Scott Fitzgerald'ın 1925 yılında yazdığı, defalarca beyazperdeye uyarlanan eseri Muhteşem Gatsby, Simon Levy oyunlaştırması ve Faik Ertener rejisi ile İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda sahnelendi. Açıkçası bu yazıyı kaleme almak hiç içimden gelmedi. Fakat bahsi geçen eser hakkında çıkmış eleştirileri okuyunca, 'aynı yerden bakma' durumu ile karşı karşıya kaldığımı anladım. Bu nedenle, yazmayı kendime bir görev saydım. Aslında yazımın geneli az önce söz ettiğim 'bakış' ile ilintili. Buna az sonra değineceğim...
Muhteşem Gatsby, bir yandan ihtişamlı partileri, eğlenceyi, dansı ve aşkı anlatırken diğer yandan da 1920'lerin ekonomik sıkıntısı ile savaş bunalımını fonuna yerleştirerek, 'Amerikan Rüyası' eleştirisi sunan bir yapıt. Bu paragrafın son kısmını yazmamayı çok düşündüm. Beni bu düşünceye iten sebep, paragrafın bütününü sahne üzerinde görememem idi. Bu durumun rejisör Faik Ertener'den kaynaklandığı kanaatindeyim. O halde az önce sözünü ettiğim 'bakış'ı irdeleyelim...
Bakış
Burhan Yılmaz'ın dekoruna ayrıntılı bir biçimde değinmeden önce, sahnenin sağ üst kısmında bulunan, 'yukarıdan bakan bir çift gözlüklü göz' tablosuna değinmem gerek. Bu gözler, oyunun anlatıcısı Nick'e ait. Nick hem olayların içinde hem dışında. Yani bir taraftan yaşarken, diğer taraftan akratıyor. Bir nevi 'kahraman anlatıcının bakışı' egemen. Tasarım bu açıdan iyi. Lakin benim üzerimde duracağım nokta özelde rejisörün, genelde ise tiyatronun bakış açısı. Bu cümlenin açılması gerektiği kanısındayım...
Biraz evvel, metnin barındırdığı bazı temaları, oyunda görememekten dem vurmuştum. Eğlence, aşk ve ihtişam ana planda mevcuttu fakat savaş, kriz ve 'rüya' fonda kendine yer edinememişti. Bu durum bana bakış farklılığını göstererek, oyuna içeriden ve/ya dışarıdan bakmanın kapılarını aralattı. Nick bu bakışı çok güzel sağlamış fakat Faik Ertener için aynı şeyi söylemem mümkün değil. Bana göre rejisörün iki gözü de olaylara dışarıdan bakarak, içerinin zenginliğini ve alt katmanlarını avucunun içine alamamış. Eksikliğin bu sebebe dayalı olduğunu hissediyorum.
Dışarıdan bakmak, olayların gidişatına bir 'öneri' olarak yol çizebilir lakin kararı verecek olan içeridekidir. Rejisör, önerisini vererek, karşısındakinin ne yapacağını beklemekle bence hata etmiş. İçerideki, aşkı merkeze alarak, kendi bakışıyla bir 'rüya' yaratmış. Dışarıdaki ise bu rüyayı kendi bakışıyla yorumlamakla kalmış. Yorumu, içeridekinin ona izin verdiği ölçüde geçerli. Eğer içerideki, bazı noktaları atlıyor, mühim olan şeyleri gün yüzüne çıkarmak istemiyorsa? Bu durumda rejisör 'dıştan' bir göz olarak ne yapabilir? İçerideki ona çoktan kapısını kapatmıştır. Anahtarı da kendi cebinde (gözünde) dir.
İçeriden bakmak, kimi zaman olayların gidişatını görememeye neden olur. Durumu yaşayan sizsinizdir ve bazen dışarıdan bir gözün yardımına ihtiyaç duyarsınız. Lakin bu yardımı almıyor ve 'kendi gözünüzle' ilerlemek istiyorsanız, iyisi ve kötüsüyle sonuçların doğumuna zemin hazırlamış olursunuz. Tıpkı Gatsby gibi. Gatsby 'içeriden bakma' örneğinin tipik bir sembolü. Nick ise içeriyi ve dışarıyı dengeleyen bir 'harmancı'. Önünü görebilmesi bu yüzden. Işığını gerektiği yerde yakması ve hayatta kalması 'normal' olanın bir simgesi.
Bu iki bakış farklılığını açıkladıktan sonra Faik Ertener'in rejisini, bir harmancıdan son derece uzak, Gatsby'nin içeriden bakma durumunu kendine göre 'dışarıya' çevirerek, birtakım olaylara izin veren, 'tek yön'e mahkum, ileriyi seçemeyen, Nick'in gözlüklerine ihtiyaç duyan bir model olarak özetleyebilirim. Tiyatronun genel vaziyeti de bundan farksız değil. İçerideki, dışarıyı, dışarıdaki içeriyi bir türlü algılayamıyor. Yukarıdaki tablo herkese lazım. Bunu unutmamakta fayda var...
Dekor - Kostüm - Işık - Müzik
Burhan Yılmaz'ın dekor tasarımı 1920'lerin yapısına uygun ve dozunda bir ihtişam ile bezeli. Lakin dekor sayısı çok fazla. Dekor değişimini yapan kişi, adeta oyunun 'başrolü'. Rejisör, bir dakikalık sahne için yapılan dekor değişimlerine bir çözüm bulabilirdi. Ah içerideki! Rahat bırakmamış ki, ille de değişsin istemiş. Şirin Dağtekin Yenen'in kostüm tasarımları, dönemin atmosferini yansıtmakla birlikte, sınıfsal ayrımı gruplandıran türde. Önder Arık ışık tasarımında fena değil. Keşke anlatıcının (Nick) sahnelerinde 'meşhur sahne ışığı'nı tercih etmeyerek, tabloya özel bir ayarlama yapsa imiş.
Muhteşem Gatsby'nin geçtiği dönem 'caz devri' olarak adlandırılıyor. Bu etkinin bir kısmını Melikcan Zaman'ın müzik direktörlüğünde yakalayabildim ama oyun boyunca susmayan, oyuncuların seslerinin duyumuna engel teşkil eden, 'sürekli müziğin' fondaki hizmetini anlamlı bulmadım. Bu bir doğallık değil. Koreografi (Hamit Erentürk) elinden geleni yapmış.
Oyunculuklar
Tansel Öngel (Nick) çok başarılı. Benim için oyunu izlenir kılan tek isim. Şebnem Dokurel Topçuoğlu (Daisy) ve Kerem Arslanoğlu (Gatsby), oyunu iyiye ulaştırma çabalarında, vefakar, cefakar ve istekli. Davet sahnesi 'kuru' kalabalık. Kapı açıcılar (sonradan otomatik açılıyor) işlevsiz. Bana da bir rol var mı? Demet İyigün'ü Devlet Tiyatrosu'nun birçok prodüksiyonda izlemiştim fakat bu oyunda aklımda yer etmedi. Üzgünüm... Kadronun
devamı: Erdinç Gülener, Ebru
Unurtan, Orhan
Kurtuldu, Elif Nutku, Cengiz Çevik, Emin Maltepe, Muzaffer
Demirel, Alper Günay, Onur Serimer, Nihal Usanmaz, Görkem
Koyuncu, Engin Ünal, Müge Ünal, Selvin Konuk, Barış Tuğsan
Gür, Özge Oktar, Tuğba Begde, Mine Serimer, Aybüke
Eryiğit, Sevda Sezek, Dicle Doğan, Meral Aslan, Özge
Asyalıoğlu, Akın Gül, Fatih Bektaş, Alper Çelikkol, Meriç
Atmaca, Nurhan Uslu, Erkan Horzum, Murat Usta, Balahan
Gürel. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim...
Böyle bir oyun Devlet Tiyatrosu'na iyilik değildir...
Bu da benim BAKIŞIM...
Notlar:
Oyun 2 saat 10 dakika / 2 perdedir.
Fotoğraflar bana aittir.
