1 Kasım 2015 Pazar
Bir Yanılgı Oyunu: Yanlışlıklar Komedyası (BBT)
Oyunun orijinal ismi 'The Comedy of Errors' yani 'Yanılgılar Komedyası'. Fakat biz millet olarak yanılgıdan ziyade yanlışlığı daha çok benimsediğimiz için, oyunu 'Yanlışlıklar Komedyası' olarak adlandırmışız. Bu bilgiyi aktarmadaki amacım çeviri hatasını vurgulamaktan öte, yazımın başlığındaki anlamı ön plana çıkarmaktı. Oyunu izlerken hem benim hem de rejisörün büyük bir yanılgı içerisinde olduğumuzu gördüm. Benim yanılgım, İngiliz bir rejisöre aldanıp, oyuna 'gelmem' oldu. Rejisörün yanılgısı ise elbette bu yazının konusunu oluşturuyor. O halde başlayalım...
Komedi türünde olan oyunun rejisörü Tim Supple. Bana göre rejisörün ilk yanılgısı oyunun türü ile ilintili. Öyleki, komedi öğeleri yok denecek kadar az. Yaratılmaya çalışılan komedya havasını, nispeten kalabalıktan doğan kargaşada ve dekor değişimlerinin gerçekleştiği sıralarda hissetmek mümkün. Yani ortaya konan komedi 'anlık'. Oysaki metin bir yanılgının komedyası üzerine kurulu. Sanırım rejisörün ilk yanılgısı bu.
Yanlışlıklar Komedyası ana ekseninde ikiz kardeşler ile ikiz uşakların yanılgıları neticesinde düştüğü durumları anlatan bir 'ilk dönem (acemilik)' oyunu. Tim Supple da oyunun bu sıfatından etkilenmiş olacak ki, ikizlerin, iki farklı dinden olmalarını isteyerek, birini Müslüman yapmış. Bu durum, daha oyunun ilk dakikasından salona yayılan ezan sesi ve oyunun afişi ile sabit. Lakin rejisörün bu dokunuşu oyun içerisinde kendine anlamlı bir yer edinememiş. Finalde verilen 'mevlanavari' mesaj, oyun boyunca kapalı duran 'din' kavramını pek de etkili kılmamış. Başa ve sona eklenen ileti tek başına bir 'parça'. Ortaya atılan mesele, tıpkı Shakespeare'in 'On İkinci Gece' adlı eserinde olduğu gibi ulusal, kültürel, sınıfsal ve cinsel kimliğe ek olarak 'dinsel kültür' üzerinden bambaşka bir boyuta taşınabilir ve tartışılabilirdi. Fakat bu haliyle, hangi amaca yönelik yapıldığı net değil. Böyle hassas konular netlik kazanırsa bir anlam ifade eder. Aksi halde bir yanılgıdan ileriye gidemez...
Klasik eserleri güncelleştirme çabaları artık ayyuka çıkmış bir halde izleyiciye sunuluyor. Yanlışlıklar Komedyası'nda sunulan, günü yakalama ya da oyunu bugüne taşıma çalışmaları, aslında oyunu özünden ve tarihsel anlamından soyutlayan etkenlerden biri. Sokakta (sahnede) gördüğüm polis, işi dağda (sahnede) olan bir komando eri (bordo bereli), rejisörün 'savunma gücü'nün bir yanılgısı. Bu savunma aynı zamanda oyunun defansının ne kadar kötü olduğunu gösteren bir belge. Belgenin altında imzası olan kişi ise oyunun rejisörü Tim Supple. Her şey o ülkenin kültürünü ve geçmişini tanımak / bilmek ile ilgili...
Oyuncuların, olanı biteni seyirciye dönüp anlatması demode bir reji anlayışının kanıtı. Modernizm kokan bir oyunda karşılaştığım bu demodelik, görünen en net yanılgılardan biri. Oyuncunun olayı özet geçmesi, rejinin aktarım olanağının kısırlığı ile eş değer. 'Ben yapamadım, sen yap' mantığının bir benzeri. O halde sen neden varsın? Buradan hareketle Bakırköy Belediye Tiyatroları'nın oyun seçimine değinmek istiyorum. Ülkenin içerisinde bulunduğu böyle bir ortamda Yanlışlıklar Komedyası oyununu seçmek kurumun ilk yanılgısı. Oyunu İngiliz bir rejisöre yönettirmek ise ikinci. Rejisör, 'yabancı'sı olduğu bir yere elbette yabancılaşır...
