20 Ocak 2013 Pazar

Dikkat! Güldürür: "Aşk Her Yerde" (Duru Tiyatro)



AŞK HER YERDE


Oyunun yazarı Simon Williams, aynı zamanda bir aktör. Aslında gerçek mesleği yani ana mesleği zaten aktörlükmüş. İnternetten araştırırken çıktı karşıma. Şaşırdım. Çünkü çok ustaca kurgulanmış ve yıllarını bu işe vermiş bir yazar gibi sunmuş bizlere oyunu. Oyunculuğunu bilmem ama yazarlık dalında çok iyi olduğunu söyleyebilirim. Dört - Beş kişiyle, hemen hemen tek mekanda geçen, komedi türünde oyun yazmak bence çok zor bir iş. Televizyonlarda da sit-com yazarlığı bana hep daha zor gelmiştir. İlk kez "Duru Tiyatro"da bir oyun izleme fırsatım oldu teyzem sayesinde. Salon yine her zaman ki gibi full. İki buçuk saat boyunca durmadan gülüyorsunuz. Bu kadarını beklemiyordum açıkçası... 

Şimdi gelelim bu kahkaha makinası oyunun konusuna. Leonard adında, karısından ayrılmış bir kız çocuğu olan pısırık, kadınlarla konuşurken heyecandan kekeleyen, cinsel yaşamdan fazlasıyla uzaklaşmış, kitap yazmakla meşgul bir istatikçi. Hayatı boyunca tek bir hayali olmuş. Yazdığı kitabının basılması. Bunun için açılan bir yarışmaya, yazmış olduğu kitabını gönderiyor. Fakat işin kötü yanı, bu yarışmaya sadece kadınların katılabilecek olması. Oyunun da adı olan "Aşk Her Yerde", kitap yarışmasını düzenleyen ve kitabı basacak olan yayın evinin adı. Romanın dereceye girmesiyle birlikte ne yapacağını bilemeyen Leonard, kendini "olmayan" teyzesi, Myrtle Banbury olarak tanıtıyor. Konuşmalar ve anlaşmalar hep telefonda oluyor. İş yüz yüze konuşmaya gelince çareyi kılık değişmekte buluyor Leonard. 

Yayın evinin sahibi ise gayet alımlı, sık, seksi, güzel ve çekici bir kadın. Leonard yani Myrtle, yayın evinin sahibesiyle konuşurken, hislerine engel olamayıp uzun zamandır tatmadığı aşk duygusunu tatmaya başlar ve olaylar iyice çıkmaza girer. Kılık değiştirse romanı basılamaz, kadın olarak kalsa sevdiğine açılamaz. Aslında her halükarda sevdiğine açılamıyor ya neyse... Kapı zilinin megafonu, bu görevi görüyor. Her şeyi berbat eden dedeyi unutmak mümkün değil. Leonard'ın babası, oğlunun tam tersi özelliklere sahip, kadın avcısı ve gençlik rüzgarlarıyla esen, uçarı bir tip. İkilinin arasında kıvılcımlanan aşk ateşini berbat etmekte üstüne yok. Sizin anlayacağınız karmakarışık bir oyun. Sonu ise hepinizin tahmin edeceği gibi desem yeteri kadar açık olacaktır herhalde...

REJİ - DEKOR - KOSTÜM - IŞIK - MÜZİK

Emre Kınay, hem oynayıp hem yönetiyor oyunu. Aslında dışarıdan bakan bir göz oyunları daima daha iyi yönetir fakat Kınay, bu işin üstesinden gelmeyi başarmış. Oyuncuların her saniye yapacakları şey belli. Duraksama yok. Bir saniye geç kalsa berbat hale gelecek çok sahne var. Bu koordinasyonu sağlamakta çok başarılı buldum kendisini. Fakat bazı sahneler çok uzatılmış. Oyunun süresi de uzun. Kırpma yapılmalıydı diye düşünüyorum. 

Dekor Pınar Şen'e ait. Bol kapıdan oluşuyor. Karmaşık oyunların hepsinde bu özellik mutlaka vardır. Sahne iki amaçlı kullanılmış. Sağ kısım Leonard'ın evi, sol kısım ise yayın evi. Arada yarım duvar olabilirdi ama sınırlama yapılabilinmiş. Fakat bütün duvarlar beyaz renk. Halbuki iki ayrı mekan kullanımı var. Mekanın değiştiği yerde başka bir renk olmasını beklerdim. Koyu bir renk bu işi çözerdi bence. Bir bütün şeklinde görünmüş, olmamış. Sahneye dahil olabilmek için oyuncuların, seyircilerin girdiği kapıdan geçip, sahneye çıkmaları gerekiyor. Duvara bir zil asılmış, bir de hoparlör var. Apartman girişi tarzında. Bu, hem oyuna daha samimiyet, hem de akıllıca bir kullanım olmuş.  Anlamadığım tek şey ise yayın evi kısmında duran cansız manken. Ben, bir bağ kuramadım. Bu arada, modern bir hava oluşturulmuş.

Kostüm tasarımı Sadık Kızılağaç imzalı. Dedenin gençlik hevesine uygun, kızın asi yapısı ve okul yapısı arasındaki geçişi sağlayan, yayın evi sahibesinin yeteri kadar seksi olmasını sağlayan derin yırtmaçlı eteğiyle kostüm tasarımı başarılı. Fakat Leonard'ın kılık değiştirdikten sonra yaşlı bir teyzeye dönüşme kısmında aksesurların çok iyi olmasına karşın kostüm biraz gen. işi kalmış. Biraz da şişmanlatsalarmış çok daha iyi olurmuş. Saçı gri olan ama kostümleri genç işi olan bir kadının, saçlarıda boyalı olurdu o zaman. Duruma uygun olması için. Biraz zıtlık var gibi. 

Işık tasarımında Yüksel Aymaz çıkıyor karşımıza. Gece - gündüz temasının yaratılmasında son derece başarılı. Romantik bir müzik çaldığında etrafın kırmızıya kesip, karartılması yerinde olmuş. Nokta aydınlatmasının olmamasına çok sevindim. Sahne geçişleri çok az bu nedenle karartma da az. Klasikten uzak bir tasarım var. Oyuna ait özel bir müzik yok aslında. Geçişleri sağlamak için bir fon müziği kullanılmış. Oyunda adı geçen ve romantik sahnelerde çalan klasik bir müzik (Handel'in trompet konçertosu) var. Bu da oyuna daha farklı bir hava katmış.

OYUNCULUKLAR


Sait Genay'a (dede) bayıldım. Yaşına göre çok enerjik ve muhteşem oynuyor. Açıkcası en çok ona güldüm. Bir - iki durağan sahneye girmesiyle ortalığı şenlendiriyor. Bahar Yanılmaz (kız), biraz evvel yukarıda bahsettiğim kişilik özelliklerini çok doğru oynamış. Bu kadar genç birinin, bu kadar iyi bir performans çıkarmasını beklemiyordum. Çok profesyoneldi. Kendisini kutlarım. Cem Yanılmaz (sokaktaki serseri), hakkında size hiç bahsetmedim çünkü oyunda üç dakika rolü var. Üç dakika içerisinde beni otuz üç dakika güldürebilmeyi başardı. Geleceği parlak birine benziyor. Pelin Körmükçü (yayın evi sahibesi) gayet doğal, nerede ne yapması gerektiğini bilen, seksi kadını başarıyla canlandırmış. Ayrıca ses tonunu çok iyi kullanıyor. Beni utandırdı. Ve Emre Kınay (Leonard), iki rolüde çok iyi oynadı. Kadın iken ses tonu ve jest - mimikleri, erkek iken heyecanlı  ve sempatik halleriyle beğenimi kazanmayı başardı.

Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Oyuncular iyi, metin iyi, gülme garantili bir oyuna gitmek için daha ne bekliyorsunuz? Aşk Her Yerde. Ya siz?


Not: Oyun 150 dakika / 2 perde. 
Detaylı bilgi için: http://www.durutiyatro.com/


OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR










SİMON WİLLİAMS
(1946 -     )


EGE KÜÇÜKKİPER

19 Ocak 2013 Cumartesi

Bir Medya Trajedisi: "Dar Ayakkabıyla Yaşamak" (İBBŞT)



DAR AYAKKABIYLA YAŞAMAK

Oyun, 2011 yılında Duşan Kovaçeviç tarafından kaleme alındı. İlk kez Şehir Tiyatroları bünyesinde sahneleniyor. Duşan Kovaçeviç'in diğer oyunları Şehir Tiyatrolarında hala sahnelenmekte. Üçlemenin birinci halkası olan "İntiharın Genel Provası" ve ikinci halkası  "Buluşma Yeri" ölüm temasını baz alarak yazılmıştı. Son halka olan "Dar Ayakkabıyla Yaşamak" da bu temayı merkezine yerleştirmiş. Yazarın "Profesyonel" adlı oyunu ise Devlet Tiyatrolarında seyirciyle buluşmakta. Aynı zamanda oyunlarını senaryolaştırıp filme alan da yine yazarın kendisi. Eserleri yıllardır kapalı gişe oynayan yazarın, bence de kalemi oldukça kuvvetli. Tüm oyunları izleyiciyi şoke eden bir sonla bitip, çarpıcı finalleriyle büyüler nitelikte.  

Dar Ayakkabıyla Yaşamak, özelleştirilen bir ayakkabı fabrikasında, beş işçinin açlık grevi yaparak haklarını alabilmeleri için verdikleri mücadeleyi anlatıyor desem de siz buna tam olarak inanmayın. Bu, oyunun sadece görünen yüzü. Birinci perdede izlediğimiz olaylar, oyunun kandırma kısmı. Maldiv karakterinin, oyunda devamlı söylediği bir cümle var: "Kandırmaca yok". İkinci perdeyi seyredene kadar bu lafa inanıyorsunuz. Fabrika kablolarla döşeli ve "Grev Sözcüsü" (kendi kendini seçerek), elinde ki tuş sayesinde, bastığı an patlamaya hazır iki adet bomba yerleştirmiş durumda. Açlık grevinin ise yedinci günündeyiz. Patronla herhangi bir görüşme olmamış. Sekreter, patronla yani işvereni ile, işçiler arasında mekik dokumakta. Bu süre zarfında, işçiler her ne kadar görüşmek istemeseler de, sekreterin ikna kabiliyetiyle toparlanan durum, aynı zaman da sürpriz bir teklife gebe. 

Aynı zamanda bir televizyon kuruluşunun sahibi olan Maldiv adındaki bu Bey'in sürpriz teklifi şöyledir: "Hepiniz, televizyon kanalıma çıkacak ve sesinizi tüm halka duyuracaksınız. Bir kamuoyu oluşturup, bu açlık grevine son vereceksiniz." Buradan bakıldığında iyi bir teklif gibi duruyor olabilir fakat işin özü başkadır. Patron, bu işi bir "reality show"a dönüştürmek niyetindedir. İşçilere, 1'den, 5'e kadar numaralar vererek, halkın oylarıyla hayatta kalmayı başaran, göl kenarında bir ev, son model bir araba ve de beş yüz bin liralık büyük ödülün sahibi olacaktır. Ödülü ve şöhreti duyan işçiler, (en başta da grev sözcüsü) fazla düşünmeye gerek duymadan teklifi kabul etmişlerdir. Aslında kabul etmelerinin bir başka nedeni de, kendileri hakkında yalan yanlış bilgilerin gazetelerde boy göstermesidir. 

Aradan 10 gün geçmiş ve işçilerin yürüyecek halleri bile kalmamıştır. Numaralarına göre çağırıldıklarında, kimi birinin yardımıyla, kimi sürünerek, kimi  tekerlekli sandalyede gelmektedir. Grev sözcüsü ise dimdik bir şekilde koşturmaktadır. Yayın başladığında, herkes hikayesini anlatır. Olay artık, "hak arama" ve "grev" sözcüklerinden uzaklaşıp, kişilerin derin yaralarının, aşklarının ve kirli çamaşırlarının ortaya çıkışına tanıklık etmektedir. Sonunda dört işçi ölür. Onları öldüren şey açlık değil, hayatlarında bir tek günü bile mutlu olarak geçirmeyişleridir. Yaşayansa sadece grev sözcüsüdür ve doğal olarak büyük ödüllerin sahibi olmaya hak kazanmıştır. İşçilerin gerçekten haklarını arayıp, buradan sağlam bir halde çıkıp gideceklerini düşünen sekreter ise nasıl bir oyunun içerisine düştüğünün farkında değildir. O sırada, patronun telefonda konuşmaları oyunun bel kemiğini oluşturuyor. Bir madende, işçilerin açlık grevi yaptığını, patronun da gelip aynı formülle burayı "temizlemesi" istenidiği söyleniyor. İşi bir ritüele çevirmiş olan patron, sıradaki işi için kolları sıvıyor...

REJİ

Nurullah Tuncer, çok değerli bir yönetmen. Bu kanıya yönettiği bütün oyunları seyrederek ulaştım. Yazımın en başında belirttiğim Duşan Kovaçeviç'in diğer oyunlarını sahneye koyan da kendisidir. Diğer yönetmenler gibi Nurullah Tuncer'de, aynı kadroyla çalışmayı seviyor. Öncelikle beyaz çarşaf olayını sevdiğimi söylemeliyim. Beyaz, saflık, duruluk ve uzlaşmayı yani barışı simgeler. Bu nedenle doğru bir tercih olmuş. Beyaz çarşaflar gerilerek projektör görevini üstlenip, daha önce dünyanın her yerinde görülen ve farklı zamanlarda tanık olduğumuz açlık grevlerinden bir kesit sunuyor. Finalde ise, 1 Mayıs işçi bayramına atıfta bulunuluyor. Beyaz çarşaf, bayrak oluveriyor. Nurullah Tuncer, çok amaçlı kullanımı ön plana çıkarmış. Oyuncuların, lambalarını ellerine alıp, Özgürlük Anıtı'nın meşalesi gibi kaldırmaları da, oyundaki parmaklık imgesini destekler nitelikte.

Tiyatroya, her zaman soğuk bir nesnenin girmesine karşıyımdır. Bu oyunda mecburiyetten dolayı giren, sahne aşağısında, karanlıkta tutulan kameraları, seyirci pek fazla görmüyor. Bu nedenle insanı rahatsız etme gibi bir tutum oluşmuyor. İşçiler, televizyona çıktıklarında, seyircinin daha iyi görebilmesi ve bir stüdyo havası yaratılması için şart olan fon yine beyaz çarşaf yardımıyla destekleniyor. Yönetmen burada, seyircilerin gerçekten evlerinde oturup, televizyonlarından yarışmayı seyrediyorlar hissine kapılmasını sağlamış. Orkestra çukuru verimli kullanılarak, "işçilerin bölümü" haline getirilmiş. Orada ölüyorlar, orada tartışıyorlar, kısacası orada mutlu oluyorlar. Oyunda: "Çukur var ama toprak yok" deniliyor. Orkestra çukuru hafif aşağıya doğru indirilmiş vaziyette olduğu için bu amaca doğrudan hizmet etmiş. Video uygulaması ise Aksel Zeydan Göz'e ait. Beyaz perdede sürekli  hapishane parmaklığı gösterilmesi ve işçilerin kafalarını dayadıkları yerin beyaz oluşuyla, parmaklık şeklini alması ikili anlatımın yakalanmasını sağlamış. Maldiv Bey'in şirketinin sembolünün köpek balığı oluşu ise iyi bir ayrıntı olmuş. 