Ege KÜÇÜKKİPER
"Sanat yok oldukça vahşet yükseliyor." Böyle demiş Işıl Kasapoğlu bir röportajında. Diktat'ı seyrederken aklımda bu cümle vardı. Kasapoğlu'nun, niçin bu oyunu seçtiği ve oyunu neden Diyarbakır Devlet Tiyatrosu'nda sahnelediği gibi soruların cevapları yavaş yavaş belirmişti kafamın içinde. Yani 'daha önce yazılmıştı, her şey önceden belli idi.' Belli olanın cazibesine kapıldım. Benim hatam idi. Enzo Cormann'ın 1995 yılında yazdığı Diktat'ı hem Diyarbakır Devlet Tiyatrosu hakkında bir fikir edinebilmek hem de yıllardır takip ettiğim Işıl Kasapoğlu'nun bir rejisini daha seyredebilmek için tercih ettim. Rejisör aynı oyunu 2004-05 sezonunda 'Semaver Kumpanya' için sahnelemiş. Konuştuklarım hafızalarından silemediklerini söylüyor. Ben, tersi bir uygulamadayım. Oyunun yazarı Cormann 62 yaşında ve 28 tiyatro eserinin sahibi. Kendisi ile yeni tanıştım. Bana misafirperver yanını pek göstermedi. Hep o konuştu, beni susturdu. Üstelik anlattıkları bildiğim konular üzerine idi. İkram ettiği şeyler de bayattı. Tekrar davet etti. Meşgul olduğumu, ayrıca birbirimize çok uzak oturduğumuzu söyleyerek evinden ayrıldım. Kapı numarası yoktu. Kafam karıştı!
Diktat, iç savaş sonrası ayrı saflarda yer almış iki kardeşin (anne bir, baba ayrı) 25 yıl sonra gelen hesaplaşmalarını konu ediniyor. Elbette bu kısa bir aktarım. İki kardeşten küçük olanının yıllardır ölü bilinmesi, psikiyatr olan ağabeyin ise politikaya atılıp, sağlık bakanlığına aday gösterilmesi, bir yandan metnin dilini hazırlarken, diğer yandan bu kimliklerin getirilerine/götürülerine uygun bir ortam sunmuş. Böylece aktarım açılmış ve genişlemiş. Metindeki politik söylemler, politikacıların hazırcevaplılığına uygun düşerken, yaşananlar işin psikolojik yönünü açığa çıkarmış. Cormann'ın metni psikolojik bir metin değil lakin kişinin bünyesinde, zihninde ve duygularında oluşan tahribatın izlerini bu yolla görmeyi mümkün kılan bir yapıt.
Yazar, iki kardeşin, iki ayrı safını, gerçekte var olmayan, hayali adlandırmalarla ayırmış ve bir tarafa 'trak', diğer tarafa da 'trip' diyerek, ütopik bir kurgu yaratmış. Oyunu birlikte seyrettiğim arkadaşım bu durumu Brecht'in 'Yuvarlak Kafalılar ve Sivri Kafalılar' isimli oyunundaki biçime benzetti. 'Gruplandırma' yönünden bakıldığında doğru. Farklılık, gruplandırmayı yapan kişilerde. Brecht'in metninde, iktidar bir kutuplaşma yaratmak için bu yolu seçer. Cormann'ın metninde ise, kutuplaşmayı yaratan iktidar değil, grupların üyeleridir. Bir nevi kardeşi kardeş ayırmıştır. Şüphesiz ki onları bu yola sevk eden iktidarın eylemleridir. Lakin bu dolaylı yoldan gerçekleşmiştir. Belirtmem gereken diğer bir önemli husus da koyulan grup adlarının belirli bir gerçeği yansıtmamasından ötürü, her milleti betimlemesi üzerine. Bu durum kimi oyunlarda karakter isimlerinde kimi oyunlarda da, oyunun içeriğine katkı yaparak kendini belli eder. Diktat, ikinci seçeneği masaya yatırıyor.
Diktat bir 'bekleyiş'in oyunu. Bekleyen(ler) ortada fakat beklenilen(ler)den hiçbir işaret yok. İki oyun kişisi sanki Vladimir ve Estragon. Metin Godot'nun kim olduğunu tartışırken, beklemenin de boşa bir umut olduğunun bilincinde. Peki bu tartışma niye? Bence Cormann'ın kafa karışıklığı bu yüzden. Umut kavramından uzakta. Fazla gürültülü ama aslında çok sessiz. Esasen o da bir savaşta. Bazen de 'hakemlik' görevini üstlenmekte. Oyun boyunca çıkardığı sarı kartların yerini finalde kırmızı kart almakta. Bu kırmızılık diskalifiyenin haricinde aynı zamanda kanı temsil etmekte. Temsil etmek kolay, mühim olan temsil edilmek.
Eserin bir de 'sanat' boyutu mevcut. Cormann, metnin içerisine yedirmeye çalıştığı hikayesi ile savaşın sadece iki kardeşi veya bir grup insanı değil, sanatı ve sanatçıyı da 'yaktığını' vurgulamış. Bu vurgulamayı yaparken A'dan Z'ye kadar sığdırabildiği tüm önemli yazarların adlarını ve eserlerini zikretmiş. Metne bir nevi 'ağıt' niteliği taşıtmış. Ağıt, ölüm sonrası olur. Ölmesini bekledim. Bir ara nefes almaya gayret etti fakat ona suni teneffüs yapan ya da şok uygulayan olmadı. Bir süre sonra öldü. Biraz bekledim ve artık bir ağıt yakmak için zamanıdır diyerek bu yazıyı yazdım. Şimdi teknik unsurlara değinelim...
Teknik Bölüm
Kasapoğlu'nun bütün rejilerini beğenen biri olarak hayal kırıklığımı dile getirmek zorundayım. Benim için oyunun en çekici yönü kayıptı. Yaratıcı bir reji dokunuşu göremedim. Oyunculara bu kadar serbest bir alan ve hak tanınmasını anlamlandıramadım. Bana göre bu oyun bir 'oyuncu oyunu' değil. Küçük kardeşin (Val) ağlamalarıyla melodrama çevrilecek bir yapıda olmadığı da kesin. Metnin 'diyaloglara dayalı' yapısı ve alt katmanları, su üstüne çıkabilecek türde. Lakin bu haliyle gölün en dibinde. Deniz yerine göl dememin sebebi, metnin kendine bir sınır çizmesi. Rejinin sınırı bu çizgiye çok uyumlu. Açık denizler onu kucaklayabilir. Sığ kısımlar da çöp olur. İnsanlar denize çöp attıklarında, onları uyaranlara "deniz alır, götürür" şeklinde klişe bir cevap verirler. Bazen götürmez. Biriktirir!
Not: Final sahnesi gözden geçirilmeli. Üçüncü kişinin seyircilerin içinden gelmesini 'suç biraz da sende' olarak yorumladım. Fakat yaptığım (!) eylemi hiç beğenmedim. Hamlet (İDT) prodüksiyonunda da beni 'Rosencrantz' ve 'Guildenstern' yapmıştınız!
Hakan Dündar'ın dekor tasarımı adeta bir 'sanat tahribatı'nı andıran türde. Yıllardır kullanılmayan, yıkık-dökük bir tiyatro salonu konsepti, hem metin hem de savaş olguları açısından olumlu. Kostüm tasarımı da Hakan Dündar'a ait. 2004 versiyonunda Funda Çebi imzalı kostümde küçük kardeşin 't-shirt'ü kırmızı bir Lacoste imiş. Ne tesadüf! Kostüm, renk ve tarz itibariyle bir amaca hizmet etmemiş. İzzettin Biçer'in ışık tasarımı metnin karanlık atmosferine destek sağlamış. Sis ile birleşince bu desteğini yitirmiş. Canlı müzik kullanımı, 'müzik ruhun gıdasıdır' mantığını devreye sokarak, çoğu sıkıcı anı kurtarmış. 'İyileştirici' gücü simgelemiş. (Müzik: Fatih Çiçekli)
Oyunculuklar
Mümtaz Aydoğan Mengi ve Fatih Yurdakul'un birbirine çok yakınlaştığını, çoğu yerde vurgulamalarının yanlış olduğunu, yine çoğu yerde bağırış-çağırışlarının gereksiz olduğu kanaatindeyim. Fatih Yurdakul'dan ezilmişliğin ve ruhi tahribatın izdüşümlerini hissedemedim. Mümtaz Aydoğan Mengi ise beni bir psikiyatr olduğuna inandıramadı. Her şeye rağmen bir ağabey olduğunu az da olsa geçirebildi. Hızlı diyalogların işi olumsuz yönde etkilediği ayan beyan görüldü. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim.
Diktat... DİKKAT!
Notlar:
Oyun 1 saat 15 dakika / Tek perdedir.
Fotoğraf bana aittir.