Kerem Çetinel'in dekor tasarımı 'yanlışlığın doğuracağı gülünçlüğe' uygun. Fakat oyun içerisindeki kullanılışı son derece yanlış. Döner yarı saydam camlardan oluşan bölümler, ikizlerin değişimi ve türlü karışıklıklar için bulunmaz bir nimet. Ben, bu nimetin elin tersi ile itildiği kanaatindeyim. Doğru kullanılsaydı, birçok amaca hizmet edebilirdi. (Kapı - dolap komedyası gibi) Bir tarafın sokak diğer tarafın ise ev olarak nitelendirildiği, simetriden yoksun sahne tasarımı birçok oluşuma gebe olabilecekken bu şekliyle sadece 'mekan' tanımlamasına bir örnek. Masa ve sandalyeler oyunun Burger King veya Mc Donald's sponsorlarından biri konumunda. Tek farkı sponsorun finansal değil görsel olması. Güncelleştirme bu değil...
Sadık Kızılağaç'ın kostümleri, aklımın alamayacağı bir basitlikte. İkizleri 'ikiz' giydirmek bir önceki cümleme verilebilecek en iyi timsal. Karakterlerin her birinin kendi içinde bir zıtlığı yakaladığı aşikar. Bu zıtlığın kostümlere de sinmesini isterdim. Bedensel anlamda aynı oluşları en açık biçimiyle zaten meydanda. Ruhu ortaya çıkaracak olan kostümler. Bir başka deyişle kostümlerin ruhu yok. Kimi kostümler çok açık (Adriana), kimi kostümler çok 'bugün' (Dük - Luciana) kimileri ise çok ayân. Ufak tefek dokunuşlar, o karakterin kimliğini ele verir. Bunun örneklerini başka oyunlarda gördüm. Bu arada Dük'ün temsil ettiği 'bugünün iktidarı', onun kadar bağışlayıcı değil. Bunu kör olmayan herkes görür. Dedim ya, her şey o milleti tanımaya bağlı...
Yakup Çartık'ın ışık tasarımının dekora hiçbir yaptırımı yok. O yeşil kalın camlar, verilecek özenli ışıklar ile iki tarafın (camın ardı ile önü) ayrımını gözler önüne serebilirdi. Benim gördüğüm bir tarafın karanlık diğer tarafın ise aydınlık oluşuydu. 'Tasarım' sözcüğünü kullanabilmek için bu kadarının yeterli olmadığı kanısındayım. Oyun müziğinin kime ait olduğunu, oyunun künyesinde bulamadım. Kendisine, neden o kadar ağır ve kasvetli bir müziği tercih ettiğini ve o müziğin oyuna ne gibi bir getirisinin olduğunu sormak isterdim. Müzik, oyunu komediden adım adım uzaklaştıran baş etkenlerden biri. Uygun bir müzik, en azından atmosferi kurtarabilirdi.
Oyuncular için tek tek yorum yapmak pek adetim değildir. Burada da kalabalık bir oyuncu kadrosu var: (Orhan Aydın, Erol Ozan Ayhan, Ercan Koçak, Ali Çelik, Ali Rıza Kubilay, Emrah Eren, Hatice Elif Ürse, İrem Sultan Cengiz, Emre Koç, Murat Şenol, Faruk Üstün, Nurhayat Atasoy, Yunus Emre Kılınç, İlkin Tüfekçi, Fidan Tek Koşar, Emre Sırımsı) Genel anlamda düşüncelerim: oyuncuların ağızlarından çıkan sözlerin anlamını tam olarak idrak etmeden aksettirmeleri, duygunun yerini ezberin alması, repliklerin uzunluğunu, tempolu söyleyiş biçimiyle kısaltma ve bu yolla istenilen tesirin elde edilememesi.