DEKOR - KOSTÜM - IŞIK - EFEKT - MÜZİK VE AKSESUAR

Tavandan sarkan dağınık kabloların, dikkat dağıttığını düşünüyorum. Ayrıca hepsinin kırmızı oluşu bomba ilkesine hizmet etmekte. Dört adet X-Ray cihazı var. Grev sözcüsü hariç her işçi, sanki yuvalarıymış gibi içlerinde duruyor. Fakat oyuna çokta bir getirisi yok. Tersine bir aykırılık söz konusu. Aksesuarda ise, mikrofon ve monitörler önemli bir işleve sahip. Patlama sahnesinde ise beyaz çarşafın olduğu barkovizyon yıkılıyor. Biraz titreşim olsun isterdim. Tabii bu efekt tasarımının işi. Tepeden helikopterler geçerken, yerimden zıplayacağım kadar bir gürültü verilebiliyorda, bomba patladığında neden bu etki yaratılamıyor anlamış değilim. Oyunun adına ve içeriğine uygun olarak, oyuncuların şapkalarına yapışık bir halde ters ayakkabılar sarkmakta.  Görüntüyle eş değer şu cümle geçiverdi aklımdan: "Beynimizde bir o kadar dar". Ne kadar doğruydu...  Dekor tasarımı için, oyunun aynı zamanda yönetmeni Nurullah Tuncer'e, Efekt tasarımı için de, Ersin Aşar'a teşekkürler. 

Ayakkabılar gerçekten dar ve yırtık. Hatta bir işçinin ayağına yapışmış ve çıkmamakta. Sanki ayak parmakları, ayakkabının üzerinden bir deri gibi gözüküyor. (Aşağıda fotoğrafını bulabilirsiniz.) Bu tasvir, durumu özetlemede yerinde kullanılmış. Patronun ve sekreterin ayakkabılarının bol ve yeni oluşu ise aradaki zıtlığı yakalamakta başarılı olmuş. Kostüm tasarımı, Gamze Kuş'a ait. Grev sözcüsünü, üzerine kocaman puntolarla işlenen "Grev Sözcüsü" yazısından anlıyoruz. Aşçıyı ise giydiği beyaz önlükten. 

Işık ilk defa beni bu kadar etkiledi. Sahnenin tam ortasından sarkan bir lamba var ve bu lamba devamlı sağa sola doğru gitmekte. Eş zamanlı olarak da beyaz perdenin arkasında iki oyuncu konuşmakta. Işık, sağ taraftaki kişiye geçtiğinde sanki "karagöz - hacivat" gibi karşısında duran kişiye doğru yaklaşmakta. Soldaki kişiye geçtiğinde ise yine aynı durum yaşanmakta. Bu kişilerden birisi grev sözcüsü bir diğeri ise patron. İkisi arasındaki uzlaşma ve birbirlerine gidip gelişleri estetik açıdan hoşluk yaratmış. İşçilerin kafalarını dayadıkları yer ise beyaz olarak tepeden aydınlatılmakta. "Bizim kötü bir düşüncemiz yok, biz daima barıştan yanayız" cümlesi ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi. Oyunun geneli ise karanlık bir atmosferde geçmekte. Kendinizi daima diri tutmak zorundasınız. Bu arada ışık tasarımı, Fatih Mehmet Haroğluna ait.

Gelelim müziğe. Ana karakterlerin haricinde olan üç yedek işçi, arada bir sahneye gelip saz ve flüt çalıyorlar. (canlı) Grevlerde olmazsa olmaz müziğin betimlenişi oyuna hem renk hem de anlam katmış. Canlı müziğin haricindeki diğer şarkıların da çok güzel olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Hatta bir tanesi Buluşma Yeri adlı oyunda da çalıyordu. Hatırlatma amaçlı oluşu kıyaslamaya sürüklese de bağlılığın oluşumunda etken olmuş. Oliver Josifovski'yi tebrik ederim. Bu arada, sesler de muhteşem. Oyunun sonunda 1 Mayıs işçi bayramına ait şarkı da söyleniyor. Etkilendim...

OYUNCULUKLAR

Bennu Yıldırımlar, iki farklı rolde birden oynuyor. (Sekreter ve Sunucu) İkisinde de oldukça başarılı. Patron rolünü üstlenen Tankut Yıldız harikalar yaratmış. Show kısmında, gerçekten "ucuz" showman karakterine iyi bürünmüş. Veseli rolündeki Nihat Alpteki'nin sesini hırlayarak çıkartması en öndeki seyirciler için duyulabilir. Fakat arka tarafın duyması imkansız. İkinci perde de mikrofon kullanımı olayı kurtarır nitelikte. Zlata rolünde Müge Akyamaç, Rada rolünde Yeliz Gerçek, İsa rolünde ise İbrahim Can üzerine düşenleri fazlasıyla yapmış. Ve grev sözcüsü rolünü oynayan Bora Seçkin, ses tonunu kullanımıyla farklı ruh hallerine bürünmesi beni etkiledi. 

SON SÖZ

Her oyuncunun başında, madencilerin taktığı sarı şapkalar var. (Özel bir adı varsa bilemiyorum.) Sahnenin yan kısımına da bir kürek saplanmış durumda. Ayakkabı fabrikasında bunların ne işi var diyeceksiniz. Oyunun finalinde patronun telefonunun çalması ve madencilerin grevlerine son verilmesini düşünürsek önceden kurgulanmış bir durum diyebiliriz. Son günlerde yaşadığımız olayları da hatırlayarak, göçük altında kalan ve yaşamlarına "ihmalkarlık" sonucu son verilen maden işçilerini, burada anmadan geçemeyeceğim. Ben, bu oyunu tüm işçilere ve özellikle 1 Mayıs işçi kutlamalarında, yerin onlarca kat altında çalışarak dünyanın en zor işini yapıp, emeklerini canlarıyla ödeyen o güzel insanlara adıyorum. Onlar bir tek televizyona inandılar. "Televizyonu çok izleyen insanlar, bilgili insanlardır. Televizyona inananlar ise aptaldır." (Broşür arkası) Alkışınız ve seyirciniz bol olsun. Daima söyleyecek bir sözünüz olsun!

GAZETELERDEN HABERLER (Oyun broşüründen)

Bulgaristan
Kurşun ve çimento fabrikasında çalışan işçiler aylardır maaşlarını alamayınca iki ay öncesi durumu protesto etmeye başladılar. O da işe yaramayınca geçen haftadan itibaren açlık grevine başladılar. İlk açlık grevini Stefan Atanasov başlattı. Onu yalnız bırakmayan üç meslektaşı da onla katıldı (Zaman - 21 Mayıs 2012)

Bursa
Orhangazi ilçesinde bulunan Asil Çelik Fabrikası'nda toplu iş sözleşmelerinde "sıfır zam" dayatmasına karşı fabrika işçileri 20 Ağustos günü Birleşik Metal İş sendikası başkanı, genel sekreteri, şube başkanıyla beraber başlattıkları açlık grevini 7 gün sonra Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı'nın çözüme katkı sağlayacağı söylenmesi üzerine sonlandı. (Birgün - 27 Ağustos 2009)

Rusya
Novouralsk şehrinde AMUR adlı otomobi fabrikasının iflas etmesinin ardından, paralarını alamayan 57 işçi açlık grevine başladı. (Gazetem - 22 Ağustos 2012)

Karabük
Karabük Demir Çelik Fabrikaları AŞ.'de çalışırken iş akitleri fesh edilen ve dört gün önce açlık grevine başlayan 45 işçi, gecenin sonunda ailelerinin sıcaklığı ve çaldıkları enstrümanlarla ısınıyorlar. (Hürriyet - 2 Aralık 2010)

Mısır
Gharbiya kentinde askeri üniforma üreten fabrikada çalışan işçiler maaşlarının arttırılması için eylem yaptı. Daha sonra açlık grevi başladı. İşçiler, 200 tl maaş aldıklarını ve bunun zor çalışma koşulları içinde yeterli olmadığını ifade etti. (Evrensel - 3 Ağustos 2012)

Not: Oyun 2 saat / 2 perdedir. Oyunda kuru - sıkı silah patlamaktadır.


OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR







DUŞAN KOVAÇEVİÇ
(1948 -     )


EGE KÜÇÜKKİPER

29 Aralık 2012 Cumartesi

Saflarını Belirleyemeyenlerin Öyküsü: "Zengin Mutfağı" (İBBŞT)




ZENGİN MUTFAĞI


Vasıf Öngören'in 1977 yılında yazdığı ve ertesi yıl Şehir Tiyatrolarında sahneye konan bu eser, aradan geçen 35 seneye rağmen güncelliğini koruyor. Keşke korumasaydı demeyi çok isterdim ama ne yazık ki koruyor. Şehir Tiyatrolarındaki sahnelenişinde Şener Şen başrolü üstlenmiş, Başar Sabuncu yönetmişti. 1988 yılında ise aynı reji ve kadro, aynı adla filme çekti. Dönemin yasaklı filmleri arasındaydı. Ayrıca oyun epik tiyatronun ilk örnekleri arasında yer alıyor. Yıl 2013... Zengin Mutfağı yeniden sahnelenmeye başladı ve daha ikinci gecesinde, bazı izleyiciler tarafından tepkiyle karşılandı. Oyuncular yuhlandı, diğer izleyiciler tepkilerini göstermek için oyunu ayakta seyretti ve çıkışta oyuncuların başlarına bir şey gelmemesi için nöbet tuttu. İki ayrı kesim. Aslında oyunda da bu şekilde. Sağ ve Sol... Bu arada oyun ilk oynandığında bombalı saldırı düzenlenmişti. Bu olaylar neden sadece bizim ülkemizde baş gösteriyor? Yıllar geçmesine rağmen neden yerimizde sayıyoruz anlamak güç!

15-16 HAZİRAN 1970 OLAYLARI

Oyun özünde; 15-16 Haziran 1970'de "Haziran Olayları" olarak da bilinen Türkiye'nin en büyük işçi devrimi sonrasında yaşananları anlatıyor. O döneme kısaca değinecek olursak; işçilerin sendikalarıyla ilgili bir yasa değişikliği söz konusuydu. Bu yasa değişikliği, işçilerin sendika değiştirmesine olanak tanımamakla beraber, onların özgürlüklerini kısıtlar nitelikteydi. (Dönemin önemli partileri AP ve CHP bu tasarıyı hazırladılar.) Türk-İş sendikasından DİSK'e geçiş önlenmek isteniyordu. 100.000 işçi, İstanbul merkezli olmak üzere yürüyüşe geçti ve bu yürüyüş birçok ile yayıldı. İşçi sınıfı nihayet "sınıf bilinci"ne varmış ve grev yapmıştı. Türkiye İşçi Partisi, bu tasarıyı iptal ettirmek için başvurdu ve yasa iptal edildi. Çıkan olayda, 1 polis, 1 esnaf ve 3 işçi yaşamını yitirdi. Hükümet, sıkıyönetim ilan ederek durumu kurtarmaya çalışsa da beklediği sonucu alamadı.

OYUN HAKKINDA

Oyun, adı üstünde zengin bir konağın, en alt katındaki zengin mutfağında geçiyor. Bu mutfakta çalışanlar: Lütfü (Aşçı), Kız, Selim (Kızın nişanlısı), Seyfi (Şoför) ve Ahmet (Seyfi'nin ağabeyi). Bu karakterlerin haricinde, yalnızca adını duyduğumuz Kerim Bey (Ev sahibi) var. Oyunun eleştirisini karakterler üzerinden yapmayı daha uygun buldum. Lütfü Usta'dan başlamak gerekirse, yirmi yıldır çalıştığı mutfaktan dışarıya adımını atmayan ve sürekli hizmet eden biri. Memleket meselelerine dair hiçbir bilgisi yok. Kapatmış kendini bir mutfağa ve saklanmış her şeyden... Burjuva sınıfına hizmet etmekten hoşnut değil fakat ekmek parası için çalışmak zorunda. Neden çalışıp, onu sömürenlere çanak tutmak zorunda? Neden hakkını aramak yerine, diğerleri gibi grev yapmak varken, onunla aynı yolda yürüyen işçilere köstek olmak zorunda? Çünkü grev yapmanın ne demek olduğunu bile bilmiyor. Kime, ne için hizmet ettiğinin farkında değil. "İnsan kime hizmet ettiğini bilmeli!"

Kerim Bey, işçilerin ayaklanmasının ardından yurtdışına kaçıyor. Lütfü Usta, eski bir pehlivan. Koskoca pehlivanın patronu hiç işçilerden korkup kaçar mı diyor? Kendisinin, işçi sınıfının bir üyesi olduğunu düşünemiyor. Gerçeği öğrenince, yani patronunun kaçtığını anlayınca telaşa kapılıyor ve o da korkmaya başlıyor işçilerden. Tam o sırada sıkıyönetimin ilan edildiğini duyuyor radyodan ve rahatlıyor. Kerim Bey, eğitimli bir kurt köpeğiyle dönüyor bir zaman geçtikten sonra. Lütfü Usta, patronu yetmiyormuş gibi bir de bu itleri besliyor bifteklerle. İt dediğin, mutfağın artığıyla beslenir. Zengin mutfağının artığı da ancak böyle olur. Köpek eğitimli deniyor fakat herkesi ısırıp, hastahanelik ediyor. Hastahanelik ettiği herkes emekçi. Lütfü Usta karar veriyor, zehirleyecek bu köpeği. Yapıyor da dediğini ama bilmiyor ki bir köpek gider, yerine tam üç köpek birden gelir. Lütfü Usta onları da zehirlemek istiyor fakat işi uyanıyor. Bu sefer papaz, pilavı yemiyor. Yerine yenilerinin geleceğini anlıyor artık. Geç de olsa...

Kız ise oyunda adı olmayan tek karakter. Annesini ve babasını çocukken kaybetmiş ve Lütfü Usta'nın yanına verilmiş. Lütfü Usta'dan aşağı kalır yanı yok. Selim adında bir genci seviyor. Selim'de seviyor kızı ve o gece nişanlanmak için geliyor. Ortalık karışık. Ne yapsak ne etsek derken, nişan mutfakta oluveriyor. Selim, söz veriyor nişanlısına "Seni bu zengin mutfağında bırakmayacağım" diye. O sıra radyodan bir haber daha geliyor. Olaya karışan bazı işçilerin arandığı ve yerlerini bilenlere para verileceği söyleniyor. Bu işçilerden birini de bizim Selim tanıyor. Yerini de biliyor. Düşünüp, taşınıyor ve ihbar etmeye karar veriyor. Kızı kurtarmak için yapıyor bunu. Polise yakalattığı arkadaşı, polisler tarafından oracıkta öldürülüyor. Selim, pişman oluyor olmasına ama kısa bir süre sonra iyi bir şey yaptığını anlıyor. Neden mi? Çünkü Kerim Bey duyuyor Selim'in yaptıklarını ve "Bizim, işte böyle vatansever gençlere ihtiyacımız var." diyor. Kerim Bey'in himayesi altına giren Selim, mutfakta kalmaya başlıyor bundan böyle. Adeta bir dönüşüm geçiriyor kendi içinde. Eskiden, işçilerin yanında duran Selim gidiyor, yerine Faşizmin öncülerinden biri geliyor. Kerim Bey'in adamı diye anılıyor artık. Lütfü Usta düşünüyor kendince. "Ben de Kerim Bey'in adamıyım. Yani bende mi......." Patronun emriyle, Lütfü Usta bir boğaza daha bakmak zorunda kalıyor ve Selim'i de etle besliyor. Tıpkı dışarıda ki itleri beslediği gibi. Faşizmi beslemekten yorulmuyor...