Ege KÜÇÜKKİPER
Uğur Saatçi'nin 2008 yılında '3. Mitos Boyut Oyun Yazma Yarışması'nda dereceye giren oyunu 'İstibdat Kumpanyası', 2009-10 sezonunda Trabzon Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmesinin ardından, bu sezon Tiyatro İstanbul prodüksiyonu olarak izleyicisiyle buluştu. Her iki yapımın da rejisörü Barış Erdenk. Aynı oyunu defalarca sahnelemek onun işi. Barış Erdenk imzalı üç oyun izledim. Üçünü de beğenmedim. İstibdat Kumpanyası bunlardan biri. Oyun aynı zamanda beni bir başka Erdenk rejisi ile karşı karşıya getirmeme özelliğini de taşıyor. Uğur Saatçi'nin 'Yeşilçam' adlı oyununu Ankara Devlet Tiyatrosu bu yıl Barış Erdenk rejisi ile sahneledi. Tahminim Saatçi-Erdenk ortaklığının süreceği yönünde. Belli ki yazar, rejisörden memnun. Memnuniyetinin artmasını dilerim...
Saatçi'nin Kumpanyası
Uğur Saatçi 1986 doğumlu genç bir yazar. Dokuz Eylül Üniversitesi, 'Dramatik Yazarlık Bölümü'nden mezun. Yukarıda bahsettiğim iki eserinin haricinde yine Trabzon Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmiş olan 'Bu da Geçer Ya Hu' isimli oyunu mevcut. 'Diğerleri Uyurken' ve 'Demokrasi Çıkmazı' adlı kısa eserleriyle 'Suat Taşer Sahnelenmeye Değer Oyun Ödülü'nün de sahibi. Ankara'da iken Yeşilçam'a denk geldim fakat programımda yer vermedim. İstibdat Kumpanyası'nı ise bundan iki sene evvel Şehir Tiyatroları'nın 31 senedir düzenlediği 'Genç Günler' kapsamında bir üniversite topluluğundan izledim. ÇOK başarılı idi. O topluluktan biri şu an bir televizyon dizisinde başrol oynuyor. Gençleri seyretmekte yarar var...
İstibdat Kumpanyası, 1876 senesinde, II. Abdülhamid'in tahta çıktığı dönemde geçiyor. 'İstibdat'ın kelime anlamı 'baskı yönetimi'. II. Abdülhamid burnunun uzun olmasıyla bilinen ve bunun dile getirilmesinden hiç hoşlanmayan bir padişah. Edmond Rostand'ın kaleme aldığı klasikler arasına girmiş Cyrano de Bergerac da öyle. Saatçi, bu benzerlikten faydalanarak, Abdülhamit devrinde, bir tiyatro topluluğuna Cyrano de Bergerac'ı oynatarak, hem sansürcü zihniyeti eleştirmiş hem de ufak tefek nedenlerle (söz gelimi bir burunla) 'keyfi' yaptırımların, sanatçı üzerindeki denetimine parmak basmış. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki Cyrano de Bergerac sadece bir oyun karakteri olmanın çok ötesinde, 1619-1655 yılları arasında yaşamış bir oyun yazarı.
Saatçi'nin eserinde, o dönemde sarayda tiyatronun olduğu sonucunu çıkarmak da mümkün. Buradan hareketle, tiyatronun kurulum aşamalarına bir bakalım. İstibdat Kumpanyasının oyuncuları amatör, rejisörü ise yabancı. Yani 'kurulmuş' bir kumpanya. Her ne kadar oyunun ana teması 'sansür' olsa da, bence en önemli meselesi bu. Zaten oyun da bu mesele ile açılıyor. Bir nevi bize miras kalan şeylerin 'yabancı etkisi' ve 'sansür' olduğunu söylüyor. Tahminimce yazar esas söylemek istediğini, seyirciye tam anlamıyla aktarabilmek için, oyununu özelde birey, genelde toplum üzerindeki baskı ile sınırlamış. Eser, 'bizim' eserimiz. Toplumsal ve güncel. Lakin evrensel olduğunu kanaatinde değilim...
Uğur Saatçi, oyunu 'komedi' formunda sunmuş. Bu durum seyircinin her zaman komedi formu içerisine yedirilmiş mesajı daha net alması ve baskının, sansürün, keyfi yaptırımların uygulayıcısı olan kişinin komik durumda gözükmesi açısından son derece olumlu ve amacına uygun. Tüm bunlarla birlikte İstibdat Kumpanyası kısır, açılmaya kapalı, noktaları konmuş ve nereye kadar inip, çıkacağı belirlenmiş bir metin. Bu nedenden dolayı metnin bazı yerleri (prova aşamaları) fazla uzun. Kısacası 'yeni' bir metin değil. Çok önceden beri anlatılagelmiş bir hikayenin, kişi ve olaylar bazında değişimiyle tekrar ısıtılması durumu. Bu tarz eserlerde yeniliği yapacak olan kişi rejisör. O halde rejiye değinelim...
Teknik Bölüm
Rejisörün metnin içeriğini anladığı kesin. Lakin uygulayış biçimi bana göre yanlış. Oyunu bir 'oyuncu oyunu'na indirgemesi affedilemez. İstibdat Kumpanyası rejisi benim için bir 'şov'dan ibaret. Önemli, oyuna hizmet eden ve özel bir dokunuştan yoksun. Barış Erdenk, oyun broşüründe şöyle demiş: "Oyunu sahneleme fikri ilk kez ortaya çıktığında hem benim açımdan hem de oyuncular açısından içine düşülecek ilk tehlike komikleşme olgusu idi. Oyun ancak iki şekilde bir iddia taşıyabilirdi. İlki basit ve akla ilk gelen şekliyle, cinsel imalardan beslenen komikleşme tehlikesinin giderilmesi, ikincisi ise bütün unsurlarıyla oyunun ana aksiyonuna hizmet eden birbirini besleyen, birbirinin enerjisinden beslenerek gerçek bir ruh kazanan oyuncular topluluğunun oluşmasıydı." Bu vaziyete göre rejisör, ikinci kısmı esas almanın doğruluğuna inanmış. İnanmak başarmanın yarısıdır. Yarıda kalmış...
Oyun, 'Trabzon versiyonu' ile aynı dekora ve aynı kostüme sahip. Çünkü dekor ve kostüm tasarımcıları da aynı kişiler. Aytuğ Dereli'nin dekoru, dönemi yansıtacak derme-çatma, (iki kalas bir heves) yapıya elverişli. Mediha Yavuz'un kostümleri, 'yabancılar'ın, oyuncuların ve Paşanın ayrımını gruplandıran türden. Diğer versiyonda karışlaştığımız müzik tasarımcısı Engin Bayrak'ın müzikleri, Orhan Enes Kuzu'nun düzenlemeleriyle harikulade bir boyutta. Oyunu izlenilir kılan yegane öğe. Sibel Erdenk koreografi konusunda tam bir usta. Şimdiye kadar beni yanıltmadı. Işık tasarımcısı yok. Tesirin yetersiz olmasının nedenlerinden biri. Bu oyun için gerekli olduğuna inanıyorum.
Oyunculuklar
Erşan Utku Ölmez oyunun en tecrübelisi. Trabzon versiyonunun gediklisi. Onur Buldu ve Aylin Kontente 'Güldür Güldür'ün fazla etkisinde. Sabri Özmener ve Uğur Bilgin dengeli oyunculuklarıyla durumu kotaranlardan. Serhat Barış, ince sesli ve ağırlığını koyamayan bir paşa. İlknur Güneş, Fransız aksanında seyircinin anlamasını kolaylaştırmaktan çok zorlaştıran bir nitelikte. Aynı ay içerisinde iki farklı oyunda izlediğim Levent Üzümcü ise burada bir hayal kırıklığı. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını temenni ederim.
Beğenmediğim oyunları yazmama gibi bir huyum yok. Bu oyun için bu uzunlukta (bana göre çok kısa) bir yazı kâfi. Uzun yazılarda görüşmek niyeti ile. Oyundan çıktığımda şöyle dedim: "Hepsi bu mu?" Sonra da kendi sorumu kendim cevapladım: "E daha ne olsun!"
Böyle bir oyun tiyatroya iyilik değildir...
Notlar
Oyun 2 saat 30 dakika / 2 perdedir.
Fotoğraf bana aittir.
Kaynak
Oyun metni (İstibdat Kumpanyası)
DT oyun broşürü.
