17 Nisan 2014 Perşembe

İBBŞT’nın Kabuğunu Kıran Oyun: “Ölü Adamın Cep Telefonu”




ÖLÜ ADAMIN CEP TELEFONU

Sara Ruhl. Evet buradan başlamak gerek. 1974 yılında lllinois’de doğan, Brown Ünivesitesi’nde Paula Vogel’in öğrencisi olan, ilk oyunu “Melankoli Oyunu”nu 2001’de yazan,  “Temiz Ev” adlı oyunuyla 2004’de Susan Smith Blackburn Ödülü’ne layık görülen (2009-10 sezonunda İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenmişti), 2005’de ise “Pulitzer Ödülleri finalisti” olarak yerini alan, “Sanal Meditasyonlar” (2002), “Tutku Oyunları” (2003), “Orlando” (2003), “Geç: Bir Kovboy Şarkısı” (2003), “Eurydice” (2003), “Şehirdeki Demetler” (2006), “Yan Odada-Vibratör Oyunu” (2009), “Sahne Öpücüğü” (2011) ve “Sevgili Elizabeth” (2012) gibi eserlere imzasını atan ve “MacArthur Fellowship’” ve “PEN/Laura Pels International Foundation” burs-ödül sahibi olan Sara Ruhl. Yazarı oldukça etkin buldum. Bu kadar etkin bir yazarın ilk oyununu yirmi yedi yaşında yazmasına ise şaşırdım…

Sara Ruhl “Ölü Adamın Cep Telefonu”nu 2007’de yazmış. Burada durup, oyunun rejisörü ve oyuncusu Arda Aydın’ın sözlerine kulak verelim. Şöyle diyor Aydın: “Oyun 2007’de yazılmış, 2008’de ilk kez sahnelenmiş. 2009’da İngiltere'ye gittik. Orada bir kitapçıda bulduk. Kimsenin haberi dahi yoktu biz bulana kadar. Bizim açımızdan şans oldu. Sarah Ruhl meselesinde ve Türkiye’ye girmesinden benim katkım var. Başka insanlar da bulmuş sonradan. 2009’da oyunu bulduk. 2010’da çevrilmişti. Tabi ki çeviri hakları gibi bir şey yok. Kim çevirirse o oynar. Yazar için önemli olan da oyununun çeşitli ülkelerde oynanması. Şu an Genel Sanat Yönetmeni olan Hilmi Zafer Şahin dramaturgdu o zaman. Dramaturji raporunu o yazdı. Repertuar kurulana verdik, geçti ve beklemeye başladık.”  

Haklı olarak şu soruyu soruyorum: (Arda Bey’e değil) 2010’da çevirisi tamamlanmış bir eser, aynı yıl repertuar kuruluna verilmesine rağmen neden oynanmak için 2014’ü bekler? Kendi adıma konuşmak gerekirse iyi ki böyle bir bilgiden şimdiye kadar haberim yokmuş. Yoksa beklemekten çıldırırdım. Fakat Arda Aydın, sitemini daha naif ve oyunu özetler bir şekilde aktarmış. “Ben gündelik hayatın eğlencelerinden çok hoşlanıyorum. Bu oyun da da bu var.” demiş. Her ne kadar, oyunun dört yıl bekletilmesine kızsam da, konusu itibariyle şimdi sahnelenmesini daha uygun buldum. Yıldan yıla cep telefonları model atlıyor, çeşitleniyor ve daha büyük bir kitleye ulaşıyor. Böyle olunca da oyunun anlamı gitgide güçleniyor. (Şüphesiz 2010’da da kişi üzerinde bir etki yaratırdı)

Oyunu izledikten sonra, önceleri inatla neden Temiz Ev’i izlemekten kaçtığımı sorguladım. İzlemiş ya da metni okumuş olsaydım (rejisör bile İngiltere’den bulmuş) yazarın her iki oyununu düşünüp daha farklı bir yazı yazabilirdim. Lakin ne yazık ki bu düşüncemi gerçekleştiremiyorum. Gerçekleştiremesem de aklımı kurcalayan bazı şeylerden bahsetmek istiyorum. Sara Ruhl, Temiz Ev’i yazarken, bir davetten esinlendiğini belirtmiş. O davette tanıştığı bir doktor, tam da karakterin giriş tiradındaki cümlelerle karşısına çıkınca konu başka yerlere kaymış. Hal böyle olunca merakım arttı. Acaba Ölü Adamın Cep Telefonu’nu yazarken de, ilk sahneyi birebir yaşamış mıdır diye düşünmeden edemedim. Sözün özü yazarı tanımış olmaktan son derece memnunum. En büyük alkışı da Arda Aydın’ın hak ettiğinden eminim.    

Oyun, adı üstünde bir “cep” telefonunun kişilerin yaşamlarında telafisi pek de mümkün olmayan büyük olumsuz sonuçlar doğurabileceğini hatta hayati önem taşıyabileceğini anlatıyor. Küçücük şeylerin hafife alınmaması gerektiğini ve beklenenden daha büyük etkiler yaratabileceklerini vurgularken, meseleye ölü bir adamdan yola çıkıyor. Aynı zamanda cep telefonunun “haz aldırıcı” yönünü de ortaya koyarak, istem dışı hayatına giren bir ürünün vazgeçilmez oluşunu kanıtlıyor. Nesne cep telefonu olunca, konu bir kişiyi değil tüm insanlığı ilgilendiriyor. Yani özelden genele giden bir tutum söz konusu. Rejisörün deyimi ile: “Günümüz insanının teknoloji içinde kaybolmuşluğu üzerine bir oyun.” Ölü Adamın Cep Telefonu.

Bazen tanıdığınız ya da tanımadığınız kişilerin cep telefonları çaldığında, eğer kişi telefonunu açmıyor veya açamıyorsa siz açmak istersiniz. (Ben defalarca yaptım) Çünkü sesi son derece itici ve dikkat dağıtıcıdır. Oyunun çıkış noktası da bu. Bu noktayı iki nokta üst üste deyip açarsak : “Jean adındaki genç bir kızın, ölü adamın durmaksızın çalan cep telefonundan rahatsız olup açması sonucu gelişen olaylar.” Şeklinde açıklayabiliriz. Şunu da ifade etmekte yarar var, o telefon Jean’in ilk cep telefonu. Yazar, Jean’in yaşantısını cep telefonundan önce ve cep telefonundan sonra diye net bir şekilde ayırmamış. Daha çok ikinci kısma yönelmiş. Fakat ilerleyen bölümlerde, geçmişe dair bazı ipuçları vererek, durumu aydınlatmış.

Karakter bazında değerlendirirsek; ölü adamın kardeşi olan Dwight’ın zavallılığını, annesi Bayan Gottlieb’in tuhaflıklarını, karısı Hermeia’nın doyumsuzluğunu ve sevgilisi Carlotta’nın ajan ruhlu halini, cep telefonu kullanmalarına yordum. Bu karakterlerin ellerinde kendilerine ait cep telefonları yok (Carlotta hariç) fakat arandıklarında karşı tarafa yanıt veren sesleri var. Bu da cep telefonu kullandıklarını gösterir. Bakıldığında içlerinde en normali ölü adam Gordon olarak gözükse de yaptığı işi hesaba katarsak, kendini kurtarma çabasında gibi. Kontrol mekanizmasının kişinin değil telefonun elinde olduğunu ve bu telefonun her yerden (öbür taraftan bile) çekebileceğini dillendiren oyunun metni oldukça kuvvetli.     

Oyunu detaylı bir biçimde anlatmayacağım. Çünkü Sara Ruhl’un kurgusu alışılmışın dışında ve sürprizlerle dolu. Bu sürprizleri bozmak istemem. Sadece perdelerin birbirinden çok farklı olduğunu ve aralarındaki bağlamların ustaca yerleştirildiğini söyleyebilirim. Metni biraz sert bulduğumu da eklemeliyim. Oyun, bende DOT oyunlarının vuruculuğu ile Pinter oyunlarının karmaşasını çağrıştırdı. (Hiçbir ilgisi de olmayabilir) Organ naklini, “cep telefonu kullanmaya devam edersen senin sonunda bu olacak. Yavaş yavaş öleceksin”. Mantığıyla algıladım. İlk perdede yenen sığır etini ise organ nakli için verilen bir tür uyarı olarak sezdim. (Vejetaryen Jean'in, telefon bağımlısı olduktan sonra et yemesi durumlar arası iyi bir bağdaşım) Ölen adamın ağzından dökülen konuşmaları da “yer” kavramının önemsizliğine işaret saydım.