Yanlışlıklar Komedyası, rejisör ve dramaturji (Irmak Bahçeci) birlikteliğinin uyum sağlayamadığı bir oyun. Irmak Bahçeci bir oyun yazarı. Şimdiye kadar iki oyununu sahnede izleme fırsatına eriştiğim için mutluyum ama bu oyundaki dramaturjik açısına şaşkınım. Söylenecek çok şey var lakin bu oyunun eleştirisini yazan Melih Anık bana bir şey bırakmamış. Önce davranmak önemli. Emeği geçenleri kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim...
Not: Oyun 2 perde / 2 saat 10 dakikadır.
Kaynak: Oyun metni (Yanlışlıklar Komedyası / Özdemir Nutku)
Ege KÜÇÜKKİPER
14 Ekim 2015 Çarşamba
Oyun Atölyesi'nin 'Köprüden Görü(nü)şü'
Yazı uzun... Bu nedenle direkt konuya gireceğim. Arthur Miller zor bir yazar. Oyunları birinden farklı gibi dursa da, metinsel kurgu ve karakter yaratımları hemen hemen aynı. Geçtiğimiz sezon Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı 'Satıcının Ölümü'nü izledikten sonra, ufak çapta bir Arthur Miller incelemesi yapmıştım. O incelemenin belirli bölümlerini, Köprüden Görünüş için kaynak göstermem, yazımı daha anlaşılır kılacaktır. İncelemenin tamamının olduğu yazının linki aşağıda mevcut. (İtalik yazılar incelemeye dairdir)
Miller, çekirdek aile kavramına önem veren bir isim. Bu durum bence yazarın insana olan inancından kaynaklı. Eserlerinde her zaman birlik-beraberlik duygusu ön planda. Bu duygunun gelişeceği, ilerleyeceği ve artacağı yer ise şüphesiz bir aile ortamı. Miller oyunlarında aile dört kişiden oluşur.
Yukarıdaki paragrafın teması aile. Köprüden Görünüş, dört kişilik bir aile olmamakla birlikte, dört kişi olmaya aday bir aile. (Eddie, Beatrice, Catherine, Rodolpho) Bu ailedeki birlik ve beraberlik ortamı, enişte (Eddie) figürünün düşünce ve eylemleri neticesinde sağlanamamakta. Buraya kadar olan kısmı Hira Tekindor'un rejisi ve Bülent İnal'ın oyunculuğunda bulabildim. Ancak yaşanılan durumun sebebinin oyun içerisinde tam anlamıyla işlendiğini düşünmüyorum. İşleniş şeklini daha kolaylaştırmak için soru hazırlamak ve bu sorular doğrultusunda ilerlemek çoğu zaman iyidir. Bunun için işi kolaylaştıracak üç sorum var: Eddie ne için Rodolpho'ya öfkeli? Eddie niçin Catherine'nin evlenmesini istemiyor? Eddie'nin Catherine'e karşı beslediği ne tür bir his? Her şeyden evvel bu soruların net bir şekilde yanıt bulması, oyunun daha sağlıklı olmasını sağlayacaktır. Bunun da en etkili yolu bir dramaturg ile çalışılmasıdır. Sahnede bu üç sorunun cevabının basit ve yüzeysel verildiği kanısındayım. Benim dramaturjik açıma göre Eddie'nin, Catherine'e karşı hissi, sevgiliye duyulan aşktan çok öte. Burada başka bir soru devreye giriyor: 17 yıl boyunca üzerinde emeğinizin olduğu bir nesneyi yahut kişiyi, hiç tanımadığınız birine hemen verir misiniz? Ben vermem. Vermek istemediğim için de, almak isteyene türlü bahaneler üretip, ön yargılı yaklaşır, kısacası ona köprüden bakarım. Aslında Rodolpho'ya olan öfkenin şekillenmesi tam da burada ortaya çıkıyor. Her şey alıcının isteği ile ilintili. Bu ilinti rejide fark edilmiyor.
Çocuklar, babalarıyla her zaman farklı görüşlere, farklı hayallere sahiptirler. Anne dengeleyici konumdadır. Oyunun başında çocuklarının tarafında olmasına rağmen finale doğru ekseni kayar ve kendini eşinin yanında bulur. Baba kabul etmeye, razı olmaya hazırdır. Çünkü oyunun 'suçlu' kişisidir ve bir destek aramaktadır. Desteğin nereden geldiğinin onun için bir önemi yoktur.'Taraf' olmak yeterlidir. Miller, oyunun baş kişisi olan babayı, doğru tarafı seçmediği için cezalandırır. Aslında eserlerini bu seçim üstüne temellendirmiştir. Bu nedenle oyunlarında duygudan ziyade 'mantık' kendine bir yer edinir. Bir nevi duygularıyla hareket eden kişi, ölümü hak eden kişidir.