Ege KÜÇÜKKİPER
Philip Ridley'in 2013'de yazdığı 'Kara Vanilya Ormanı' Talimhane Tiyatrosu prodüksiyonu olarak, Lerzan Pamir rejisiyle sahneleniyor. Ridley ilk oyununu 1991'de yani 26 yaşında kaleme alarak, günümüze kadar 17 yetişkin ve 2 çocuk oyunu olmak üzere toplam 19 oyuna imza atmış bir yazar. Ridley'in, Kara Vanilya Ormanı adlı eserinin dışında 5 oyunu daha ülkemizde sahnelenmiş. Tiyatro Yan Etki 'Leaves of Glass', İkinci Kat 'The Pitchfork Disney', DOT 'Mercury Fur', Tiyatro 0.2 'The Fastest Clock in the Universe', ve Craft Tiyatro 'Vicent River' adlı yapımıyla, seyirciyi Ridley'e hazırlamış. Görüldüğü gibi yazarın sahnelenen tüm eserleri, 'alternatif tiyatro'larda izleyicisi ile buluşmuş. Bahsi geçen eserin metnini okuduktan sonra durumun böyle olduğuna şaşırmadım. Ödenekli kurumların da bu tarz oyunları sahnelerine taşıyacaklarını beklemiyorum.
Metinsel Özellikler
Kara Vanilya Ormanı, alışılagelmişin dışında bir oyun. Serim-düğüm-çözüm bölümlerinin öneminden çok, ayrıntılarla 'olay' yaratmaya çalışan bir metin. Eser, kendi içerisinde bir bütünlük taşımakla birlikte, hikayesel bir anlatım diline de sahip. Geçişler son derece hızlı. Metnin geneli, sonrasına dair ipuçlarıyla dolu ve karakterler arasındaki koşutluklar üzerine kurulu. Geçmiş ile o an, birbirini harmanlar nitelikte. Bu tanımlamalarım şüphesiz yazarın kurgusal dilinden kaynaklı. Oyun tek kişilik (Andrea) ve birçok metaforun kendine yer edindiği bir atmosferde.
Ridley, ana tema olarak 'sevgi'yi seçmiş. Bu seçim, yerini giderek sevgisizliğe ve bunun doğuracağı neticelere bırakmış. Aynı şeyi 'umut' için de söyleyebilirim. Umut ve umutsuzluk, kişinin yaşadıklarıyla 'doğal' bir görünüme dönüşmüş. Yazar, sevginin önemine atıfta bulunurken, dolaylı da olsa ebeveny ilişkilerine, bu ilişkilerin çocuklar üzerindeki etkisine, çağın gençliğine ve kadınsal sorunlara değinerek bir portre oluşturmuş. Ridley'in metninde bireyden topluma doğru yayılan bir iz bulmak mümkün fakat sonuca ulaşmak pek mümkün değil. Genel yapı karamsar ve çözüm üretmekten epey uzak.
Ridley'in hikayesi, daha önce çok anlatılmış ve her yerde herkesin ağzından duyulabilecek bir hikaye. Hikayenin bu özelliği onun evrensel ve güncel tarafı. Metni okurken, oyun kişisinin "eğer bu hikayeyi daha önce duyduysanız..." repliğinden sonra heyecanımı kaybettim. Yazarın, bu durumu basit ve normal karşılanan bir yaşanmışlığa vurgu yapmak amacıyla bilinçli olarak tercih ettiğini düşünüyorum. Kara Vanilya Ormanı'nda, kadına yönelik vuku bulan her türlü hadisenin sürekli tekrarlanmasından, bazı hallerde ölümcül olmamasından ve cezasız kalmasından dolayı insanların 'hissizleşmeleri'ni görmek olası.
Yazar, 'arkadaş seçimi'nin mühimliğine değinerek, bu seçimin tesirlerine de dikkat çekmiş. Ebeveyne, bir 'aile' kurma görevinin bilincinde olması gerektiğini hatırlatarak, iş ile özel yaşam arasındaki sınırın dengesini belirlemiş. Giderek 'korkan' bir kadın figürü meydana getirerek, kadını, başına gelecekleri hak ettiğine inandırmış. Elbette bunun sorumlusu olarak eğitimden, ahlaktan ve vicdandan yoksun erkekleri kaydetmiş. 'Güven' sorununa parmak basarak, her şeyden evvel bir bireyin ailesinden, eşinden ya da dostundan duyamadığı güveni bir 'yabancı'dan duyabileceğini örneklemiş. 'Tesadüf'lerden ilham alarak, başka bir tesadüfün doğumuna olanak tanımış. Bu doğrultuda Andrea ile annesinin aşk konusundaki benzerliklerinin metnin ana eksenindeki temel koşutluklardan birisi olduğu kanısındayım. (Bir süre sonra Andrea, annesi konumuna geçiyor gibi)
Metaforik Anlatım
Orman, Tilki, Balıkçıl Kuşu ve Eşek Arısı oyunun metaforik yönünü ortaya çıkaran unsurlar. Eserin tümüne yayılan eşek arısı, kadının karşısındaki en büyük engel olan 'erkeği' simgeliyor. Ridley'in bu fikrine katılıyorum. Arı, kurbanını sokarken iğnesini kırar ve bir süre sonra yaşama veda eder. Yani av ya da avcı olduğu muallaktır. Fakat geride binlerce arı, beslenecek yeni bir çiçek, nefes alacak yeni bir orman aramak için mücadele etmek zorundadır. Bir nevi çiçek kadar narin olan kadının, bir iğne gibi sert olan erkeğinin karşısında gücü yoktur mantığı oyun boyunca varlığını korumuştur. Bu gücün oluşmamasını sağlayan da eşek arısıdır.
Yazar, yarattığı karakterini defalarca eşek arılarıyla karşılaştırarak, hem kadın olmanın zorluklarının hem de kadının güç potansiyelinin altını çizmiş. Bu çizimi yaparken, metindeki diğer erkeklerden (babası ve iki sevgilisi) yararlanmış. Ridley, finalde yarattığı dördüncü erkek ile kadınının yıkılışına zemin hazırlarken, "kadını dışarıdan biri değil 'içeriden' biri yıkar" düşüncesini devreye sokarak, 'erkekliğin doğasını' tartışmaya açmış. Bence oyundaki en önemli mesaj bu.
Balıkçıl Kuşu, 'özgürlüğü' sembolize etmesiyle, metnin en fresh metaforu. Yazarın tek umut serpintisi. Kadının tek dayanağı ve yegane amacı. Tilki, bu amacın gerçekleşmemesi için türlü kurnazlığı yapmaya hazır olan her şeyin bir tasviri. 'Kötü ruh'un bir yansıması. Orman ise, eşek arılarını ve tilkileri barındırmasıyla şüphesiz 'ölümün' bir başka adı. Ridley, metin boyunca babaanne karakterini kullanarak kadınını bilinçlendirmek için adımlar atmış. Tilkileri zehirlemesi için ona yol gösterirken, balıkçıl kuşunu elde etmenin kapılarını aralamış.
Metin Bazında Önerilerim
Etkinliklerinizde çocuklarınıza da yer verin.
Çocuklarınızın fazla hayalperest olmasına izin vermeyin.
Cinsel deneyimlerinizi, çocuk evde yokken yaşayın.
Çocuklarınızı olur olmaz yerlerde terk etmeyin.
Çocuklarınıza 'görünmez' muamelesi yapmayın.
Çocuklarınıza güvende olduklarını hissettirin.
Çocuklarınızın tamamen size bağımlı olmalarına fırsat vermeyin.
Çocuğunuza ev içinde özel alanlar tanıyın, dağınık olmalarına müsade edin.
Çocuklarınızın gözlerinin içine bakın.
İnteraktif Bir Reji
Rejisör Lerzan Pamir, oyunu interaktif bir biçimle sahne üzerine taşımış. Metin bu uygulamaya çok müsait. Lakin fikri sevdiğimi söyleyemem. Kara Vanilya Ormanı biçime esir olmuş bir oyun. Bence Ridley'in hikayesi aynı zamanda bir yalnızlığın hikayesi. Seyirci, katılım sağlayarak bu yalnızlığı tedirgin etmemeli. Daha net anlaşılabilmesi için dekoru betimlemem gerekli...