Şehir Tiyatroları’nın böyle bir oyuna ve yazara ihtiyacı olduğu açık. Yıllardır repertuarını süslemeye çalışan oyunların yetersizliği ortada. Ölü Adamın Cep Telefonu, modern ve dinamik bir oyun. İlk defa bir yazımın başlığını oyunu izlerken kararlaştırdım. Arda Aydın, kurumun kabuğunu kırmayı sağlayan bir isim. Umarım bu tarz oyunları daha çok seyretme imkanı yaratılır. (Dört sene de bir olsa da..) Buraya kadar bir sorun yok ama bir itirafım var. Seyircinin Sara Ruhl’a alışık olduğunu sanmıyorum. Bu oyunu seyirciyi alıştırmaya yönelik ilk adım olarak görüyorum. Oyuna “saçma”, “gereksiz”, “bu ne anlatıyor böyle?” diyen çok olacaktır. Haklılar. Daha alışma sürecindeyi(m)z…
 
Arda Aydın’ın ilk rejisi hiçte acemice değil. Şimdiye kadar oynadığı oyunların rejisörlerinden çok şey öğrendiği belli. Kendisi aynı zamanda sahne düzenini de üstlenmiş. Bunun için Şehir Tiyatroları’nın sahne tasarımcısı Ayhan Doğan’dan yardım almış. (Ayhan Doğan’ın tasarımları bana her zaman için boş gelmiştir) Yazar, oyunlarındaki sahne tasarımı için “gösterişten uzak olmalı” demiş.  Kurumun diğer sahne tasarımcıları Barış Dinçel ve Rıfkı Demirelli için bu tanım fazla zıt. Bu nedenle Arda Aydın’ın, Ayhan Doğan’dan yardım alması yerinde olmuş. Beyazperdeler çok amaçlı kullanılmış. Çeşitli görseller ve yazılar yansıtması mekanın neresi olduğunu bildirerek yoğun dekor ihtiyacı duydurmamış. Cep telefonlarını ve fotoğraf çekme çılgınlığını düşünürsek, çoğu şeyin görsel olması ironiyi desteklemiş.

Perdeler sahnenin/dekorun rengine bürünerek, genel görünüm ile bir bütünlük kurmuş. Aynı zamanda şeffaf olarak kullanımı hem arka planda olup biteni göstermiş hem de “artık herkes cep telefonları (3G vb.) sayesinde birbirini görebiliyor, gizlilik kalmadı.” Cümlesini akıllara getirmiş. Bazı eşyaların modern bazılarının klasik tarzları oyun içerisindeki geçmişe özlem-geleceğe merhaba ikilemini betimlemiş. Bu arada dekor değişiminin sıklığı oyunun temposunu düşürmüş. Bir çözüm bulunmalı. Dekor ve reji sırt sırta vererek bir anlam mekanizması kurmuş. Modernizm temel alınarak, konsepte uygun bir reji çalışması karşımıza çıkmış. Oyunda da dendiği gibi: “Z harfi, iki yatay çizgi arasında bir diyagonal çizgiden meydana gelir.” Bence yatay çizgilerden biri reji diğeri ise sahne düzeni. Diyagonal yani birleştirici çizgi ise seyirci…

Kostümler Nihal Kaplangı’ya emanet edilmiş ve siyahlık hakim kılınmış. Bu siyahlık bir bakıma matem havasını bir bakıma Carlotta’nın gizemini bir bakıma da Hermeia’nın seksiliğini ön plana çıkarmış. Hermenia’nın elbisesi biraz daha seksi olabilirmiş. Jean acaba jean mi giyseymiş? Şaka bir yana “günlük” ve onu diğerlerinden ayıran hali kostümüyle simgelenmiş. Dwight’ın tasarımı ise rengi ve stili itibariyle her iki gruptan da ilham almış. Genel olarak modern ve klasik izler oyunun yapısına uygun olarak birarada harmanlanmış. Karakterlerin neşeli halleri ölen bir adamın ardından yapılan “kutlama”nın habercisi sanki. Giyimlerde de bunu yakaladım.

Işık, zamana aykırı hareket etmiş. Ayaklı lambanın yanması bana zamanın akşam olduğunu bildiriyor fakat sahne aydınlık. Kostüme göre bir renk teması düşünülmüş. Yeşil ışık, ahiret ile dünyanın git-gel durumunu sembolize etmiş. Disco sahnesi, insanın kendisini discoda gibi hissettirmesini sağlayarak doğallığı yakalamış. Müziklerde popüler kültür çabası unutulmamış. Belki seyircinin oyun ile bir bağ kurması açısından araya Türkçe şarkılar da serpiştirilebilirmiş. İlahinin değişik ezgisinin anlamını çözemedim (?) (Işık: Murat Selçuk)

Nergis Çorakçı, Pelin Budak, Arda Aydın, Yeliz Gerçek ve Nurseli Tırışkan’dan oluşan kadro beş kişilik.  Oyunun diğer unsurları gibi sade. Söz sadelikten açılmışken disco sahnesini biraz abartılı bulduğumu söylemeliyim. Oyuna dinamizm kattığı kesin ama dozu aşırı. Oyuncular rolleri ile özdeşleşmişler. Ekip çalışması böyle bir şey. Başarının sırrı bunda gizli. Ben hem yönetip hem oynayanın meydana getirdiği oyunları pek sevmem ama bu oyun gözüme batmadı. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim…

Son olarak Arda Aydın’ın bir sözüne daha kulak vermenizi diliyorum: “Text takip etmekte biraz zayıfız. Takip ediliyor ama karamsarlıklar, kötülükler ilgi çekiyor diye düşünülüyor. Halbuki hayatın içinde komik şeyler de var. Bu oyun da bir kara komedi aslında. Şehir Tiyatroları’nın bu oyunlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Güncel konular insanın daha çok ilgisini çekiyor. Alışkanlıklar değişti insanlar yerelleşmeye başladı. Biz de yerel şeyler yapalım mantığı doğru değil. Çünkü o zaman kendinizi dünyadan ayırıyorsunuz...”
 
Doğru değil mi?  

ISTAKOZ ÇORBASI

Istakoz Çorbası oyunun gelişimine etken bir metafor. İnsanın çok isteyipte bir türlü kavuşamadığı, ya da tam kavuşacakken başkası tarafından elinden alındığı, kıl payı kaçırılma durumunu anlatıyor. Kaçırdığı şey yerine de başka bir şeyle avunmanın yakınılmasından dem vuruyor. Arda Aydın'da oyun broşüründe bu başlık altında birtakım şeyler yazmış. Benim anladığım kadarıyla Temiz Evi'i elinden kaçırmasını, başka bir oyunda (Ölü Adamın Cep Telefonu) teselli araması sonucuna bağlayarak bu başlığı seçmiş. Her işte bir hayır vardır. Istakoz yerine mercimek çorbası da olur...  


Not: Oyun 2 saat / 2 perdedir.

Oyunda kuru-sıkı silah patlamaktadır.

Fotoğraflar bana aittir.


Kaynaklar

Vikipedi
Oyun broşürü
Devlet Tiyatroları – “Temiz Ev” oyun broşürü



EGE KÜÇÜKKİPER


16 Nisan 2014 Çarşamba

Dostluğun Vefasız Öyküsü: “Nice Yıllara” (İstanbul DT)




NİCE YILLARA

Çok önemli eserlerde başrol oynamış ama özel yaşamında figüran kalmış bir kadının öyküsü...