Lütfü Usta'nın zehirleyerek öldürdüğü köpeğin katilini aramaya başlıyor Selim. Bilmek istiyor yandaşını kimin öldürdüğünü. Çünkü ona göre iki taraf var. Kendi tarafından olmayan herkes ölmeli. Faşizm bunu gerektirir öyle ya! Nişanlısına şöyle diyor:" Ya o taraftansındır, ya bu taraftan. Bunun ortası yok." Bir savaş açmış kendince. Kimlere karşı? Sayıyor Selim, Ermeniler, Rumlar, Ruslar, Acemler, Kürtler, Araplar vs. Nişanlısı da diyor ki: "Eee kim kaldı? Savaş orduyla, askerle olur. Ben ortada böyle bir şey görmüyorum." Gerçekten de böyle bir şey yok ama Faşizmin doğasında var bu. Nihayet katil bulunuyor. Aslında bulduğunu sanıyor Selim. Nişanlısının yaptığına emin. Çünkü kızın ağabeyi, işçi devriminin en başında gelen isimlerden biri. Kızın saf numarası yaptığını sanıp, Lütfü Usta'dan şüphelenmiyor.

O gece bir baskına hazırlanılıyor. Şoför Seyfi'nin de gelmesi isteniyor patron tarafından. Seyfi devamlı kitap okuyan bir şoför. Olayların son derece bilincinde ama etliğe sütlüğe karışmayan cinsten. Tıpkı ağabeyi Ahmet gibi. Ahmet'in, diğer karakterlerden tek ve en önemli farkı safını belirleyebilmiş oluşu. Selim, Lütfü Usta'ya söz geçirebiliyor artık. Ne de olsa arkasında "kapı" (!) gibi Kerim Bey var. Baskına gidilince, kız topluyor pılını pırtısını ve ayrılıyor mutfaktan. Ayrılmasa öldürülecek! Üstelik sevdiği tarafından! Bu işte ana, baba, kardeş, eş, dost hiçbiri farketmiyor... Selim'in devamlı söylediği bir söz daha var oyunda. "İşin ölçüsünü bileceksin." Merak ediyor Lütfü Usta bu ölçünün ne olduğunu ve öğreniyor Faşizmi. Saydırıyor bir güzel. Yıllar sonra gazete de bir haber çıkıyor. Selim ve kız gırtlak gırtlağa girişmişler. Lütfü Usta hayıflanıyor bu durumdan ve utanıyor kendinden. "Şu kız kadar olamadım" diyor. Ve görevinden ayrılmaya karar veriyor. Veriyor vermesine de yine de bizlere danışıyor. Gitmek mi zor, yoksa kalıp hizmet etmek mi? diye. Biz de soruyoruz kendimize aynı soruyu. Cevabı bildiğimiz halde devam ediyoruz hizmet etmeye. Ne acı...

Sahi, biz kime hizmet ediyoruz?

REJİ VE MÜZİK 

Aslı Öngören (Yazarın kızı), metaforlarla yüklü, manidar, insanı koltuğunda rahat oturtmamaya kararlı, gerçeklerin farkına varmamız için elinden geleni yapmışa benziyor. Metni amacına ulaştırmada başarılı olmuş. Selim'in dönüşüm geçirirken ki evresi yani Lütfü Usta tarafından önüne konan pişmiş eti deli gibi yerken, arkadan gelen köpek sesleri durumu çok iyi özetlemiş. Her tablonun sonunda, oyuncuların hareketsiz durup poz vermeleri ve sahneye sarı ışığın hakim olması eski fotoğrafların oluşumunu yerinde betimlemiş. Lütfü Usta'yı oyunda anlatıcı olarak kullanması hem şimdiye kadar olan olayları toparlamak için hem de içinde yaşadığı masalsı dünyadan çıkamayan, sanki bir hikaye anlatıyormuş hissi veren bir yapı kurmasını sağlamış.

Oyunda  "es" verilen kısımlar var. Bu da oyunun dinamizmini düşürüyor. Daha seri hareket edilebilseydi, oyun daha kısa ve akıcı olurdu. Oyunun orijinalinde müzik yokmuş. Fakat Aslı Öngören, yedi tane şarkı sözü yazmış ve bestelemesi için Çiğdem Erken'e vermiş. Sözler, oyunda anlatılmak istenen olaylara vurgular yapan ve dönemim şartlarını anlatan cinsten. Bu nedenle bu şarkıların oyunda ne işi var dedirtmedi bana. Çiğdem Erken'de çok güzel bestelemiş. Müzikler canlı bir şekilde çalınıyor. Bir keman ve org bu işi halletmeye yetiyor. Burçak Çöllü ve Doğa Başak'ın emeklerine sağlık. Bu arada radyodan gelen Türk Sanat Müziği şarkıları da dönemi ifade edebilmede başarılı.

DEKOR - KOSTÜM - IŞIK - EFEKT 

Dekor tasarımı Aysel Doğan'a ait. Çok başarılı buldum. Her şey çok gerçekçiydi. Tam bir mutfak havası yaratılmıştı. Hem de gerçek bir zengin mutfağı. Doğal gaz gerçekten yanıyordu, su gerçekten akıyordu. "Ne var bunda?" diyebilirsiniz fakat pek alışılagelmedik bir durum. Yer için özel döşemeler yapılmış. İlk defa bir oyunda sahnenin tahtalarını ve çıkarttığı gıcırtıları duymadım. Merdivenlerin çıkış kısmı gösteriliyor fakat sonunun nereye bağladığı belirsiz. Kerim Bey'in odasına çıktığını biliyoruz fakat oyun boyunca Kerim Bey'i görmüyor oluşumuz, merdivenin işlevini, "ulaşılmazlık" sembolü olarak iyi betimlemiş. Ayrıca merdivenin tersten çıkılır oluşu da ironiyi sağlamlaştırmış. Zaten epik-diyalektik tiyatro bu şekilde değilmidir...

Kostümler ise Nihal Kaplangı'ya ait. Karakterlerin, meslekleri nelerse, kıyafetlere bakıldığında anlaşılıyor. Burada dikkat çekmek istediğim bir husus Selim karakterinin başındaki "beyaz bere"si. Hrant Dink suikastinin sanığı Ogün Samast'ın başında bulunan beyaz bere o zamanlar çok tartışılmış ve bir sembol haline gelmişti. Selim karakteri de, Türk olmayan herkesten nefret eden ve Faşizm yanlısı oluşu, Ogün Samast ile özdeşleştirilmesi bakımından esaslı bir tutum olmuş.

Işık tasarımında daha önceden değindiğim fotoğraf oluşumu için sarı ışık kullanılması hoşuma gitti. Şarkılar esnasında her oyuncuya sahne ışığı verilmesi klasik ama yapılacak daha iyi bir şey yok. Gece olduğunda lambalar yanıyor. Ama dikkat etmeyenler, lambaların yandığını anlayamaz çünkü sahne çok aydınlık. Biraz loşluk olsun isterdim ki zaman kavramına varabilelim. Kemal Yiğitcan, benden yarım artı aldı. Efekt tasarımıyla ilgili ilk kez bu oyunda konuşuyorum. Köpek havlamaları, evin tepesinden geçen helikopter sesleri, radyodan gelen sesler oldukça başarılı. Gökçe Selim, iyi bir iş çıkartmış.