Jemima Robinson bir 'cafe' konsepti yaratmış ve rejisör, oyunu izlemek için gelen seyircileri (müşterileri) cafenin (oyun alanının) içerisine dahil ederek, garsona (oyuncuya) servis yaptırmış. Oyuncunun bir şey 'sunduğu' kesin fakat hizmet yolu bence çok yanlış. Ben oyun alanının içerisinde dahil olmayarak, salonun normal koltuklarından birine kuruldum. Buradaki amacım hem dışarıdan içeriyi görmek, hem de dışarda olmama karşın, içeri girip giremeyeceğimi test etmekti. Test başarısızlıkla sonuçlandı. Bu sonuçta rejisörün, dekor tasarımcısının ve oyuncunun payı büyüktü. Dekor zemininin siyah-beyaz karelerden oluşmasını ve masa yerleşimini sevdim. Karakterin içinden çıkmaya çalıştığı fakat türlü yollarla hapsolduğu 'labirent' izlenimini vermeye çok yakındı.
Kemal Yiğitcan'ın ışık tasarımını çok beğendim. Özel anları yakalamakta üstüne yok. Karakterin değişken duygularına güç kattığı aşikâr. Dekor tasarımı ile (cafenin lambaları) içli dışlı bir ışık yansıtımı, doğallığa bir katkı. Orhan Enes Kuzu'nun müzikleri, oyunun 'kurtarıcısı' vaziyetinde. Zamanlaması ile beraber 'hal'e göre iniş-çıkışları pek hoş. Kostüm tasarımı yazmıyor. Son zamanlarda bu moda. Geçenlerde böyle bir oyuna daha rastladım. Şu kadarını belirtmem de yarar var ki, kostümler karakterin yaşına ve bağlı bulunduğu çağa uygun. Lakin renkleri onu anlatmıyor.
Özge Erdem'i sahnede ilk kez izledim. Son açtığım başlığın ilk paragrafı, oyuncuyu için düşündüklerimin bir aynası. Tek kişilik bir oyuna soyunmak cesaret ister. Kendisini cesaretinden ötürü kutlarım. Emeği geçen herkesi selamlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. İnteraktif bir oyun yaparken, bunun seyirciyi nasıl rehavete sürükleyeceğini düşünmelerini (mesaj çekme, arkadaşı ile konuşma, salonu terk etme vb.) temenni ederim...
Notlar:
Oyun 1 saat 20 dakika / Tek perdedir.
Fotoğraf bana aittir.
Kaynak
Oyun Metni (Kara Vanilya Ormanı)
Vikipedia (Yazar)
Ege KÜÇÜKKİPER
'Romeo ve Juliet', İtalyan Natleo Bandello'nun öyküsünden, İngiliz şair Arthur Broke'un 1562'de uyarladığı ve Shakespeare'in kalemiyle en güzel şeklini bulmuş trajedi türünde bir oyun. Opera ve bale formları da mevcut. Çok kez beyazperdeye aktarılmış ve Shakespeare'in en çok sahnelenen eserlerinden biri olma ünvanını kazanmış bir yapıt. Romeo ve Juliet'i sahne üzerinde ilk kez Bakırköy Belediye Tiyatroları prodüksiyonu olarak, Mehmet Birkiye rejisi ile izledim. Shakespeare üzerine söylenecek çok şey var fakat bu versiyon için böyle bir anlatımı gerekli bulmadım.
Romeo ve Juliet, iki düşman ailenin birbirini seven çocuklarının ölümle sonuçlanan trajik aşklarını konu edinen, Shakespeare'in gençlik yıllarında yazmış olduğu bir metin. Klasik eserleri derinlemesine incelemeyi seven biri değilim. Fakat bu eserin bana ilginç gelen etkilerini söylemeden geçemem. Romeo ve Juliet, gerek metindeki konuları gerek karakterlerin yapılarıyla, başka başka yazarların, başka başka oyunlarına ilham kaynaklığı etmiş bir oyun. İlginç olan tarafı, bu eserden etkilenen her yazarın, biçim olarak 'komedi'yi tercih edişi. Ephraim Kishon'un 'Tarla Kuşuydu Juliet'i, ile Ann- Marie McDonald'ın 'İyi Geceler Desdemona Günaydın Jüliet' adlı oyunu bu tanımlamama birer örnek.
Tam da buradan hareketle Mehmet Birkiye'nin rejisine değinmek istiyorum. Oyunu, bir trajedi havasından ziyade bir 'romantik komedi' atmosferinde soludum. Shakespeare'in trajedileri, 'intikam trajedesi' ve 'romantik trajedi' olarak ikiye ayrılır. Romeo ve Juliet bu ayrımdan ikincisine mensuptur. Fakat eserin bazı karakterleri (bilhassa Dadı) renkli kişilik ve tavırlarıyla oyunun komedi yönünü ortaya çıkarır. Mehmet Birkiye'nin rejisinde bu yönün daha ağır bastığını rahatlıkla dile getirebilirim. Şimdi bunlara bir bakalım...
Rejisör, kadroyu sekiz kişiyle sınırlayıp, metnin kilit noktalarını ele almış. Commedia dell-Arte geleneğinden yararlanarak, eserin sadece serim-düğüm-çözüm kısımları üzerine bir kurgu yaratmış. Diğer karakterleri de, Commedia dell-Arte'nin bir başka öğesi olan 'kılık değiştirme' yardımıyla oyuna dahil etmiş. Rejinin kılık değiştirme motifi oyunu komedi eksenine kaydırmış. Çünkü kılık değiştirme, Shakespeare'in yalnız komedi türündeki eserlerine has bir özelliktir. ('Kral Lear'deki Kent karakteri de kılık değiştirir fakat amacı sadece tanınmamaktır, olayların gidişatında bir etkisi yoktur) Bu özelliğin, bilinçli olarak yapıldığını ve sahnelenişteki komedi ağırlığını perçinlediğini düşünürken, amaçsız bir algı bozukluğuna yol açtığı kanısında ısrar ediyorum.
Shakespeare'in tüm eserleri ve yarattığı ana karakterleri evrenseldir. Romeo ve Juliet'te bu duruma verilecek iyi emsallerden biri. Mehmet Birkiye, bir nevi 'aşkın evrenselliği'ni odak noktası haline getirerek, Romeo'yu yaşlı bir oyuncuya oynatmış. Bu seçim, yaşlı bir erkeğin genç bir kıza, genç bir kızın da yaşlı bir erkeğe aşık olabilme ihtimalini betimlerken, 'aşkın yaşı yoktur' mantığını devreye sokmuş. Mantık doğru fakat uygulanış biçimi yanlış. Son yazdığım cümle aslında reji ile ilgili genel görüşümü anlatır nitelikte. Rejinin elbette kötü niyetli olduğunu sanmıyorum ama olaya bir de "büyük adamın küçük kızla olan birlikteliği ne gibi sonuçlar doğurur?" sorusunu sormakta fayda olabileceğini ifade ediyorum.
Romeo'nun yaşça büyük oluşu, Birkiye'nin rejisinde başka anlamlar da taşımış. Bunu rejinin 'tabelasından' yorumladım. Tabelada 'SİNCE 1660' yazıyordu. Yani 1660'tan beri. Konunun eskimeyişinin yanı sıra, aşkın hiçbir zaman bitmeyeceğini, çeşitli karakterlerde ve yaşlarda insanların, ister birbirleriyle uyumu ya da uyumsuzluğunu ister soylu ya da soysuzluğunu anlatan bu ibare, bana göre oyunun 'güncel' kısmını ortaya çıkarmış. Rejinin temelde bu açıklama üzerine kurulduğu kanaatindeyim. Dokunuşu sevdim lakin verilen tarih olayın 'ebedi' yönüne dikkat çekerken, (bana göre) 'ezeli' kısmını unutmuş. Güncelleştirmenin ise oyunun diğer öğelerine yansıdığı konusunda şüphelerim var.
Rejisör, 'koro'ları çok seviyor. 'Sessizlik' (İDT) adlı oyunda da sessiz bir koro vardı ama işlevi net değildi. Romeo ve Juliet içinde aynı şeyi belirtebilirim. Müzik (Tolga Çebi) metindeki genel 'romantizm' ve 'çatışma'lara pek uygun. Fon müziklerinin haricinde kalan sözlü müziklerin, bazen bir koro bazen de bir solist tarafından seslendirilmelerinin oyuna artı bir değer kattığını düşünmüyorum. Aşkın 'renkli' ve 'eğlenceli' tarafını seyirciye geçirmedeki etkisi ise tartışılır.