Tuncay Özinel’in yazdığı ya da oynadığı herhangi bir oyunu şimdiye kadar izlemedim. Açıkçası bu oyunun, Devlet Tiyatrosu’nun sitesinde belirtilen konusu da beni çekmedi. Oyunu, Defne Yalnız’ı sahnede seyredebilmek adına tercih ettim. Defne Yalnız, Cüneyt Gökçer’in Devlet Tiyatrosu’nun başında bulunduğu yıllarda, kendisine yirmi yıl (1975-95) uzaklaştırma cezası verdiği için kızgın. Aslında kırgın demek daha doğru olur. “Eğer cezalı olmasaydım yirmi farklı oyunda oynayabilirdim.” Demesi bana biraz daha naif bir sitem olarak geldi. Bir Delinin Hatıra Defteri adlı oyun için kuyrukta bilet beklerken, sıradaki diğer insanlarla sohbet etme imkanım oldu. Yaşlı bir amca, Defne Yalnız’ın biraz hasta olduğunu, belki oyunun bir sonraki sezona devam edemeyeceğini söyledi. Ne kadar doğru bilemiyorum fakat Bey amca, bu cümlelerin sahibi olarak Defne Yalnız’ı gösterdi.  İtiraf etmek gerekirse, sırf bu yüzden oyunu dolu bir günüme sıkıştırıp, Beyoğlu’nun yolunu tuttum. İzleme fırsatı bulamasaydım üzülürdüm…

Oyuna geçmeden evvel Tuncay Özinel’den biraz bahsedelim. 1942’de İstanbul’da doğdu. 1961’de Dormen Tiyatrosu’nda, Ulvi Uraz’ın himayesinde ve Haldun Dormen yönetimindeki Cep Tiyatrosu’nda çalışmaya başladı. 1966’da Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’ne girdi. 1971’de profesyonel oyunculuğa adım atarak Üsküdar Oyuncuları’na, Ergun Köknar ve Suna Pekuysal’a katıldı. 1972’de Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’na girerek beş yıl çalıştı. 1975’de Deneme Sahnesi’ni kurdu. 1977’den itibaren bir buçuk yıl kadar Hadi Çaman ile show yaptı. 1978’de Halit Akçatepe ile birlikte İğneli Fıçı Kabare Tiyatrosu’nu kurdu. Daha sonra 1980’de Çevre Tiyatrosu’nda oyuncu olarak görev yapmasının ardından kendi adını taşıyan tiyatrosunu açtı. Sinema filmlerinde rol aldı. 2002’de “Tek Kişilik Aile” adında bir kitap yazdı. 23 Kasım 2013’de zatürree nedeniyle yaşama veda etti.

“Nice Yıllara” çok katmanlı bir oyun. Birçok konu ve konuğu birarada barındırıyor. Özünde yalnız bir tiyatro sanatçısının, doğum günü gecesi yaşadıklarını anlatsa da, derinde iğne ile çuvaldız meselesini ortaya koyuyor. Oyun tek kişilik. Tuncay Özinel, rolü Defne Yalnız’ın oynamasını Göksel Kortay’a vasiyet etmiş. Yani Göksel Kortay’a da bir nevi “yönet” demiş. Oyunu izlerken, Tuncay Özinel’in bu rolü neden Defne Yalnız’ı düşünerek yazdığını bulmaya çalıştım. Oyunun tek karakteri olan Zerrin Karaman’ın, oynadığı ve oynamak istediği rolleri sahnede canlandırmasını baz alarak, yazarın isteminin nedenlerinden birini buldum. Dostlarının vefasızlıklarını da bir başka neden olarak saydım. Sanki her iki neden de Cüneyt Gökçer’in kapısını çalıyor gibi…  

Oyuncu seçiminin bu yolla oluşturulduğu benim düşüncem. Peki ya yazar? Tuncay Bey sırf Defne Hanım’ın ya da Defne Hanım gibi olanların (kötü anlamda söylemiyorum) serzenişlerini dile getirmek amacıyla mı böyle bir oyun yazdı? Şimdi yazacaklarım yine benim fikirlerim. Fikirlerimi kendime saklamayacağım. Bence, Zerrin Karaman’ın başına gelenler, geri planda kalmalar, hak ettiği yeri bulamamalar vb. konularda Tuncay Bey kendini gördü. Ve bir sanat adamına yakışanı yaparak, bağırıp çağırmak yerine, kalemini kullanarak sitemini oyun formuna dönüştürdü. Böylece daha büyük bir kitleye ulaşarak, amacı doğrultusunda bir işe imza attı. Levent Kırca’ya da aynısını tavsiye ederim…

Sanat dünyasının vefasızlığını anlatan oyun, dostluk üzerinden, kimi meslek gruplarına atıfta bulunuyor. Bunlardan biri “jüri üyeliği.” Günümüzde bir meslek grubu olarak anılmaya başlanan jürilerin “kurbanı” Zerrin Karaman, aldığı ödüller neticesinde hak ve adalet kavramlarına anlamlarında yoğunlaşıyor. “Yardımcı” oyuncu diye bir kategorinin olmasından dem vuruyor. Oyunu tam da ödül mevsimi olan Nisan ayında izleyince daha bir manidar buldum. Her jüri üyesi, görevini hakkıyla yerine getirebilmek için bu oyunu mutlaka izlemeli. Biraz amiyane bir tabir olacak ama belki “dank eder.” Belki tiyatro sanatı içerisinde vurgulandığından ötürü, jüri üyeleri de kendinden bir şeyler bulup, vicdanını sorgular…

Bir diğer meslek grubu “eleştirmenlik.” Kendimi hiçbir zaman eleştirmen olarak tanımlamadım ama yazdığım yazı bir (nacizane) eleştiri yazısı olduğu için iğneyi kendime batırmayı bir vazife bildim. Özinel, burada da tıpkı jürinin haksız tutumu gibi, eleştirmenlerin objektiflik yönünü hatırlatıp, yazılarını bu doğrultuda yazmaları gerektiğinin altını çizmiş. Toplumun “aksak” mesleklerini bir araya toplayıp, olan biteni ve olması gerekeni eski bir tiyatro oyuncusunun gözünden sunmuş. Her iki meslekte Zerrin Karaman’ın evine gelen, onu terk etmiş dostları (!) yoluyla metinde yer edinmiş.

Bunlara ek olarak dünyanın en zor mesleklerinden biri olan “oyunculuk” da eserin önemli bir bölümünde durmuş. Oyuncular arasındaki rekabet, hırs, iyi olma çabası ve iki yüzlülük acı bir şekilde dile getirilmiş. “Sanatçı” kavramı irdelenerek, bu kavrama herkesin ulaşamayacağı kanıtlanmış. Oyunculuğun bir “görev” olmadığı üzerinde durularak, oyuncunun hiçbir zaman işlevini yitirmeyeceği vurgulanmış. Her oyuncunun sahnede ölme arzusuna geçerli bir hak tanınmış. İster geçmişte ister günümüzde olsun değişmeyen ve en çok istenilen şeyin şan, şöhret, para olduğu aktarılırken, esas zenginliğin “dost biriktirmek”ten geçtiği gözler önüne serilmiş. Biriktiremeyenlerin ise dost olarak alkolü seçtiğini üzücü bir bildirmiş.    

Oyunu izledikten sonra dostluğun iki türlü boyutunun anlatıldığını keşfettim. Boyuttan kastım zıtlığın egemen hali idi. Birinci halini yukarıda açıkladım. Sizinle aynı işi yapan ya da yapmayan kişilerin size karşı olan tavırları. İkinci hali ise, karşınızdaki kişilerin tavırlarının oluşmasında sizin ne derece rolünüzün olduğu. Zerrin Karaman her iki halden de vurgun yemiş lakin bana öyle geliyor ki ikinci kısım vurgunun şiddetini arttırmış. Şöhretli ve paralı iken herkese tepeden bakan, kaprisinden geçilmeyen, dedikodu yaparak arkadaşlarının ayağını kaydırmaya uğraşan birinin, altmış küsür yaşında, tam da tersi bir vaziyete gelmişken yalnız kalmasında bir tuhaflık sezemedim. Yazarı kutlarım. Kendi adına bir özeleştiri yapmış. Bu zamanda zor…

Zerrin Karaman’ın “Ben paralı ve şöhretli biriyken de yoksuldum. Çünkü dostum yoktu.” cümlesinin her şeyi açıkladığı kanaatindeyim. Hep oyuncudan bahsettik. Biraz da aynayı kendimize çevirip, seyircinin vefasızlığından söz edelim. Şöyle diyor Karaman: “Seyirci nerede?” Yaşım itibariyle, bu soru bana pek hitap etmedi ama genel pencereden bakarsak haklılık payı var. Eski seyirci değişmiş olabilir ama tiyatroya rağbet göstermediğini düşünmüyorum. Salonlar tıklım tıklım. Yalnız şu bir gerçek ki eski seyirciler, “eskittiği” oyuncularına sahip çıkmıyor. Laf eskilerden açılmışken, o dönemin tiyatrosuna uzanmak gerekiyor. O zamanlar “patron”da sahneye çıkarmış. (Aklıma ilk Haldun Dormen geldi) Yokluğu siz düşünün…   

Karaman’ın konuklarından biri de gazeteci. Metin, bu yolla “etik” kavramına değinmiş. Gazetelerde performansın, oyunculuğun ve adın bir önemin kalmamasından şikaye ederek, 70’li yılların modası olan çıplaklığın, kadını cinsel bir obje olarak gösterip, seyirci çekmesinin etiğe sığmadığını savunmuş. Bu yola girmeyen sanatçılarında, pek yakında unutulmaya mahkum olacaklarını duyurmuş. “Tiyatro” teriminin anlamının değersizleştirilip, her şeye tiyatro denmesinden yaka silkmiş. (Hala denmiyor mu?) Oyun, finalinde “değer” konusuna kafa yormamızı istemiş. Bunu isterken, “sanatçının kaderi” hakkında ipucu vererek, Zerrin Karaman’a şu sözleri sarfettirmiş: “Oyuncu, bir Romalı’ya benzer. Çünkü bir Romalı asla teslim olmaz. Kendini yok eder.”

