik hissi verdi. “Fırtına” ile olan ortak nokta ise, “sözlü” müziğin varlığı. Bestecinin adını yazmak isterdim ama belirtilmemiş. Zaten broşür de göremedim.  

Işık tasarımcısı (Namık Gürsoy) karanlık olmayı tercih etmiş. Çıkmaza girilen sahnelerde ya da duyguların yoğun yaşandığı yerlerde bu uygulama yapılsaydı bir amaç taşıdığını söyleyebilirdim fakat baştan sona her sahnenin karanlık olarak tasarlanmasını benim aklım almadı. Üzerinde düşünmekte istemedim. Çünkü bir nedeninin olduğuna inanmıyorum. Dekor yanlarında sıra sıra dizilen ışıkları takip etmekten son derece gözüm yoruldu. Dikkati oyun ve oyuncu hariç her şeye çekiyor. Yeri gelmişken söyleyim ışık tasarımını görünce aklım yine “Fırtına”ya gitti. “Bu kadar da olmaz, bu benzerlikleri sen uyduruyorsun” diyebilirsiniz. Sizin söylediğiniz cümleden “bu benzerlikleri sen uyduruyorsun” kısmını çıkararak bende söyledim..

Akseaurlarda ön plana çıkan, sopa üzerine takılı mask. Sopayı kullanan Othello. Oturuş biçimi yoga yapar gibi. Desdemona’nın boğulduğu yastık da siyah. (Bu kısım bir sonraki bölümde daha detaylı açıklanacaktır) Othello’nun kulağı normale uygun olarak küpeli. Bunu Uzak Doğulular’a anlatmak zor olacak.  Efektler yapay. Senatonun yaptığı toplantıda izleyiciler, toplantıya katılan üyeler olarak konumlandırılmış. Senato başkanının her cümlesinin sonunda gelen yapay alkış efekti samimiyetten uzak. Benim yerime o (?) alkışlıyor. Ve en rahatsız edici problem: “Sis”. Ne lüzumu var? Oyuna hiçbir etkisi yok. Ayrıca çok yoğun. Sis olmasa ne olurdu? diye düşündüm. Tek kelime ile yanıt bulabildim: “İyi”.  Bundan sonrası metin ve çeviri ile ilintilidir.

Çeviriyi Özdemir Nutku yapmış. Benim elimdeki metnin çevirisi Mehmet Erdil’e ait. (Kitap Zamanı Yayınevi) Erdil, Desdemona için “fahişe” ya da “namussuz” diyor, Nutku “orospu.” Kibarlıktan dolayı değil ama fahişe daha uygun geldi bana. Ayrıca sürekli orospu kelimesinin tekrar edilmesini abartılı buldum. Metinde ise bazı budamalar ve değişiklikler var. Desdemona yastıkla değil, Othello tarafından ağızının tıkanmasıyla ölüyor. O zaman o kara yastıklar orada neden var? Othello kendisini, İago’da, Emilia’yı çakıya benzer bir kesiciyle öldürüyor. Ziya! Çakıyla aslan mı öldürdün??? Doğrusunu söylemek gerekirse ben “harakiri” yapacak sanmıştım. Sularını akıta akıta elma yeme ve elden dirseğe kadar yalama bölümlerine hiçbir mana veremedim. Bu kısımla bağlantılı olarak  karakterlerin boyut değiştirmesinden bahsetmek istiyorum. İago’nun cinsel dürtüleri aşırıya kaçmış. Sapık ile tecavüzcü arası bir noktada kendine yer edinmiş. Böyle bir tutumun tercih edilmesi, Uzak Doğu’da tecavüzün çok oluşundan dolayı mı? Benim midemi kaldırdı! Ve oyunun merkezlerinden biri olan mendil düşürme sahnesinde, mendili neden Desdemona değilde Othello yere attı? Hem de alenen.  

Ayrıca kavga sahnelerinde ve Othello ile İago’nun Desdemona hakkında konuştukları sahnede de (3. Perde 3. Sahne) birtakım budamalara şahit oldum. “Söğüt” adlı şarkıda yoktu. (Bu anlaşılabilir) Biraz da vurgu ve tonlamalardan bahsedeyim. Cassio ile Bianca sahnesinde (3. Perde 4. Sahne) Bianca’nın, ikinci repliğinden sonrası fazla yumuşak söylendi. Sahneye ve seyirciye işlemedi. Bu oyunda bir kez daha oyuncunun önemini anladım. Kimi çok hızlı, kimi çok sessiz, kimi çok abartılı kimi ise çok isteksiz konuşuyor ve oynuyordu. Haliyle anlamakta ve duymakta sıkıntı çektim. “Devlet Tiyatrosu Sanatçısı” kavramını düşündüm durdum. Klasik sahneleyiş tekniğinde yönetmenin yaratıcılığının sınırlandığına inanırım fakat böyle farklılıştırmaları gördükçe galiba en iyi klasik olanı diyorum. Oyuna fazlasıyla yabancılaştım ama Çin efektleriyle değil…

Kadro: Selim Bayraktar, Sertel Uğur, Ali Meriç, Orkun Yılmaz, Meltem Gülenç, Kader Özşen Gözpınar, Başak İşür, Bülent Ünsür, Ebru Tanrıver, Hüseyin Atav, Erol Karayılan, Yalçın Temmuz Yılmaz ve Toray Bostan.

Afiş ile ilgili açıklama: Rejisör, afişi içine sindirmiş ve Othello’yu kuklaya çevirmiş!

Oyunda geçen mekanlar (Sırasıyla)

PERDE 1
SAHNE 1: Venedik’te bir sokak
SAHNE 2: Başka bir sokak
SAHNE 3: Toplantı odası

PERDE 2
SAHNE 1: Kıbrıs’ta bir liman, limana yakın bir meydan
SAHNE 2: Bir sokak
SAHNE 3: Şatoda bir avlu

PERDE 3
SAHNE 1: Kıbrıs’ta şato önü
SAHNE 2: Bir oda
SAHNE 3: Kıbrıs: Kale bahçesi
SAHNE 4: Hisar önü

PERDE 4
SAHNE 1: Kıbrıs’ta şato önü
SAHNE 2: Aynı yer
SAHNE 3: Başka bir oda

PERDE 5
SAHNE 1: Kıbrıs’ta bir sokak
SAHNE 2: Hisarda bir yatak odası

Toplam sahne sayısı: 15


Not: Oyun 2 saat 20 dakika / 2 perdedir.


Ayrıntılı bilgi için: www.devtiyatro.gov.tr

Uyarı: Oyunda yoğun bir biçimde sis kullanılmaktadır.


Kaynaklar

Kitap Zamanı Yayınevi: Othello (2009 Basımı)

Vikipedia


EGE KÜÇÜKKİPER