İlk kez bir Mehmet Birkiye rejisini son derece tutarsız ve oyunun katmanlarını ortaya çıkarmaktan yoksun buldum. Karakterlerin, sahne önüne gelip seyirciyle diyalog halinde oluşlarını, az sonra olacak olayları ve o an içerisinde bulundukları açmazları, seyirciye anlatmalarını, 'demode' bir reji anlayışının kalıntıları olarak algıladım. Burada kabahat koreograf Alparslan Karaduman'ın. Shakespeare'in 'tek boyutlu' kadın karakterine yapılmış bir müdahale bulamadım. Yukarıda detaylı bir şekilde incelediğim reji 'farklı' lakin 'yaratıcı' değil. Günümüzde olumsuz anlamda eleştiri yazıldığında sosyal medya üzerinden bir 'saldırı' kanalı açılıyor. Birkaç gün önce yine bir Birkiye rejisi olan 'Katil Joe'yu yazmıştım. Beni art niyetli olarak görenlerin o yazıyı okumalarını dilerim...
Dekor tasarımı Barış Dinçel imzalı. Dinçel, göz boyayıcı bir tasarıma imza atmamakla beni şaşırttı. İki yönlü değişken dekorlarıyla pratik açıdan beni memnun etti. Her sahneyi özetleyici bir vaziyette az nesnelerle kurması hem kurguyu daha kolay anlamlandırmama hem de işin doğallığını hissetmeme imkan tanıdı. Tasarım bana Verona'nın sıcaklığını verebildi. Sadık Kızılağaç'ın kostümleri dönemin tasvirinde başarılı. Oyun kişilerinin yaşlarına uygun. Romeo ve Juliet'in yaş ayrımını ortaya koyar cinsten. Ayrıca iki aileye mensup üyeleri 'gruplandırıcı' özelliğe sahip. Işık tasarımında Yakup Çartık zaman geçişlerini kararma-açılma yöntemiyle kotarır gibi yapmış. Işık, sisin içinde boğularak istemediği etkiler bırakmış. Özenli bir ayarlama göremedim.
Kadro, Ali Rıza Kubilay, İrem Sultan Cengiz, Burak Dur, Muhammet Çakır, Damla Karaelmas Gökhan, Hüseyin Durak, Mert Asutay ve Gülce Uğurlu'dan meydana geliyor. Ekip çalışması uyumlu. Birden fazla role bürünen sanatçılar üzerine düşeni yapmış. Başrollerin (Romeo ve Juliet) ikili uyumunu yakalayamadım. Koronun ve solistin seslerini beğendim. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını temenni ederim...
Bakırköy Belediye Tiyatrosu'ndan 59 sanatçıyı, 2016 yılına kadar sözleşmeli olmalarına rağmen işten çıkaran Cumhuriyet Halk Partisi'ni kınıyorum. Bu hata derhal düzeltilmeli, sanatçılar hak ettikleri muameleyi görmelidirler. #BuBenimDeMeselem
Notlar:
Oyun 1 saat 30 dakika / Tek perdedir.
Fotoğraf bana aittir.
Kaynak
Oyun metni (Romeo ve Juliet)
Ege KÜÇÜKKİPER
Nicolas Billon'ın 2004 yılında yazdığı ilk oyunu 'Beyaz Fil', yeni tiyatro topluluğu 'Teatron'un ilk prodüksiyonu olma özelliğini taşımakla birlikte, ülkemizde de ilk kez sahneleniyor. Yazar Kanadalı. Altı ay yaşadığım Kanada'dan (Toronto) döneli iki ay oldu. İki ay sonra, Türkiye'ye ayak bastığımda bu oyunla karşılaşacağımdan haberim yoktu. Haberim olsaydı metnin orijinalini oradan temin ederdim. Kanada iklim şartlarının elverişsiz olduğu bir ülke. Soğuk ve gri. Fakat bunun yanında insan ilişkileri ile ısınan bir yer. Bence Beyaz Fil de öyle. Metni okuduğumda, eserin rengini siyah olarak nitelendirmedim. Bir soğukluk olduğu kesindi fakat bu soğukluk yerini kimi zaman samimiyete bırakarak, ısıya zemin hazırlıyordu. Bu nedenle griye daha yakın buldum. Karakterler arasındaki ilişkileri de bu çerçeve içinde değerlendirdim.
Nicolas Billon şu an 37 yaşında. Yani metni 26 yaşında yazmış. Beyaz Fil, yazıldığı yıl 'Stratford Shakespeare Festivali'nde prömiyer yapmış. 2014'te ise Charles Biname tarafından beyazperdeye uyarlanmış. Yazar, Moliere'den 'Sicilyalı veya Ressamın Aşkı'nı, Çehov'dan 'Üç Kız Kardeş'i, Brecth'den 'Carrar Ananın Silahları'nı ve Euripides'den 'İphigenia Tauris'teyi adapte etmiş. Beyaz Fil'den sonra, 'The Measure of Love' (2005), 'Greenland' (2009), 'The Safe Word' (2011), 'Iceland' (2012), 'Faroe Island' (2013) ve 'Butcher' (2014) adlı eserlere imza atarak, 10 yılda 7 oyun ile üretkenliğini kanıtlamış.
Bir Canlı Olarak Beyaz Fil
Beyaz fil üzerine söylenmiş çok şey var. Bunlardan bir tanesi Buda'nın doğuşu ile ilgili. Buda'nın annesi, ona hamileyken rüyasında, ağzında Lotus çiçeği ile gelen beyaz bir fil görmüş. Bundan dolayı Nepal, Kamboçya ve Tayland gibi yerlerde beyaz fil kutsal hayvan olarak sayılmış. Bence metindeki rüya sahnesi ile beyaz filin bu özelliği birbirine koşut. En azından ben yazarın bunu düşünmüş olabileceğine ihtimal veriyorum. Her ebeveyn çocuğunu 'kutsal' (nasıl anlamlandırdığınız size kalmış) olarak kabul eder. Şüphesiz insana verilen değer ile hayvana verilen değer bir olmaz. Her ebeveynin de evladına verdiği değer eş tutulmaz. Yazarın buradaki koşutluğu, beyaz filin sadece 'doğuşu' ile ilintili. Koşutluğun zıtlığı ise 'değer' üzerine kurulu. Bir nevi ebeveyn sevgisinin farklılığı gibi. Bu sevgi beyaz filin sahiplerine göre değişken. Beyaz fil, Kralların, başlarına dert olsun diye düşmanlarına hediye ettikleri, bakımı zor, pahalı ve getirisi olmayan bir canlı. Michael karakterini ve metnin genelini baz aldığımda yanıldığımı hissetmiyorum...
İkincisi filin rengi ile alakalı. Bir hayvanın beyaz olması (normal rengi değilse) onun 'Albino' hastası olduğunu gösterir. Bu hastalık insanlarda da oluşabilen türden bir rahatsızlık. Titreme baş belirtisi. Her hastalık gibi Albino'nun da birtakım kuralları var. 'Yediğine dikkat etme' bunlardan biri. Hastalık zeka geriliğinin de habercisi. Üretken yaşa kadar hayatta kalma durumu bir mucize. Michael da görüntüsel bir beyazlık yok fakat fındığa karşı alerjisi ve el titremeleri mevcut. Üstelik akıl hastahanesinde. Mucizesi ise yukarıdaki açıklamaya uygun. Bence yazar burada da bir benzerlikten yararlanmış. Tam olmasa bile bir ilhamın söz konusu olduğuna inanıyorum.
Bir Metafor Olarak Beyaz Fil
Beyaz fil oyunda metafor olarak kullanılmış. Filler titreşimleri sayesinde iletişim kurarlar. Michael'ın 'iç' titreşimleri ile fillerin bu özelliği, oyunun 'iletişim/sizlik' yönünü ortaya çıkarmış. Yazar, metnin temeline yerleştirdiği iletişimsizliği, ebeveyn-çocuk ve yöneten-yönetilen arasındaki çizgide dolaştırmış. Bireyden yola çıkarak toplumun portresini oluşturmuş. Benim yaşım 23. İçinde bulunduğum çağın en büyük sorunu, Billon'ın ele aldığı sorun ile aynı. Yani mesele evrensel. Evrensel olmasının sebebi kişinin akıl-ruh-duygu üçgeninden yoksun oluşu. Dünyadaki çoğu birey, kendi adına bir 'karınca savaşı' başlatıyor. Tek başına koca bir fille iletişim kurmaya çalışırken (ya da bunun için çabalamazken), fil/i ölüyor/öldürüyor. Karınca savaşı kazandığını sanıyor lakin filin içine sığabileceği bir mezar kazmak zorunda olduğunu unutuyor. Destek için yardım çağırmak aklına gelmemekle birlikte, zaferi için yalnız kendine pay biçiyor. Birey, çevresine yarar sağladığı takdirde önemlidir. Aksi halde toplum bu gibi sorunlarla karşı karşıya kalmaktan çekinmeyecektir...