Rejisör, Göksel Kortay, çoğu şeyi Defne Yalnız’ın eline bırakmış. En azından ben de öyle bir izlenim bıraktı. Sahne, kostüm ve ışık tasarımcıları ile birlikte uyumlu bir çalışma var. Bu sefer sırayı değiştirip, önce müzik öğesini değerlendirmek istiyorum. Müzik içsel olarak kullanılmış. Radyo yoluyla seyirciye ulaşan müzik, Defne Yalnız’ın gençliğinde seslendirdiği şarkılardan oluşmuş. Yalnız, bazen de sahne de canlı olarak çeşitli tiyatro eserlerinin (Lüküs Hayat, Keşanlı Ali) şarkılarını okumuş. Geçmişi ile bugünü arasında gidip gelen bir tiyatro sanatçısı için bundan daha iyi bir seçim yapılamazdı. Kimin fikri olduğu konusunda bir bilgim yok fakat rejisör – oyuncu birlikteliğinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum.

Dekor ve kostüm tasarımı, yazarın “oyun içinde oyun” kurgusunda açıkladığı üzre tasvir edilmiş. Her iki tasarımın da yaratıcısı Medina Yavuz Almaç. Duvardaki oyun afişleri, metni desteklemiş. Defne Yalnız’ın, Zerrin Karaman ile oyunsal bağlamda ortak noktası: “Sarı Naciye.” Eşyaların bir takım halinde değil de tek tek, ayrı biçimleri, karakterin yalnızlığına katkıda bulunmuş. Ödüller, peruklar, tiyatro sanatının simgeleri olan gülen ve ağlayan surat, evin bir tiyatro sanatçısına ait olduğunu ilan etmiş. Karşıdaki yalı ve deniz manzarası, metinde geçen isteğe göz kırpmış. Dekor hem kulis, hem oturma odası hem de yatak odası atmosferi yaratmayı başarmış. Defne Hanım’ın gençlik fotoğraflarının duvarları süslemesi inandırıcılığı geçerli kılmış.

Yazar, kostümler için şöyle demiş: “Gençliğini arayan cinsten.” Ben, kostümlerin verdiği gençlik havasından çok, canlı oluşlarını sevdim. Her iki elbise de yaşadıklarına rağmen hala dimdik ayakta durmaya çalışan bir kadının yaşam enerjisini andırmış. Işık tasarımı Önder Ay imzalı. Hüznün hakim olduğu sahnelerde karartılan ışık, şarkıların söylendiği an da özel bir ayarlamaya ihtiyaç duymamış. (Ama ilk sahne de yapılmış. Bu da belirleyici olmuş) Dekordan yardım alınarak, doğal bir düzenekle aydınlanma gerçekleştirilmiş. Duvardaki fotoğraflara hiç dikkat edilmemiş. Fazla patlıyor! Bu arada pencerenin karanlık olması zamanın gece olduğunu kararını verdirmiş.


Telefon için ayrı bir paragraf açmanın iyi olduğunu sanıyorum. Telsiz telefon oyundaki tek modern nesne. Öneminin ortaya çıkarılması adına kabak gibi tam ortaya konumlandırılmadığı için memnunun. Olması gereken yerde, olması gerektiği gibi durmuş. Işık burada, karakter ile karakterin kendini en yakın hissettiği nesne arasında ince bir çizgi çizmiş. Ona giden yol misali. Fakat rengini beğenmedim. Beyaz yerine gri olmalı(ydı). Arada kalmışlık ve insani duyguların karmaşası bu yolla simgelenebilirdi. Bunu Zerrin Karaman’ın şu sözlerine dayanarak söylüyorum: “Oynadığım her rolde kendi duygularımı buldum.”  Madem öyle oynadığı oyunları/rolleri de yazalım: “Medea”, “Sarı Naciye”, “Sarah”, “Macbeth” (Lady Macbeth) ve “Hırçın Kız.” Hep oynamak istediği rol ise “Sonya”. (Vanya Dayı) Bir düşünün…

Alkış mizanseninin, rejisör tarafından seyirciye uyarlanması hoşuma gitti. Keşke efekt olmasaydı. Afiş tasarımını ilk gördüğümde “aykırı” dedim. Konsept üzerinde pek akıl yürütülmemiş. Oyunun uzun yıllar devam etmesini diliyorum. Çünkü Zerrin Karaman’ın bize anlatacağı şeyler var!

Defne Yalnız oyunun yıldızı. Oyunculuğunu değerlendirmek bana düşmez ama çok çok çok iyi diye haykırarak içimi dökmem gerekiyor. Hani derler ya "cuk" oturmuş diye. İşte öyle. Ses ve beden dili kullanımı ustaca. Sahneyi dolduran gerçek bir sanatkar. Rolü içine sindirdiği belli. Yazının bir yerinde ödül alma mevzusu ile ilgili söylediklerimi düşündüm de, Afife'nin ve diğer ödül kurumlarının önümüzdeki yıl Defne Hanım'ı aday gösterip, göstermeyeceği konusunda çelişkiye düştüm. 2012'de "Kadın Sığınağı" adlı oyunla En İyi 'YARDIMCI' Kadın oyuncu kategorisinde Afife'de adaylık almış. Zerrin Karaman çok kızacak! Jüri 1 Mart'a kadar oyun izliyormuş ve bir oyunun o tarihe kadar en az on beş kez sahnelemiş olması gerekmekteymiş. Bu oyun da Mart başı gibi başladı ama bu sene treni kaçırdı. Kısmet önümüzdeki yıla. Tabi yaşarsa...
 
Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. NİCE YILLARA…

Tuncay Özinel'in anısına...

Not: Oyun 1 saat 45 dakika / 2 perdedir.
Ayrıntılı bilgi için: www.devtiyatro.gov.tr

Kaynaklar

Vikipedi
Devlet Tiyatroları Belgeliği
Halk


EGE KÜÇÜKKİPER


15 Nisan 2014 Salı

Gogol - Beşikçioğlu ve Emüler: "Bir Delinin Hatıra Defteri" (Ankara DT)




UYARI: Yazıyı iki bölüme ayırdım. Sadece oyun eleştirisi okumak isteyenler, birinci bölümü es geçebilirler.


1.BÖLÜM

Bu bölümde “Bir Delinin Hatıra Defteri”nin, beni nasıl ‘deli’ ettiğinden bahsedeceğim. Oyun Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı. 4 Ocak 2008’den beri sahneleniyor. Daha önce İstanbul’a turneye geldi mi bilmiyorum. Belki ilk zamanlar takip etmediğimden dolayı kaçırmış olabilirim. Devlet Tiyatrosu (genel olarak) “aylık” programlarını “haftalık” çıkarmakta uzman bir kurum. O zaman adı neden aylık? Haftalık program deseydiniz bir sorun kalmayacaktı. Ben, hafta hafta hatta gün gün bütün oyunları takip ederken, sitenin ucunda kıyısında kalmış bir oyun tanıtımına rast geldim. Program henüz 16 Mart’a kadar gözüküyordu ve oyun o tarihe kadar yoktu. 16’sından sonra çıkacak olan kısım benim programı incelediğim gecenin sabahında açıklanacaktı. İçimden bir his, Ankara yapımı olan bir oyunun, İstanbul oyunları içerisinde tesadüf eseri yer almayacağını söyledi.

Hal böyle olunca heyecanımı Melih Ağabey (Anık) ile paylaşmak istedim. Programın çıkacağı gün aksi gibi Çarşambaydı ve benim sabahın körü dersim vardı. Derste ders hani “Sanat Eleştirisi”. Dayanamadım ve cep telefonumdan programa baktım. Yanılmamıştım. Bir Delinin Hatıra Defteri tam altı gösterim ile Üsküdar Stüdyo sahnede oynayacaktı. Ankara’da oynadığı sahne de Stüdyo sahne. (Bazen Akün’de oynuyor) Salon yüz kişilik. Yani oldukça ufak. Neden ufak salonda oynadığını bildiğim için sitem etmedim. Programa bakmama rağmen Melih Ağabey’den ses seda yoktu. Dayanamadım aradım. “Ben uykusuz biriyim” der Melih Ağabey. Bu nedenle ayakta olacağını düşündüm.  Konuştuk. Meğerse twetimi görmemiş. Bilet için ne yapıp ne yapamayacağımızı kararlaştırdık. Oyuna bilet bulma işini “yardımsız” yapamayacağımın bilincinde idim.