OYUNCULUKLAR

Murat Garipağaoğlu (Lütfü Usta), Şener Şen'in filmde canlandırdığı karakterin aynı hareketleri, jest ve mimikleriyle bende bir "kopya" oluşturma hissi verdi. Oyunculuğunu çok abartılı buldum. Özgün bir karakter yaratmasını beklerdim. Belli ki, kendisi de etkisinde kalmış. Irmak Örnek (Kız), her şeyiyle saflığın ve masumiyetin ifadesini çok güzel uygulamış yüzüne. Kusursuz oynadı diyebilirim. Genç bir yetenek geliyor... Özellikle ses tonu çok yerindeydi. Ozan Gözel (Seyfi) ve Selçuk Yüksek (Ahmet), görevlerini başarıyla yerlerine getirdiler. Birkaç defa isimleri yanlış söylediler ama o kadar olsun diyorum ve daha fazla uzatmıyorum. Ve Ali Mert Yavuzcan (Selim), geçirdiği dönüşümü, seyirciye de geçirdi. Hem çaresiz, korkak, uysal; hem de sert, katı ve cesur portresini harika yaratmış. Rolüne "cuk" diye oturmuş. Kendisini ve tüm ekibi tebrik eder, alkışlarının bol olmasını dilerim.

"ÜÇ MAYMUN" ŞARKISI (Söz: Aslı Öngören)

Dedim sana karışma sen


Ne olur sen karışmasan


Neme lazım adam sen de


Herkes kendi bacağından

-Kaza var!


-Yavaşlama! Başkaları uğraşsın!


-Kavga var! 


-Hiç bulaşma! Başına iş açarsın!


-Eylem var!


-Adam sen de! Haklı haksız karıştı!


-Grev var!


-Hani nerede? Bu işler bizi aştı!


-Yalan var!


-İnandım de! Kaldı mı soru soran?


-Gerçek var!


-Sen amin de! Mutlu mu şüphe duyan?


Ne gör! Ne işit! Ne söyle!


Sen yine soranlara insanım de!


Ne gör! Ne işit! Ne söyle!


Üç maymun var senin zihninde!

-Haksızlık var!


-Haklı da ne?


-Hastalık var!


-Şifa dile!


-Açlık var be!


-Zekat niye?


-Yoksulluk var!


-Allah vere!


Sömürü var!


-Sömür sen de!


Savaş var!


-Barış olsun diye!

Dünya battı, batacak! Sen misin kurtaracak?

Ne gör! Ne işit! Ne söyle!


Sen yine soranlara insanım de!


Ne gör! Ne işit! Ne söyle!


Üç maymun da senin zihninde!


Not: Oyun 140 dakika / 2 perdedir. 

Ayrıntılı bilgi için: http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Anasayfa.aspx


15-16 Haziran 1970 olayları: http://tr.wikipedia.org/wiki/15-16_Haziran_Olaylar%C4%B1


Filmi: http://www.youtube.com/watch?v=k50BozUu8UU


12 Mart 1971 Muhtırası: http://tr.wikipedia.org/wiki/12_Mart_Muht%C4%B1ras%C4%B1



OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR











FİLM VERSİYONU (1988)



VASIF ÖNGÖREN
(1938 - 1984)


EGE KÜÇÜKKİPER

25 Aralık 2012 Salı

Etik Olanın Sorgulandığı Oyun: "Toplu Hikayeler" (Kenter Tiyatrosu)





TOPLU HİKAYELER

Toplu Hikayeler, Türkiye’de ilk kez Kenter Tiyatrosu tarafından sergileniyor. 52 yıllık bir tiyatroya da bu yakışırdı. Her zaman, oynadığı oyunlarla hem farkını gösterebilmiş hem de gerçek bir sanat kurumunun nasıl olması gerektiğini bizlere öğretmiştir Kenterler. Daha önce duymadığım, (benim cahilliğimden kaynaklı bir durum) bir yazar olan Donald Marguiles, Pulitzer ödülü sahibi ve ülkemizde, “Dostlarla Akşam Yemeği” adlı oyunla tanındı. Bu değerli yazarı, geç keşfetmenin pişmanlığı içerisindeyim.

Oyun 6 tablodan oluşuyor. (Orijinal hali biraz daha uzun) Ruth Steiner adında, kısa hikayeler yazarak ün sağlamış, altmışlı yaşlarda bir profesör ile onun öğrencisi olan, yirmili yaşların sonunda, büyük bir hikaye yazarı olmak isteyen Lisa arasındaki ilişki anlatılıyor. Önce ikisi arasındaki hoca – öğrenci ilişkisini kavrıyoruz. Daha sonra Lisa, Ruth’un asistanı oluyor ve ona biraz daha yakınlaşıyor. Yakınlaştıkça onun hayatını daha iyi ve derinlemesine irdeliyor. Önemli bir hikayesi var Ruht’un gençlik günlerinden kalma. Lisa, gün gelip ilk yazdığı hikayesini bastırdığında, eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanıyor. Ruth artık meslektaşı diye hitap ediyor Lisa’ya. Aralarındaki bağ daha da kuvvetlenirken Lisa, her şeyi tepetaklak edecek bir şey yapıyor ve hocasının hikayesini biraz değiştirerek okurlarına sunuyor. Ruht, haklı olarak sinirleniyor ve aralarında ki dostluk bağını bir çırpıda koparıyor. Lisa, artık Ruth'un rakibi oluyor. Oyun, kafanızda bir soru işaretiyle bitiyor. Etik açıdan hangisinin haklı olduğunu bulmamız isteniyor. Sevmişimdir böyle oyunları. Çünkü doğrusu budur! Seyirci evine gittiğinde düşünmelidir.

Hikayenin sahibi olan kişiye hiçbir şey danışmadan, hikayeyi kendimizin-miş gibi gösterip, yazmaya cesaret edemeyenden alıp, onun sesi olmak mı? (Yani Lisa'nın yaptığı gibi.) Yoksa kişilik haklarına saygı duyarak, hikayeyi yayımlamaktan vazgeçmek mi? (Ruth'un istediği gibi.) Burası göreceli bir kısım. Benim düşünceme göre ikinci seçenek daha uygun düşüyor. Metin iyi bir şekilde kurgulanmış. Çoğu zaman soru – cevap ilkesine dayanıyor.  Bu da metni biraz basitleştiriyor. Oyunda yalınlıktan bahsediliyor fakat yalınlık, basitlik demek değildir. İki kişilik bir oyun olmasına rağmen seyirciyi sıkmayan, zaman zaman güldürüp zaman zaman hüzünlendiren "ortaya karışık" derler ya tam da o türden bir oyun Toplu Hikayeler. Ritmi iyi tutturan, dinamik, seyirciyi avucunun içine alan bir metinle, bir o kadar iyi yapılmış çeviri birleşince ortaya keyifle izlenebilen bir oyun çıkmış. 

Etik olanın sorgulandığı oyunda, resim, şiir, roman, hikaye, dostluk ve arkadaşlık temaları üzerinde durulmuş. Her yaştan insanın kendinden bir şeyler bulabileceği, kültür seviyesi son derece yüksek, insanı daima düşünmeye sevk eden, saf ve naif bir oyun. Özetle, herkesin bir hikayesi vardır. Önemli olan hikayenin kime ait olduğudur. Başkasına anlattığımız bir hikaye artık herkesin bilebileceği ortak bir hikayeye mi dönüşür? Ya da dönüşmeli midir? Peki ya hayal gücü? Neden var böyle bir kavram? Hazıra konmak her zaman daha kolaydır. 