Beyaz fil, 'sevgi' kavramının üstünde çokça duran bir metin. Bunu "eğer çocuğunuz varsa onu vücudunuzun bütün hücreleriyle sevin" cümlesinden de anlamak mümkün. Yazarın, "iletişime geçmek için yardımcı olacak üç şey nedir?" sorusunun yanıtı günümüzde cep telefonu, internet ve bilgisayar olarak tanımlanırken, sevgi, unutulanlar arasına karışmış vaziyette. Billon'ın metninde durum biraz daha 'kişisel'. 'İş' daha ön planda. İnsana ya da herhangi bir canlıya duyulan aşk, yerini meslek aşkına bırakmış halde. Benim annem ve babam çalışma hayatının içerisinde idiler. Billon'ın metnindeki gibi 'meşhur' değiller fakat kendi alanlarında uzmanlar. Esas sorun galiba 'uzmanlaşmakta' gizli. Bir Bilim Adamı, "çocuklarınızla arkadaş olmayın, hayatları boyunca zaten bir sürü arkadaşları olacak, bir tane de anne babası olsun." diyor. Ebeveynin sevgisi/davranışı/düşüncesi başkadır...
'Safari' sahnesinin canlandırıldığı kısmın oyunun kilit noktası olduğu kanaatindeyim. Beyaz filin metaforik anlatımı en çok burada belli. Sevginin terk edişinin ardından gelen 'şiddet'in, çocukları başka bir yöne sürüklediği, en çok burada aşikâr. Giden geleni aratır mantığının devreye girdiği yer burası. Ben, Billon'ın 'mekan' olgusuna da değindiğini düşünüyorum. Çocukların kendilerine ait birer yaşam alanına sahip olmalarının bir 'gereklilik' olduğuna inanıyorum. Michael, yatılı okullarda kalan, sadece yaz aylarında annesinin evine gelen biri. Bu büyük bir sıkıntı. Belirsizliğin ve çok 'arkadaşın' olduğu bir alan...
Billon'ın Kurgusu
Billon'ın metni kurgusal açıdan başarılı ve oyunun ilerleyişi hakkında ipuçlarıyla dolu. Ben bu başarıyı fillerin doğumuna benzettim. Anne fil, yavrusunu doğururken büyük bir zarın içinde doğurur. Zar, yavrunun koruyucu kalkanıdır. Doğum esnasında yere düştüğünde zar patlar ve yavru dışarı çıkar. İşte Billon'ın metni de tıpkı bu aşamalar gibi her sahne bir diğer sahneyi doğurarak, karakterlerin gizlerini yavaş yavaş açıyor. Akabinde büyük, etkili ve sarsıcı bir patlamayla son buluyor. Son bulduğunda beyaz fil doğuyor mu? Her şeye rağmen yaşamaya değer!
Teknik (Reji, Dekor, Kostüm, Işık, Müzik)
Metin Belgin oyunu 'denge' unsurunu baz alarak sahnelemiş. Metnin getirdiği diyaloglara ve karakterlerin ellerindeki kozlara göre, masanın iki tarafını kullanarak, kişiler arası bir güç gösterisi sunmuş. Rejisörün metni anladığı ve bu doğrultuda bir çalışma içerisine girdiği açıkça ortada. Beyaz Fil daha çok diyaloglarla ilerleyen bir oyun. Sahne üzerinde izlediğimde ve metni okuduğumda bir 'oyuncu oyunu' olduğunu anladım. Metin Belgin, bu durumu bozmayarak, oyuncuyu esnek bırakmış ve ufak dokunuşlarıyla oyunun tadını arttırmış.
Ceylan Soylu'nun dekor tasarımı yerleşim açısından oyuncuya büyük alan bırakıyor fakat bir doktor odası olmaktan uzak. Metin iç açıcı olmasa bile bunun görsel anlatımı bu derece 'koyu' olmamalı. En azından kapının durmasını sağlayan şeyi görmeyebilirdim. Dekorun herhangi bir amaç güttüğü kanısında değilim. Kostüm tasarımı için herhangi bir isim yok. Kostümlerin bir 'tasarım' olmadığı da net. Olması gereken kişi, olması gereken şeyi giyerek görevini tamamlamış. Temel Yapıcı'nın ışık tasarımı özel sahnelerde (rüya,safari) özel bir aydınlatma ile işlevini gerçekleştirmiş. Kapı camının ışığını çok sevdim. Müzik, yazarın tercihiyle Puccini'nin 'O Mio Babbino Caro' adlı aryası. Metni, aryayı dinleyerek okudum. Sahne üzerinde bana çok geçmedi ama oyunun anlatımına destek olduğu kesin.
Oyunculuklar
Pelin Öztekin'in canlandırdığı hemşire rolünü, oyunun yeni oyuncusu Nur Gürkan'dan izledim. Kendisi iki günde bu rolü çıkarmış. Kutlarım. Yosi Mizrahi ölçülü hareketleri ve ses tonuyla, bir akıl hastahenesi müdürü rolünde usta. Kendisini sahnede ilk kez izledim. Başka bir oyunda da görmeyi isterim. Eser Ali'yi aynı ay içerisinde iki farklı oyunda izledim. İkisinde de çok başkaydı. Sevgisiz, saf ama aynı zamanda çok akıllı bir insan kimliğini oyunculuğunda bulabildim. Oyunu izlerken sıkılmadım. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Teatron'un bu ilk oyunu iddialı bir seçim. Ben metin tiyatrosuna inananlardanım.
Beni kazandılar!
Not: Oyun 1 saat 15 dakika / Tek perdedir.
Kaynak
Oyun metni (Beyaz Fil)
Vikipedia (Yazar ve Beyaz fil)
Ege KÜÇÜKKİPER
Tracy Letts'in 1993'de yazdığı, 2012'de beyazperdeye uyarlanan, 'Pulitzer Ödüllü' Katil Joe, Engin Hepileri'nin kuruculuğunu üstlendiği 'Tiyatro İn'in ilk prodüksiyonu (oyun da ülkemizde ilk kez sahneleniyor) olarak seyirciyi selamlıyor. Oyun ikinci sezonunu tamamladı. Katil Joe ile geç tanışmış olmaktan dolayı üzgün fakat tanışabilmiş olmaktan dolayı da mutluyum. Oyunun rejisi ise Mehmet Birkiye imzalı. Uzun zamandır kara komedi türüne ait bir oyun seyretmemiştim. Katil Joe'nun 'kanlı' kara komedisi ilaç gibi geldi...
Tracy Letts
Amerikalı oyun, senaryo yazarı ve oyuncu Tracy Letts, Tulsa'da doğmuştur. Chicago'daki 'Steppenwolf Theatre Company'nin üyesi olan Letts, 2008'de yazdığı 'August: Osage County' oyunu ile 'Tony' ve 'Pulitzer Prize' ödülleri almıştır. 2007'de Chicago'da prömiyerini yapan oyun, 2007-09 yılları arasında Broadway'de sahnelenmiştir. 1988'den beri pek çok oyunda ve filmde rol alan Letts, 'Who's Afraid of Virginia Woolf' oyunundaki George rolü ile 'Tony Ödülü'nün sahibi olmuştur.
Yazdığı oyunlar (sırası ile): 'Killer Joe' (1993), 'Bug' (1996), 'Man from Nebraska' (2003), 'August: Osage Country' (2007), 'Superior Donuts' (2008) ve Çehov uyarlaması olan 'Three Sisters' (2009)
Metin ve Karakter
Letts'in metni, 'çağın popüler kültürü'ne bir eleştiri niteliğinde. Bu eleştiri televizyon odaklı. Metnin 1993'de yazıldığını düşünürsek, odak noktasına televizyonun yerleştirilmesi son derece normal. Fakat televizyonu odak noktası haline getiren bir 'ev'in normal olması oldukça güç. Letts, tam da buradan hareket ederek bir yol çizmiş ve her bir karakteri, televizyonun farklı boyutlarıyla özdeşleştirerek, ortaya 'sert' bir oyun çıkarmış. Sert sözcüğünü açarak devam edelim...