Melih Ağabey’den bir cevap gelmeyince, diğer bilet satış günü olan mübarek Cuma, beni Cevahir AVM’nin gişesine koşturdu. Hey mübarek ne vardı koşacak? Alabilecek miydin? Umut işte. Aşağı girişten girdim ve yaklaşık seksen kişiyle birlikte bütün koridoru bir maraton koşucusu gibi koşarak gişeye ulaştım. Ne buyurursunuz? Gişeci yok! Mesai 10.00’da başlıyor. Ben de tam vaktinde oradayım. Meğerse gelmiş ama içerde çay içiyormuş. Bunca kişinin kuyrukta beklemesiyle pek ilgilenmiyor olacak ki ağır ağır soyunarak, bilgisayarı açtı, şifreyi girdi ve şu cevabı verdi: “Maalesef hiç yer yok.”  Ben de şöyle dedim: “Bana bilmediğim bir şey söyleyin.” Kadın bunun üzerine Taksim gişesinin numarasını verdi ve kırk kişilik gruplara yer açtıklarını belirtti. Biz kırk kişiyeden fazlaydık ama görevliyi aramak istedik. Birbirini hiç tanımayan insanlar bir gaye uğruna birleşmişti. Tiyatro ben de hep “devrimci” bir ruhu temsil etmiştir. Telefonda görevlinin kem kümlerini duyacağımı biliyordum ama yine bir umut beklemiştim. Ben de kem küm ederek eve geri döndüm.

Bundan sonrası beni daha beter umutsuzluğa düşüreceği yerde umudumu arttırmıştı. İnsanoğlu işte alamayınca iyice hırs yapıyor. Ben fazla içine kapanık, sesini dahi yükseltmeyen, gaza gelmeyip, bilenmeyen biriyim. Bunları kendimi övmek için yazmıyorum. Sadece bilet alma arzumun hırstan kaynaklanmadığını ifade etmeye çalışıyorum. Artık başka bir güne uyanmıştım. Günlerden Pazardı.  Birkaç hafta evvel Pazar sabahı erkenden kalkıp Hamlet’e bilet almayı başarmıştım. (Üstelik internetten) İşte umudumu arttıran şey buydu: “Pazar”.  Önüme yine pilav konmuştu ama Pazarın etkisiyle Papaz’a sığınmıştım. Bu işin Cevahir’de olmayacağı açıktı. Metroya atladığım gibi Beyoğlu Küçük Sahne’ye gittim.  Atlas Pasajı’na doğru yürürken Beyoğlu’nun boşluğu beni ürküttü. Sanki biletsizler “temizlenmişti.” Bir yandan da “oh be bomboş, gelsin bilet(ler)” diye seviniyordum. Atlas Pasajı’na girmemle birlikte mahşeri bir kalabalıkla karşılaştım. Evet gişe yine 10.00’da açılacaktı ama ben 08.00’da oradaydım. Benden sonra gelen de çok oldu.

Gişeciyi ayakta alkışladım. Mesai saatinden yirmi dakika evvel gelmişti. Kuyrukta bekleyenlere bir kıyak yapmak istedi. Sistemi tam vaktinde açtı ve otuz boş koltuk olduğunu, bu biletlerin hepsini basacağını ve sıradan dağıtacağını söyledi. Böylece “aman şimdi başkası kapacak” derdi olmayacaktı. Dediğini yaptı ve tam dağıtmaya başlayacakken telefonun sesi boş pasajda yankılandı. Yüksek mevkiiden biri aramış, bir güzel fırça çekmişti. “Sen nasıl böyle bir şey yapasın, hepsini birden aynı anda basamazsın, bu biletlerin üzerinde isim yazması ve T.C. kimlik numaralarının belirtilmesi gerekiyor” diye bağırmıştı. Hadi buyrun. Ben akşam yatağıma “sabah ola hayrola” deyip yatmışken, gişeci “bu ne biçim karyola” diyerek son umudumu da tüketmişti. Eğer o basılan otuz bilet dağıtılsaydı son bilet bana denk geliyordu. Fakat biletler sisteme geri yüklenecekti. Bu arada saat çoktan 10.10’u geçmiş ve gişeden internet satışı başlamıştı.

Tabii geri yüklenen biletler internette de gözüktü. Arkamdaki genç, “sana bir sır vereyim mi? Eşim evde, internetin başında, geri yüklenen biletlerden bir tanesini kapmayı başarmış” dedi. Bunu duyan ben hemen annemi aradım ve durumu anlatarak aynı talimatı verdim. Bu iş giderek yayıldı ve sıradaki hemen hemen herkes bir bilet kapmayı başardı. (İnternet yoluyla) Benim cep telefonum nuh nebiden kalma olduğu için anneme bağlı, kuyrukta bekliyordum. En sonunda sinirlendim ve annemi aradım. “Sen ne yapıyorsun bilgisayarın başında bak herkes kapıyor” diyecektim ki, annem benden önce davranıp: “şimdi aldım, sen aradın” dedi. Bilet alındığında MyBilet cep telefonuma bilgilendirme mesajı atıyor. O mesaj da gelince rahat bir nefes aldım. Gişecinin marifeti başka bir olaya gebe olmuştu.

Macera burada son bulyor fakat bu hikayenin bazı kahramanlarını sizlerle yazı içerisinde, yazıyı bölmemek adına paylaşmadım. Onlardan da biraz söz etmek istiyorum. Cevahir’de gişeye doğru koşarken altmış yaşında bir amca kalbini tutarak yere yığıldı. Bir insanın canı bu oyun için gidebilirdi! Küçük sahne’de arkamda duran genç, Tıp fakültesi öğrencisiydi ve ayakta zor duruyordu. Ağır hasta imiş. Kuyrukta fenalaşıp, vahim sonuçlara yol açabilirdi! Kavga ve gürültüleri hiç saymıyorum bile. Bunları yazmamdaki temel amaç, Devlet Tiyatrosu’nun “sapıtmışlığını” ayyuka çıkarmaktır. Bir kurum böyle bir eziyeti, seyircisine neden yapar? Saygınlığını kaybetmek için mi? İnsanları tiyatrodan soğutmak için mi? “Soğumuyorlar canım baksana geceden kuyruk oluşuyor” mantığıyla bu iş yürümez. Oyunu her ne kadar beğensem de, kurumun bu oyunu derhal repertuardan kaldırması gerektiğini düşünüyorum. Gören görmüştür. Kalan sağlar bizimdir!

Bir de “sanatçı” meselesi var. Efendim, sanatçıların önceliği varmış. Onlara belirli sayıda kontenjan açılırmış. Güzel kurumun güzel beyinleri, bilet almak için insanların canını bile hiçe saydığı bir oyunda, “öncelik” neyin nesi? Evet, ben de bilet bulabilmek için Melih Ağabey’den yardım istedim fakat o “biletsiz” bir isteyiş değildi. Başkasının yerini sırf sanatçı kisvesi altında gasp etme sanatı değildi. “Ben geldim açın kapıyı” diyerek bir “ali kıran baş kesen” durumu değildi. Kimse kusura bakmasın ama o oyunu HALK görmeli. Benim izlediğim tarih olan 22.03.2014 Cumartesi saat 15.00 gösterimine Sezgi Mengi geldi ve kuyruğa girdi. Epey de arkalardaydı. O da sanatçı. Neden diğerleri gibi önceden içeri alınmamış. Görevliler tarafından alınmak istenmiştir de kendisi reddetmiştir. (Tahminim) “Ben yaptım oldu” demekle iş bitmiyor. Neyi yaptın yahu? “Alo Fatih yerimi ayır” mı dedin?