REJİ - DEKOR - KOSTÜM - IŞIK

Kadriye Kenter oyunculuğunun yanı sıra yönetmenlikte de bir o kadar iyi. Oyundaki zaman geçişlerini, karakterlerin saç biçimi ve her tablonun sonunda hızlıca değiştirdikleri kostümlerle sağlayabilmiş. Fakat oyunda biraz fazla dolaşılıyor gibi geldi bana. Oyuncuları takip ederken konsantirasyonunuz bozuluyor ve  replikleri kaçırabiliyorsunuz. Dekor Osman Şengezer imzalı. Çok çok farklı bir dekor anlayışına sahip olmadığını düşünüyorum. Bir profesörün evinde sadece üç raf dolusu kitap olmaz, olmamalıdır!  Hele ki hikaye üzerine uzmanlaşmış bir profesör ise! Ayrıca bu kadar dağınık olan bir profesörün nasıl oluyor da kitaplığı düzgün kalabiliyor. (Dağınık olduğunu masasının üstünden, yerdeki çöplerden ve metinden anlıyoruz.) Yalnızlıktan sıkılan birinin, evinde onlarca çiçek beslemesi durumu iyi özetlemiş. Oyunda hikayelerin ve hikayeleri oluşturan cümlelerin yalın olmasından bahsediliyor. Dekor bu cümleye uyum sağlamış.

Ruth'un giydiği son kostüm hariç diğer bütün kostümler birbirinin aynısı. Yalnızca renkleri farklı. Yalnızlık ve monotonluk temalarına hizmet eden kostümler olmuş. Lisa ise dördüncü tablodan sonra bir dönüşüm geçiriyor ve bambaşka biri oluyor. Bu dönüşümde kostümün rolü büyük. Daha önceki tablolarda ise tam bir öğrenci havasında. Işık tasarımı Alev Topal'a ait. Tam ortada duran perdenin kapalı olmayışından dolayı cama yansıyan ışıklar seyircinin gözünün içine giriyor. Bu nasıl atlanmış doğrusu şaştım kaldım. Her tablo bitişinde sahne kararıyor. Sadece kütüphanedeki kitaplar, duvarda ki ünlü bir ressama ait tablo ve karşıdaki çiçekler aydınlıkta kalıyor. Önemli metaforların aydınlıkta bırakılması hoşuma gitti. Zaten o da olmasaydı oyun da hiçbir özel ışık kullanılmamış olacaktı. Son olarak konferans sahnesinde Lisa'nın konuşmasında kullanılan ışık son derece klasik ama tabloya uygun olmuş.  

OYUNCULUKLAR

Kenterler farkı bu olsa gerek. Kadriye Kenter adeta oyunculuk dersi veriyor. Ses tonunu her ritme göre ayarlaması beni çok etkiledi. Jest ve mimikleri durumu çok güzel anlatıyor. Hiç konuşmayıp sadece mimikleriyle oynasa yine aynı zevki alırsınız. Tiyatro bölümünde okuyan öğrencilerin böylesine usta oyuncuların sahne performanslarını izlemesi gerektiğini düşünüyorum. Defne Halman ise, heyecanlı, panik atak bir ruh halini çok iyi betimlemiş. Hareketleri, sesinin cılızlığı tam bir çömez havasında. Oyun ilerledikçe daha sakin, kendinden emin, ses tonu kalına yakın ve vakur bir halde çıkıyor karşımıza. Yadırgatmıyor kendini. Karakter arası geçiş uyumu harika olmuş. Bu yaşta bu oyunculuk bana helal olsun dedirtti. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını ve oyunun uzun ömürlü olmasını dilerim.

Son cümle: "Çıkarken çöpü at, torba akıyor."

Not: Oyun 90 dakika / Tek perdedir. 
Ayrıntılı bilgi için: http://www.kentertiyatrosu.org/


OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR











DONALD MARGUİLES
(1954 -     )


EGE KÜÇÜKKİPER

21 Aralık 2012 Cuma

Bir Direnişin Öyküsü: "Antigone" (İstanbul DT)




ANTİGONE


Oyunu izledikten sonra ilk işim metni temin etmek oldu. Metni okuduktan sonra yazmanın daha verimli olacağını düşündüm. Antigone, eski bir Yunan tragedyası. Sophokles'in "Thebai Üçlemesi"nden biri ve dünya edebiyatının "ilk direniş" örneği sayılmakta. Antigone, Sophokles'in haricinde Jean Anouilh tarafından da kaleme alınmış ve yıllardır çeşitli kurumlarda sahnelenen, güncelliğini yitirmemiş bir öykü...

Oyun başlamadan önce, Antigone'nin geçmişine dair bir takım bilgiler veriliyor. Ben de burada o bilgileri vermek istedim ki daha iyi anlaşılsın. Oidipus ve Iokaste'ın iki oğlu, iki de kızı vardır. Antigone bu kızlardan biridir. Öidipus, babasını öldürür ve katil olur. (Öldürdüğü kişinin babası olduğunu bilmeden) Daha sonra evlendiği kişi yani Iokaste ise öz annesidir. (Öz annesi olduğunu bilmeden evlenmiştir) Bu gerçeğin anlaşılmasıyla birlikte Öidipus, gözlerini oyar ve kör bırakır kendini... Iokaste ise kendini asarak yaşamına son verir... Doğal olarak taht boş kalmıştır ve Öidpus'un oğullarından biri geçecektir bu tahta. Kardeşler arasında çıkan taht kavgası Polüneikes, kardeşi Etiokles tarafından sürülmesiyle son bulur. Polüneikes ise artık kendi yurdu olan Thebai'ye karşı savaş açmıştır. Bu savaşta iki kardeş birbirini öldürür ve taht Öidipus'un kardeşi Kral Kreon'a geçer.

Şimdi oyunun başladığı yere gelelim... Antigone ve kız kardeşi İsmene'yi, ağabeylerinin ölüleri başında ağlarken görürüz. Kreon bir yasa çıkarmıştır kendince. Etiokles, dini törenlere uygun bir şekilde toprağa gömülecektir fakat Polüneikes ise kendi vatanına savaş açtığı için, bedeni asla toprak yüzü görmeyecek ve köpeklerin, kartalların leşi olacaktır. Antigone isyan eder bu duruma. Kreon'un yasağına rağmen gömmek ister ağabeyini. İsmene ise cesaret edemez buna... Antigone dediğini yapar ve ağabeyini gömer. Gömerken bir haberciye yakalanır ve Kreon'un huzuruna getirilir. Cezası ölüm olacaktır Antigone'nin. Yer altında bir mahzende tutulacaktır bundan sonra.

Bu duruma engel olabilecek tek kişi vardır o da Kreon'un oğlu Haimon... Aşıktır çünkü Antigone'ye... Antigone'de ona... Babasıyla karşı karşıya gelir Haimon. Fakat ikna edemez babasını Antigone'yi kurtarmak için. Thebai'de yıllardan beri süregelen kehanetlerin habercisi Kör Kahin beliriverir sahnede. Uyarır Kreon'u, başına daha büyük felaketlerin geleceğini söyler fakat Kreon dinlemez. Antigone, mahzende asmıştır kendini. Haberi alan Haimon ise kapatmıştır kendini aynı mahzene. Kreon, haber alır almaz gider oğlunun yanına ve onunda ölümüne sebep olur. Haimon'un, elinde tuttuğu bıçağı, babası elinden alırken, Haimon, çeker babasını üzerine ve saplar bıçağı yüreğine... Bununla da kalmaz felaketler. Kreon'un karısı da, oğlunun ölüm haberini alınca dayanamaz acısına ve kıyar canına. Kreon, yaptıklarından çok pişmandır fakat iş işten geçmiştir...