Metin daha çok televizyonun 'şiddet etkisi' üzerinde gezinmiş. Yazar, evdeki televizyonu sürekli açık tutmakla şiddeti içeri davet etmiş. Joe'nun 'gözleri ağrıyan katil' sıfatı bu durumun tanımlaması gibi. Yani katil, bir nevi televizyon. Kapının kilitli olması ise işin ironik tarafı. Ev, herkesi sorgulayarak kapısını açıyor fakat kapıyı çalan televizyon olduğunda pasaportuna bakmıyor. Bunu, Joe'nun "Kapıyı çaldım ama televizyonun sesini beni
duyamayacak kadar çok açmıştınız. Ben de yağmurda daha fazla beklemeyeyim
dedim." cümlesinden de anlamak mümkün. 'Dikkat dağılımı' (tv.nun başat özelliği) ise buradaki püf nokta. Metnin geneline, televizyonun bireyler üzerindeki sert, yıkıcı ve yozlaştırıcı tesirini egemen. Bence Katil Joe karakteri bütünüyle bir metafor. Televizyonun dış görünüşü, onun zararlı ve korkunç yanını hiçbir zaman yansıtmaz. Bir katil de öyle...
Letts'in, sakin, az konuşan, ilgisiz ve umursamaz halleriyle, neyi, ne zaman, nasıl yaptığını bilmeyip, sonucunu hesap edemeyen baba figürü, televizyonun 'uyuşturucu' özelliğini simgeliyor. Çocuğu, eski karısını dövüyor, Joe, kızını elinden alarak, ikinci eşine uygunsuz tavırlar sergiliyor. Baba ise sadece para söz konusu olduğunda, televizyonun etkisi altından çıkarak, gerçek hayata dönüyor. Olay örgüsündeki planın gerçekleşmesi, (para kazanılması) evden televizyonun atılmasına, bir başka deyişle, katilin onları rahat bırakacağına dair bir işaret. Ev üyelerinin seyrettikleri programlar, şans yarışmalarından, otomobil yarışlarına, ödüllü yarışlardan, karete müsabakalarına kadar geniş bir yelpazeye sahip. Lakin hepsinin ortak noktası bir 'yarışma' türünde olmaları. Bunlar da beyaz camın 'heyecan', 'umut' ve 'mücadele' yönleri...
Üvey anne, giyim tarzı ve eşini aldatması ile televizyonun 'ahlaki' boyutunun bir temsilcisi. Televizyonun bize sunduğu 'açık'lığın, birey üzerindeki etkisini onda fazlasıyla görmek olası. Geçmişten bugüne kadar yayınlanan dizileri düşündüğümde, konuları ensest ilişki ve yasak aşk olan yapımların ratinglerde üst sıralarda olduğunu, en müstehcen reklamların, en çok gelir elde edip, en fazla müşteri çektiğini hatırlıyorum. Üvey anne de bu çekiciliğin bir sembolü. Eşinin, ilk karısından boşanıp onunla evlenmesi, Joe'nun ona karşı olan cinsel istismarı, sevgilisinin ise çekiciliğinin 'parasal' kısmı ile ilgilenmesi, tüm bunların birer kanıtı.
Letts'in yarattığı kız, televizyonun 'çocuk' kitlesinin bir çığlığı. Kızın seyrettiği program bir çizgi film. Ev üyeleri, onun yanında hiçbir şey konuşmamakla birlikte, en ufak bir şiddet gösterisi bile sergilemiyor. Buna rağmen kız her şeyin farkında. Kızın farkındalığı, uyurgezerliğiyle ilintili. "Bu
kentin tamamını sen bir başına mı kurdun?" repliği, uykularında bile etkisinden kurtulamadığı şeye bir atıf. Joe'nun özellikle elde etmeye çalıştığı tek karakter olan kız, 'küçükken ele geçirirsem, eğitebilirim(!)' mantığının bir izdüşümü. Kızın, ona aşık oluşu ise, geçmişinde bulamadıklarıyla doğru orantılı. Çünkü onun tek hedefi var: Değişmek, değişmek, değişmek...
Chris (erkek çocuk) ise, şimdiye kadar ki etkilerin, kişi üzerindeki 'bencillik' motifi. Bu motif, çevresi tarafından bir bir işlenirken, iğnenin ucuna denk gelmemek için kaçan Chris, metnin en ağır bedel ödeyen karakteri. 'Kendi kendini yemek' deyiminin bir timsali. Televizyonun korkunç dereceye varan etkilerini, çevresindekilere aşılayan bir canavar. Bir üretici değil ama bir dağıtımcı. Her şey onun elinde. Yani bir 'kumanda'. Baba hakkında yazdığım paragraftaki 'uyuşturucu', Chris'in dünyasında gerçek anlamda. Yazar, Chris'i uyuşturucu bağımlısı olarak gösterirken, tüm bunları hesaba katmış. (Sanki)
Ev Kavramı
Yazı boyunca, 'aile' kavramını kullanmaktan kaçınarak, 'ev' tabiri üzerinden izlenimlerimi aktardım. Çünkü her ev, bir aileyi barındırmaz. Görünüşte anne-baba ve çocuklar olabilir ama bu kişilerin birbirleriyle olan ilişkileri bir aile ortamı sunar. Ev sadece dört tarafı duvarlarla, üstü ise bir çatı ile çevrili kutudur. Önemli olan kutunun içidir. Letts'in kutusu, soğuk, kuru ve boş. Hatta darbelerle dolu. Temeli sağlam olmamakla birlikte, kolonları yeterli güçte değil. Bir lastiğin üzerine kurulu ve o lastik patlak. Benim için oyunun özet cümlesi: "Eve, bir televizyonun girmesiyle, bir katilin girmesi aynı şeydir." Şimdi teknik kısımları inceleyelim...
Mehmet Birkiye Rejisi
Mehmet Birkiye, oyundaki televizyonu çok akıllıca kullanarak, doğru bir yere konumlandırmış. Herkesin evinde televizyon vardır fakat hemen göze çarpan, bariz bir yerde değildir. Salonun en gerisindedir. Birkiye, televizyonun arkasını seyirciye vererek, görüntüleri, dekorun geneline yansıtmış. Böylece ebat olarak gittikçe 'küçülen' televizyonun 'büyüyen' etkisini verebilmiş. Bunu yaparken seyirciye de televizyon izlettirerek, seyircinin kendisi üzerinde sorgulama yapmasına imkan tanımış. Metne sadık kalarak, metaforları özenle ayıklamış. Sahneleme tekniğine tıpkı bir televizyon gibi yaklaşarak, 'aptal kutusu' dışarıdan nasıl gözükür?, nasıl bir etki bırakır? gibi sorulara cevap aramış. Oyunda kendine de rol vermesi hoşuma gitti. Artık televizyonun içi ile dışı bir oldu...
Dekor - Kostüm - Işık
Cem Yılmazer'in dekor tasarımı, Letts'in açıklamalarına çok uygun. O evin bir 'karavan ev' olduğuna ve birilerinin 'yaşadığına' inandım. Televizyonun soğukluğunu, dekorun renklerinde de hissettim. Dönemin eşyalarını da ölçülü buldum. Işık tasarımı da Cem Yılmazer'e ait. Evin, 'karanlığı', metne hizmet etmiş. Televizyon görüntülerinin aktarımı esnasında ayarlanan ışık, görüntüleri daha da ön plana çıkarmış. Ebru Özaydın kostüm tasarımında üstüne düşeni yapmış. Annenin seksiliği, kızın masumluğu, çocuğun gençliği, babanın normalliği, karakterlerin kişiliklerine katkı sağlamış. Barış Kaya'nın video tasarımları ise pek güzel.
Oyunculuklar
Engin Hepileri (Katil Joe), bir katilin titizliğini, disiplinini, tavırlarını ve beden dilini, kusursuzlukla ortaya koyabilmiş. Defne Halman (Üvey Anne), anneliğinin başındaki üveyliği, davranışları ile ustaca canlandırmış. Pelin Abay (Kız), 'çocuk-genç' kimliğini, geçişleriyle birlikte başarıyla oynamış. Taner Ölmez (Chris), serseri, uçarı fakat bunun yanında koruyucu ve kollayıcı rolüne ince ince bürünmüş. Mehmet Birkiye (Baba), o bir usta! Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim...
Tiyatro İn çok iyi bir yolda, böyle devam etmesini umuyorum. Beni kazandılar!
Notlar:
Oyun 2 saat / 2 perdedir.
Fotoğraflar bana aittir.
18. Afife Ödülleri 'En İyi Yardımcı Erkek' Oyuncu: Taner Ölmez
Kaynak
Oyun metni (Katil Joe)
Vikipedi
Ege KÜÇÜKKİPER