Erdal Beşikçioğlu’nun katıldığı bir programda (ikinci bölümde sıkça bahsedeceğim) sunucu twit atan kişilerden iki tanesine davetiye verilmesini istedi. Erdal Bey ise net bir şekilde “veremem, çünkü benim elimde olan bir şey değil ve başkalarına haksızlık olur” dedi. Bunu diyen de bir sanatçı. Belki de oyunu bu kadar izlenir kılan yegane etken. Sunucu Tuluhan Tekelioğlu idi. Tuluhan Hanım bu yazıyı lütfen okusun. Sonra bir daha düşünsün. Ben on yedi yıldır tiyatroya gidiyorum bir tane bile tanıdığım yok. Neden olsun ki? Bu oyuna yer bulmak zormuş. Hamlet’e de zor yer bulunuyor ama istendiğinde internetten bilet alınabiliyor değil mi? (Aldığımı belirtmiştim) Bir Delinin Hatıra Defteri’ni annem vesilesiyle internetten almam tamamen tesadüf silsilesidir. Milyonda bir olur. E kusura bakmayın ama bu kadar çile çekmişken o milyonda bir olan tesadüf bana denk gelsin. O kurumun ayakta kalmasını sağlayan ben ve benim gibi izleyicilerdir. Ne sanatçının, ne de tanıdık bir dostun bunu yapmaya gücü yeter.

Son olarak “broşür” ile ilgili birkaç şey söyleyip bitireceğim. En yakın arkadaşım Elif, oyunu benden sonra izledi. “Tanıdık” vesile olmuş. Güler misin, ağlar mısın? Neyse, oyunun broşürünü almış ve arkasında Erdal Beşikçioğlu’nun imzasını görmüş. Beni aradı ve aldığım broşüre bakmamı istedi. Heyecanla baktım ama hüsrana uğradım. İmza falan yoktu. Yine bir "acemi" şansı. Ben tiyatro diye öleyim, arşivler yapayım, imzalı broşür başkasına çıksın! Allahtan Elif'e çıkmıştı. El kapısına yalvarmaktansa, Elif'ten isteyebilirdim ve istedim. Tesadüfe bak, Elif'in erkek arkadaşı da istemiş. "Broşürü verdin mi?" dedim. "Hayır" dedi. Bana vereceğine dair söz verdi ama sözünde durmadı. Bu, benim Elif'e karşı ufak bir sitemimdir. Birinci bölüme sanırım "HAKSIZLIK" başlığı iyi giderdi. Böyle bir ülkede sosyalist diye geçinenler bile haktan vazgeçiyorsa, vay halimize. Evet şimdi cevap bekliyorum. Bir 'deli'yi oynayacak kadar delirdim mi? Beni de Poprişçin gibi sistem mi delirtti? Ha bu arada söylemeyi unuttum. Bileti alıp eve dönerken, İstiklal Caddesi'nin hala boş oluşu umrumda bile değildi... 
   

2. BÖLÜM

Eleştiriye başlamadan evvel, oyunun yönetmeni Cem Emüler ve oyuncusu Erdal Beşikçioğlu’nun katıldığı, Tuluhan Tekelioğlu’nun sunduğu, “Gece Masası” adlı programın linkini verecektim fakat sadece 1’er 2’şer dakikalardan oluşan yarım yarım partlar bulabildim. Onlarda oyunla ilgili değil seçimle ilgili görüşlerin tartışıldığı kısımlardı. O halde başlayalım;

Gogol’ün hayatı buraya sığmaz. Fakat Poprişçin’le bazı benzer noktalarını aktarmadan da olmaz. Gogol, 1829 yılında liseyi bitirdikten sonra, edebiyat çalışmalarını sürdürmek amacıyla Petersburg’a giderek, mülkiye memuriyetine girmiş. Bir yıl sonra da memuriyetten istifa etmiş. Sanki sistemin kendisini delirteceğini anlamış. Delirmemek için sanat yolunda ilerlemiş. Poprişçin de yedinci dereceden bir memur. Zıtlığa bakın ki oyun, bir memur şehri olan Ankara’da sahneleniyor ve kapalı gişe oynuyor. Oyunu izleyenler acaba kendilerini sorguluyorlar mıdır? İçlerinde deliren ya da delirmek üzere olan var mıdır? Şüphesiz sistem sadece memurları değil, her meslek grubundan olanları delirtebilir lakin ben karakter üzerinden gidip, devlete bağlı olan kurumları ele almayı tercih ettim. Siz yelpazenizi geniş tutun.

Gogol, “Ölü Canlar” adlı başyapıtının ikinci cildini yazarken, zihnen yavaş yavaş hastalanmaya başlamış ve sıklıkla psikotik episodlar yaşamış. 1848’de Kudüs’e yaptığı yolculuk, yazarın üzerinde olumsuz bir etki meydana getirmiş. 1852’de kendine eziyet etmek için, Ölü Canlar’ın ikinci cildini yakmış. On gün sonra da yarı çılgın bir hale dönmüş. Bir Delinin Hatıra Defteri 1842’de yazılmış. Ölü Canlar’ın ilk cildi de aynı tarihte ortaya çıkmış. Gogol, Ölü Canlar’da “günah”, “ceza” ve “kurtuluş” konularına değinmiş. Sanki Poprişçin’in müdürünün kızını sevmesi onun günahı, daha sonra başına gelen olaylar çektiği cezası, delirmesi ise kurtuluşu olmuş. Bir nevi yapıtlar arası bağlam gibi. Zaten öykü de üç bölüm. Burada bir parantez açmak istiyorum. (Oyun broşüründe çoğu bilgi hatalı. Feray Kara, 1809’da doğan Gogol’ü, 1940’a kadar yaşatmış. Herhalde sistem onu da delirtmiş)  

Bir Delinin Hatıra Defteri aslında bir hikaye. Sylvie Luneau ve Roger Coggio hikayeyi oyunlaştıran isimler. Eserin hem öykü hem de oyun hali elimde mecvut. Uyarlama oldukça başarılı. Bu oyun 2008 yılına kadar Genco Erkal ile anılıyordu. Yaşım müsait olmadığı için 1993’de Genco Erkal’dan izleme fırsatım olmadı. Kendisi 2015’de tekrar sahneleyeceğinin sinyalini verdi. Bir öneri olarak, oynamasa da yönetse? Bu sefer farklı bir gözle baksa? Neyse. Bu oyun, bundan sonra, ölünceye kadar hafızamda Erdal Beşikçioğlu ile özdeşleşecek. Açıkçası başka biri oynarsa da gidip izlemeyi düşünmüyorum. Bazı izlerin silinmesi ben de olumlu bir etki bırakmıyor. Çoğu kişinin hafızasında da böyle yer ettiğinden eminim…

Oyun, Çar I. Nikolay’ın baskıcı devrinde yaşamış, yedinci dereceden bir memur olan Porişçin’in, yaşadığı olaylar neticesinde adım adım deliliğe doğru gidişini anlatıyor. Bu anlatımı yaparken, merkezine “günlüğü” alıyor. Bence delirmenin etkenlerinden biri de bu. Günlük tutmak zor bir iştir ve adamı delirtir. Ben bir ara başlamıştım ama dayanamadım. Her gün yaptıklarını yazmanın zevk verici bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Üstelik yaptıkların hep aynıysa. Monotonluğun, çıldırmanın ana kaynağı olduğu kanaatindeyim.

Eser, fazla siyasi. Siyasilik, Gogol’ün benimsediği tarz olan “hiciv” yoluyla boyut kazanıyor. Öykü ya da oyun halini alıp okumanızı öneririm. Şansınız yaver gidip izlediyseniz başka. Poprişçin delirdiğinde kendini “İspanya Kralı” sanıyor. İktidarın beyni hastalıklı, ruhu küflenmiş olursa, sistem ve çarkları da o hale gelir gibi bir tutum var. Bir yandan da devrimci yönünü kaybetmemiş, içinde hala bir umut taşıyan, bir şeylerin değişeceğine inanan Poprişçin var. “Küçük” adam olarak nitelendirilenlerin “büyük” idealleri de diyebiliriz. Metinle ilgili fazla bir şey söylemek istemiyorum. Dediğim gibi okumak ya da izlemek daha etkili olacaktır.