İktidarı ele geçirmek adına savaşa tutuşup, birbirini öldüren iki kardeşten birinin gömülmesine devlet otoritesinin izin vermemesi nasıl bir toplumsal travmaya yol açar?

Güçlüler, iktidar sahipleri ne adına ve niçin yasa koyarlar?
Bu yasalar, toplumun gene çıkarları için midir yoksa sadece güç ve para sahiplerinin işine gelen yasalar mıdır?
Sadece aileyi ya da bir aşireti ilgilendiren çok özel durumlar için de yasa koymak doğru mudur?
Ölen bir yakınına, nasıl bir cenaze töreni yapılmasına devlet mi karar vermelidir yoksa aile bireyleri mi?

Tüm bu soruların yanıtları Antigone'de...

REJİ

Oyunu, Kenan Işık yönetmiş. Günümüzü anlatmayan oyunları güncelleştirmeye çalışmak aslında oyunun dokusunu bozuyor. Yahu biz bir tragedya izliyoruz. Kreon'un konuşmasını barkovizyonda göstermenin anlamı ne? Herkes gayet güzel konuşurken, araya görüntülerin girmesi bana göre inandırıcılığı yitirmiş. Tiyatroda bant kayıt yapılmaması taraftarıyım. Oyunda kalabalık bir kadro var. Yarısı koro amacına hizmet ediyor. Koro başı, (Suna Selen) lafını söyleyip, söyleyip en ön sıradaki seyircilerden birinin yanına oturuyor. Tekrar lafı geldiğinde ayağa kalkıyor, yüzünü seyirciye dönüyor ve konuşuyor. Allahtan benim seyrettiğim salonda balkon yoktu!

Oyunun başlangıcında, yazımın başında yazdığım gibi bizim, oyunu daha iyi anlamamızı sağlayan bilgiler, kayan yazı sistemiyle sahnenin altından başlayarak üstüne doğru ağır ağır akıyor. Tomris İncer o buğulu sesiyle olayları anlatıyor bizlere... Burada da bir barkovizyon olayı var fakat beni hiç rahatsız etmedi. Yazılar, dekorla birleşince sanki "toprağın altından çıktı bu hikaye" izlenimi verdi bana ve çok hoşuma gitti. Demek doğru kullanıldığında amacına ulaşabiliyormuş.

DEKOR - KOSTÜM - IŞIK - MAKYAJ

Dekoru Elena İvanova yapmış. Yerde duran 3-4 tane kocaman Yunan kafası (Tahminime göre bu kafalar oyunda sıkça adı geçen ve oyunun yazarı Sophokles - Hades - Zeus) metnin daha da kuvvetli olmasını ve algının geniş tutulmasını sağlamış. Tam ortadan bir yol iniyor sahneye doğru. Fazla gıcırdıyor ama oyuna kendinizi kaptırırsanız duymuyorsunuz. Bir de sandalye var oyunda. Patronların oturduğu, tekerlekli, dönen cinsten. Bu detayda güncellik için yapılmışa benziyor. O kadar tarih kokan bir dekorda, böylesine bir sandalyenin oluşu beni şaşırttı.

Yunan kafaları demişken, burayla bağlantılı bir şekilde ışık tasarımına geçmek istiyorum. Işıklar kafaların içerisine yerleştirilmiş. Kan döküldüğünde kırmızı oluyorlar. Gerçekte kan görmeden, sahnenin kana bulandığı güzel ifade edilmiş. Önder Arık'ı tebrik ederim... Kostüm ise yine güncelliği yakalamak için olmadık işlere kalkışmış. Elena İvanova dekorda başarılı ama kostümlerin bir kısmı olmamış. Çoğu insanın altında kot pantolon var. Açıkçası ben çok yadırgadım. Giysilerin üst kısımlarını başarılı buldum. Toprak bulaşmıştı herkesin üzerine. Aksesuar ve makyajla ilgili de bir iki kelam etmek gerekirse, Kör Kahin'in makyajı çok başarılıydı ve elinde tuttuğu kartal ölüsü, hikayede anlatılanları pekiştirir nitelikteydi. Kılıcın yere saplanıp kalması ise güç ve iktidarın, sıkışıp kalmış durumunu betimlemede oldukça iyi.

OYUNCULUKLAR 

Dediğim gibi kadro kalabalık. Teker teker isimleri saymak zor fakat başroller için bir şey demeden geçemeyeceğim. Ali Sürmeli, Kör Kahin'i çok güzel canlandırmış. Sesi, çaresizliğini, iyimserliğini ve yaşlılığını seyirciye geçirebiliyor. Fakat çok az rolü var. Suna Selen, korobaşı rolünde üzerine düşen görevi yapmış ve iyi bir koordinasyon sağlamış. Onun da rolü çok azdı. Yıllarını tiyatroya vermiş bu iki dev isme haksızlık edildiğini düşünüyorum. Antigone rolünü oynayan, genç yaşına rağmen oldukça başarılı bulduğum Taises Farzan'ı (adını öğrenince ben de şaşırdım) kutlarım ve başka oyunlarda seyretmek isterim. Sevgilisi Haimon ise karakterine bürünerek, sanki oynamıyor da yaşıyor gibiydi... Ve Atilla Olgaç, (Kreon) oyunu başından sonuna götüren, her duygusunda farklı bir ses tonu geliştiren, işte oyuncu budur dedirten, ruh halini çöküntüye uğratıp, izlerken, bir savaştaymışsınız da, seyirci olarak, siz kazanmışsınız izlenimini veren gerçek bir tiyatro sanatçısı...

SON SÖZ

Emeği geçen herkesi yürekten kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Güncelleştirilmesine rağmen son derece etkileyici ve inandırıcı bir hikaye Antigone... Tragedya olduğunu sanıp, oyunun ağır geçtiğini düşünmeyin. Nasıl bittiğini anlamıyorsunuz bile. Özet olarak Antigone, "İnsan devlet için değil, devlet insan için vardır" tartışmasına 2500 yıl öncesinden gelen bir yanıt. Bu oyunu, 400 haftadır her Cumartesi toplanan "Cumartesi Anneleri"ne ithaf ediyorum. Onlar bu ülkenin Antigone'leri...


CUMARTESİ ANNELERİ














Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995'den bu yana her Cumartesi günü Galatasaray Meydanında oturma eylemleri düzenleyerek, gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur. Arjantin'de cunta yönetiminin zorla yok ettiği çocuklarını bulmak için Plaza Del Mayo meydanında toplanan annelerden esinlenen gruba katılanların sayısı zaman geçtikçe binleri bulmuştur. 13 Mart 1999'da polisin sert müdahaleleri nedeniyle oturma eylemlerine ara veren grup, 31 Ocak 2009'da yeniden biraraya gelmeye başladı. Kasım 2012 itibariyle 400. buluşmalarını gerçekleştiren ailelerin başlıca talepleri kayıpların devlet arşivlerinde kayıtlı akıbetlerinin açıklanması, faillerin yargılanması, Türk Ceza Kanunu'nda zorla kaybetme suçunun insanlığa karşı suç kapsamında zaman aşımına uğramayacak şekilde düzenlenmesi ve Türkiye'nin Birleşmiş Milletler Gözaltında Kayıplar Sözleşmesi'ni imzalamasıdır.

Not: Oyun 100 dakika / Tek perdedir.  Oyun başında kuru - sıkı silah patlamaktadır. 

Detaylı bilgi için: http://www.devtiyatro.gov.tr/




OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR








SOPHOKLES
(İ.Ö 496 - 406) 


EGE KÜÇÜKKİPER