“İhtiyaç” meselesi galiba oyunun püf noktası. “Ben senin ihtiyacını ne derece giderirsem, sen de benim ihtiyacımı o derece gidermelisin.” Bu cümle çoğu özetliyor. Poprişçin, karşısındaki herkese saygı duyuyor, kendini sevdirmeye uğraşıyor, sevgi besliyor ve bu sevgisini/saygısını belli etmek istiyor. Fakat aynı arzuları karşı tarafta bulamıyor. Bir eksiklik hissediyor ve boşluğa düşüyor. Sistem, ihtiyaçlar doğrultusunda bir tokat atarak, kişiyi delilik makamına ulaştırıyor. Bölünmüşlük ve ötekileştirme de bu tokata dayanak oluşturuyor. (Bence) Metinle ilgili daha fazla şey söylemek istemiyorum. Dediğim gibi okumak ya da izlemek daha etkili olacaktır…

Gogol’ün eseri, anlatım açısından "yalın" ama anlam açısından "derin". Alt temalarla şekillenen, teknik unsurlarla bütünlenen, oyuncusuyla zirve yapan, ince ince dokunuşlarla sağlamlaştırılan, uluslararası bir konuma sahip olabilecek, fakat kurumun vizyonsuzluğu dolayısıyla gücünü “dışarıya” gösteremeyen bir oyun. Aldığı ödüllere baktım da yalnız bir ödülle karşılaştım. 2008-09 Baykal Saran Tiyatro Ödülü: Erdal Beşikçioğlu. Ödül kurumlarının adaletsizliğini bilsekte, bu kadarı fazla. ANADOLU’yu dolaşan “Sadri Alışık Anadolu Ödülleri” nerede?

Oyunun başladığı günden bu yana aklımı(zı) kurcalayan şey VİNÇ. Bu vinç nereden çıktı? Kimin aklına geldi? Kullanımındaki amaç neydi? Bu soruların yanıtını izlediğim programda (Gece Masası) buldum. Erdal Beşikçioğlu, “ben yüksek bir yerde oynamak istiyorum” demiş. Bu isteğini yönetmene ve Devlet Tiyatrosu’nun ilgili kişilerine iletince, “saçmalama” cinsinden bir yanıtla karşılaşmış. Cem Emüler, Beşikçioğlu’nun ciddi olduğunu anlayınca üç tane vinç fotoğrafı göstermiş. “Seç birini” demiş. Erdal Bey’de seçmiş. (“Bir sefer hariç hiç bozulmadı” diyor) Rejisörün vinç fikrine sıcak bakmasındaki neden, insan etiyle, metalin çatışması, insanın, makineye karşı olan savaşı imiş. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmez. Birbirini tamamlayıcı unsur diye buna derim. Vinci, Beşikçioğlu idare ediyor. Yani otomatik olan bir şey yok. Rejisörün açıklamalarından sonra bu durumu “makineyi de insan idare eder” mantığının somutlaştırılması olarak algıladım.

Kostüm ve ışıkla ilgili söylenecek pek bir şey yok. Her iki öğe de başarılı. Sertel Çetiner, kostüm tasarımının haricinde dekor tasarımını da üstlenmiş. “Basit ama etkili bir dekor” oluşturmayı amaçlamış. Kostüm ise metnin sözüne uyum sağlamış. Zeynel Işık, hayalle gerçek arasında bocalayan birinin ruh ve kafa yapısına uygun olarak, etrafı sislerle bezeyip, loş bir ışık ayarlamış. Besteci Tayfun Gültutan’ın besteleri de kayda değer. Afiş tasarımını da çok beğendim. Oyunun psikolojik tarafını vurgulayan bir tasarım. Kutlarım…

Ve Erdal Beşikçioğlu. Bir oyuna ve oyuncuya “resital” tanımlamasını yapmak kolay değildir fakat bu oyun için bunu rahatlıkla söyleyebilirim. “Bir Erdal Beşikçioğlu Resitali”. Beden dilinin bu kadar iyi kullanıldığı, alın terinin bu derece anlam kazandığı bir oyunculuk hatırlamıyorum. Dakikalarca ayakta alkışladım. Benim elimden ancak bu kadarı geliyor. Bir de nacizane yazım. Beşikçioğlu, oyunu haftada üç kez oynuyor. (Eskiden beş kez oynuyordu) Bilet parası ise öğrenci 6, tam 10 TL. Bu fiyata bu oyun sergileniyorsa delilik adına ne söylesem boş.

Eser, 1993'de Genco Erkal'ın kurduğu Dostlar Tiyatrosu'nun haricinde Türkiye'de ilk olarak 1965-66 sezonunda Asaf Çiğiltepe rejisörlüğünde, Ankara Sanat Tiyatrosu'nda oynamış. Ankara'da 170, turnelerde ise 52 kez perde açmış. Genco Erkal Ankara Sanatseverler Derneği tarafından "Yılın En İyi Tiyatro Oyuncusu" olarak ödüllendirilmiş. (Tek ödülü mü bilmiyorum?) 1968-69 sezonunda da Elhamra Tiyatrosu'nda sahneye konmuş. Oyunu çeviren Coşkun Tunçtan, kitabın önsözünde Genco Erkal'a ithafen bir şeyler yazmış. Ben sadece ilk cümleyi yazacağım: "Bu dramı Türkiye'de hakkıyla canlandırabilecek senden başka bir tek sanatçı olmadığına kesinlikle inandığımdan, çeviriyi hep seni düşünerek yaptım."

Oyun broşüründe rejisör Cem Emüler, şöyle demiş: “Sınırları kesin çizgilerle ve aşılmaz, kalın duvarlarla birbirinden ayırmış bir toplum.” Bu cümle ilk bölümü okuyanlar için daha bir anlam ifade edebilir. ‘Klan’laşma her kurumda baş gösterir mi? Devlet Tiyatrosu'nun burnunun altında da kocaman bir BEN var mıdır? Cevap evet ise, delirmeye mahkumsunuz! Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim... 


Not: Oyun 1 saat 15 dakika / Tek perdedir.

Fotoğraflar bana aittir.

Ayrıntılı bilgi için: www.devtiyatro.gov.tr

Kaynaklar

Mitos Boyut Yayınevi: Bir Delinin Hatıra Defteri (Basım: 2012)
Oyun broşürü







EGE KÜÇÜKKİPER


14 Nisan 2014 Pazartesi

4 Yıl Beklettiğim Oyun: “Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum” (İBBŞT)





BEN SİNEMA ARTİSTİ OLMAK İSTİYORUM

Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum, Neil Simon’ın 1980 yılında yazdığı, 1982'de beyazperdeye uyarlanan ve dört yıldır İBB Şehir Tiyatroları’nın repertuarını süsleyen bir oyun. Orijinal adı “ I Ought to be in Pictures.” Türkçe’ye neden bu şekilde tercüme edildiğini bilmiyorum fakat çeviri adının, metnin içeriğine uygun olduğunu söyleyebilirim. (Çeviri: Bilge Koloğlu) Yazarın, “Aklımdaki Kadınlar” (Jake’s Woman), “Aşka 103 Adım” (Barefoot in the Park) ve “Müziksiz Evin Konukları” (Lost in Yorkes) adlı eserleri de Ankara Devlet Tiyatrosu ve Tiyatrokare’de oynanmakta. Bu oyunların Türkçe’ye çevirileri de “ne ilgisi var?” dedirtecek türden. Diğer yazılarımda çeviri üzerinde pek durmam ama böyle bir tutumun “moda” olmasını da istemem.

Burada ufak bir bölüm açıp, biraz önce bahsettiğim diğer Neil Simon imzalı eserlerin tarafımdan yazılan eleştirilerini eklemek istiyorum. Aynı yazarın her oyunu için “yazar tanıtımı” yapmayı doğru bulmuyorum. Yani bu kısım bir nevi “meraklısına”…  




Meraklılar okumaya devam etsin :)

Oyun, sinema artisti olmak isteyen ve babasını on altı yıldır görmeyen bir genç kız ile Hollywood’da senaryo yazarı olan bir babanın kimi zaman kopuk kimi zaman sarmal öyküsünü anlatıyor. Bu öyküyü anlatırken de hayallere, amaçlara ve ideallere ulaşmanın yolunun “sabır”dan geçtiğini vurguluyor. Sabrın vurgusunun yanına azim, istek ve çalışkanlığı da katarak yolculuğa çıkılması gerektiğinin altını çiziyor. Tecrübenin kişiye birçok konuda yardımcı olacağını ve olaylara daha doğru baktıracağını, “tecrübe ettirerek” gözler önüne seriyor. Buradan hareketle karakter bazında değerlendirirsek;

Herbert Tucker (baba) “babalık”, Libby Tucker (kız)  ise “hayat” kavramını tecrübe ederek doğruyu bulmaya çalışıyor. Fakat bulunmaya çalışılan doğru, “deneme-yanılma” yoluyla kendini gösteriyor. Bu yöntemin yüzde yüz doğruyu vereceğini düşünmüyorum. Bir toplumun  herhangi bir doğruyu, bu yolla tecrübe etmemesi gerektiği kanaatindeyim. Hata bir kez yapılmalı ve tecrübenin ölçütü bu olmalı. (Bence) Herbert Tucker’ın kız arkadaşı Steffy’yi, “arabulucu” bir karakter olarak gördüm. Sanki baba ile kızı arasındaki çatışmaları dizginleyen, onların birbirine biraz daha yakınlaşmalarını sağlayan denge unsuru gibi. Böyle durumlarda olan arada kalana olur. İki zıt yönden gelen şey, aradakini ezer ve geçer. Fakat Neil Simon bu oyununda pek de ümitsiz değil…

Ben sinema bölümü son sınıf öğrencisiyim. Öyle olmama rağmen oyunu dört yıl beklettim. Belki ben de alanımda tecrübe sahibi olmak istedim. Oyun her ne kadar tiyatro eseri olsa da, sinemaya dair birçok şeyi içerisinde barındırıyor. Neil Simon’ın kendi çok yönlülüğünü aktardığı bir eser olarak tanımlamak yanlış olmaz. Sessiz sinemadan başlayarak, sinemanın gelişimini, sorunlarını ve bunun insandaki yansımalarını naif bir dille anlatan oyun, hayatı bir film şeridine benzeterek, aslında herkesin bu dünyada bir oyuncu olduğunun ipucunu veriyor.


Psikoterapist Yusuf Baylan şöyle demiş: "Herkes bir ilişkiye insani ihtiyaçlarını gidermek için girer ancak bu ihtiyaçların giderilmesi karşı tarafın elindedir. Dolayısıyla bir ilişkinin doyum vericiliğini belirleyen şey, tarafların karşı tarafın ihtiyacını ne oranda giderdikleridir." Bu söylemler oyunu en iyi ifade eden ve seyircinin kendine göre bir pay çıkarması gereken cümleler. Oyun, konusuyla, rejisiyle, oyuncularıyla, sahne, kostüm ve ışık tasarımıyla hatta müzikleriyle benim (seyircinin) ihtiyacımı ne derece giderebildi? Ben oyundan sonra bunu düşündüm ve yazımı bu doğrultuda yazdım. Metin ile ilintili kısım yukarıda beğeninize sunuldu. Sıra teknik unsurlarda...

Bora Seçkin’in rejisi metnin getirileri üzerine kurulu. “Sinema” teriminden ilham alınarak yaratılan beyazperde ve o perdeye yansıtılan fotoğraflar, yazarın film şeridi düşüncesine uyum sağlamış. Fakat metin sessiz sinemadan günümüz sinemasına (1980) doğru ilerliyor. Başlangıçta fotoğraf olarak şekillenen görüntülerin daha sonra sadece renklenmesinin haricinde hareketli birer görüntüye dönüşmesini beklerdim. Final için tasarlanan yaşananları bir “oyun” haline getirme fikrini hesaba katarsam, bu isteğimin pek de yersiz olmadığını ifade edebilirim. “Meyve” sepeti, sabır ve isteğin, nihayet meyvesini verdiğini simgeleyerek oyunun en anlamlı metaforu olarak yerini almış.

Dediğim gibi buram buram reji kokan bir oyunla karşılaşmadım. Seçkin’in rejisi, sinemasal ve tiyatral öğelerin birarada harmanlandığı, bu harmanın bazen kendi içinde çıkmaza girdiği ve bütünlük kurma ihtiyacının hissedildiği bir oyun olmuş. Rejisörün yönettiği diğer oyunlara baktım da hemen hemen hepsini farklı kurumlarda yönetmiş. Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum, Bora Seçkin’in, bağlı bulunduğu kurumda (İBBŞT) yönettiği üçüncü oyun. (Diğer ikisi “Can Ateşinde Kanatlar” ve “Trendeki Derviş”) ‘Klan’laşmanın boyutlarını görmek beni ürkütüyor!

Ayhan Doğan’ın sahne tasarımı ilk bakışta sinemaya, oyun döngüsü içerisinde ise tiyatroya hizmet etmiş. Dekorda kullanılan nesneler, olayın geçtiği yerin, evin bir bölümü olduğunu betimlese de daha çok “stüdyo” havası yaratmış. (Film çekiyorlarmış da ara vermişler gibi) Bir film şeridinde olan ses ve görüntü kısımları, kameranın içinde dönüyormuşcasına (eski kameralar öyle idi) karşıya konumlandırılmış. Filmsel öğeler aynı zamanda objektife takılan güneşlik izlenimi vermiş. Güneş ve portakal ağacı ümitlerin yeşereceğine dair göz kırparken, oturmak için yastık tercih edilmesi yazlık sinema ruhunu canlandırmış. Tasarım amaç dışı kullanılmasa da “kaba” bir görünüm sunmuş.   

Aksesuarlarda başarıyı yakalayan peruklar, dönemin sinema aktrislerine atıfta bulunurken, bir “kulis” atmosferi oluşturmuş. Renk seçimleri metal/soğuk nesnelerin (kamera,ışık vb.) durumuna uygun olarak soluktan yana olmuş. Libby Tucker’ın hayallerini taşıdığı bavulun daha büyük olmasını dilerdim. Bu haliyle hayalin inandırıcılığı biraz sönmüş. Zaman geçişleri dekorun boyalı, ışığın ve kostümün farklı oluşuyla sembolize edilmiş. (Aksesuar: Mustafa Küçücük)

Kostümler Nihal Kaplangı’nın elinden çıkmış. İspanyol paçalar döneme ayna tutarken, karakterler arasındaki yaş farkı tasarımlarla gözetilmiş. Libby ve Steffy’nin renkli kostümleri ruhsal durumlarına göre ayarlanmış. Ayrıca Libby’nin çocuksu hali giyimine yansımış. Herbert, klasik kombini ile tipik bir babayı çağrıştırmış. Kızıyla arası düzeldikten sonra hayatına bir renk geldiği kostümleriyle özetlenmiş. Bu arada hem bu bölümle hem de reji ile ilgili bir sitemim var: Herbert’ın kostüm değiştirmek için sürekli içeri gidip gelmesi konsantirasyon eksikliğine neden olmuş. Bu kadar değişikliğine ne gerek var? En ufak bir şey için içeri gitmesinin mantığı ne? Tempo yaratmak mı?

Kemal Yiğitcan’ın ışık tasarımı oldukça başarılı. Dekorla ilintili birtakım düzenlemeler doğal yoldan ışığa emanet edilmiş. (Pencerenin perdesi kapandığında ışığın kararması, film ve dizi çekimlerinde kullanılan ayaklı ışıkların, filtreleme yöntemiyle zamanı belirlemesi) Duvarların boyalı halinin ışık öğesiyle desteklenmesi, “film hilesi”ne katkıda bulunmuş. Dramatik mizansenlerin ağır bastığı sahnelerde karartma yoluna gidilmiş. Pencere, sinema salonlarındaki film odası biçiminde düşünülerek, ışığı yoğun kılmış. “Ödül alma” sahnesinde özel ışık es geçilmiş. (Star ışığı verilebilirdi) Baba ile kızın birbirini sorguladıkları sahne için de aynı şeyi söyleyebilirim. 
   
Başlangıç müziği, sessiz filmleri andırmış. (Oyun başlamadan girilen “jenerik” misali) Radyo ile dışsaldan içsele giden bir ritm yakalanmış. Romantik ve neşeli sahnelerde yine radyodan yardım alınarak, sahnenin durumuna göre şarkılar seçilmiş. Müziğin, bu oyunda bir ağırlığı yok. Yani sinemasal düzlemi yetersiz. Hem sessiz film hem de sesli film dönemlerinde, bir filmin bütünlüğünü sağlayan yegane unsur müziktir. Müzik, boşu “dolu”, etkisizi “etkili” hale getirir. Unutmamalı...

Erhan Yazıcıoğlu’nu izlerken, dört yıldır bu oyunu oynamaktan son derece sıkılmış bir profil çizdiğini gördüm. Hatta seçim döneminde dışarıdan gelen seslere ve salonda cep telefonu ile oynayan kıza takılarak, göndermelerde bulunmasını, sıkılmışlığına yordum. Bestem Türen’in sesi çok yetersizdi. Dışarıdaki gürültüyü bastırmaya yetmedi. Derya Çetinel oyunun kurtarıcısı idi. Gençlerin enerjisi bir başka oluyor. Oyunu dört sene inatla beklettim. Dört yılın sonunda gitme kararı aldım ve ilk hatamı yaptım. Hatamı deneme-yanılma yoluyla yapmadığım için mutluyum. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim…


Not: Oyun 1 saat 30 dakika / 2 perdedir.


Kaynak: Oyun broşürü

EGE KÜÇÜKKİPER