Bir önceki paragrafta anne (burada teyze lakin anne gibi) ile ilgili yazdıklarımın uygunluğu, bu oyunun en temiz noktası. Aslı Yılmaz'ın oluşturduğu profil tam bir Miller kadını. Yaratım çizgisi son derece iyi. Rejisörün, başlangıçta (oyun açılışı) izlediği yol çok doğru. Lakin takip ettiği yoldaki noktaların birleşmediği de çok açık. Bu birbirinden ayrık noktalardan biri az önce bahsi geçen taraf olgusu. Köprüden Görünüş'deki taraf, bir nevi köprünün neresinde durulacağı ile alakalı. Köprünün bir ucundaki verici (Eddie) ile diğer ucundaki alıcı (Rodolpho), yaptıkları hamleler ile köprünün tam ortasındaki Catherine'e, ulaşmaya çalışmakta. Bu bölümde sorulacak sorulardan biri, eniştesinin tarafında olan Catherine'nin, taraf değiştirmesindeki etkenin ne olduğu? Sorunun yanıtı elbette araya giren aşk duygusu. Fakat sahne üzerinde canlandırılan ilk görüşte aşk, metindeki kadar gerçek ve normal değil. Catherine'nin neden bir istişare süreci geçirmeden karar verdiği muallak. Bazen sadece diyalog, işi çözmek için yardımcı olmaz. Bir metni okumak ile o metni izlemek arasında bir köprü boyu mesafe vardır.
Taraf konusunda sorulacak bir diğer soru, esasen aile kısmını irdelerken sormuş olduğum soruların bir benzeri. Soru şu: Eddie, niçin kaçınılmaz sona ulaştı? Miller, bu durumu, karakterin yaptığı duygusal seçime bağlamakta. Oysaki sahnede gördüğüm, yalnızca karşıt iki tarafın çekişmesi üzerine kurulu. Miller, mantığı saf dışı bırakarak, aynı zamanda karakteri de oyundan diskalifiye etmekte. Yani ortadaki çekişme, amaçtan ziyade bir araç. Rejide edindiğim aksaklık da bu yönde. Amaç ile araç görevlerinin bilincinden değil. Sanki onlarda köprünün her iki ucunda ama yerleri yanlış.
Dil açısından bakıldığında oldukça sade olayları barındırmış, yine aynı sadelikle yazılmış metinlerdir. Miller'ın çoğu oyunu 'yaşanmış bir hayat' hikayesidir. Yaşamın basitliği, metnin kurgusuna ve karakterlerin ruhlarına yansımıştır. Yazarın dekor konusunda yaptığı açıklamalar da süsten uzaktır. Hayatın 'akıcılığı' ve 'sürükleyiciliği' oyunlarının biçimini oluşturmuştur. Tür olarak trajediyi benimsemiştir. Metinlerin geneline karamsar bir yapı hakim olmakla birlikle, sonları hiçbir zaman mutlu bitmez. Düşünce başat yerdedir. Düğüm her zaman finalde açılır. Öncesinde bir yığın ipucu bulunmasına rağmen, seyirci neyin, ne zaman gerçekleşeceğini kestiremez. Ayrıca sıcak bir atmosferde başlayan oyun, giderek yerini soğumaya bırakır. Köprüden Görünüş'deki, 'anlatıcı' kimi yerde yabancılaşma etkisi sunar.
Köprüden Görünüş de yaşanmış bir olay. Miller bu konuda şöyle diyor: "Yazarken orijinal hikayeye bağlı kalmaya çalıştım. Hikayeyi duyduğumda beni etkileyen şey, çok net oluşu ve olayların nefes kesen bir sadelikte gelişmesiydi." Bu tanımlamada iki ana sözcük var. Netlik ve sadelik. Hira Tekindor'un, Köprüden Görünüş'ü, Miller'ın istediği sadelikte. Dekorun tasarımı ve aksesuar kullanılmayışı da bu sadeliğe katkı sunan diğer faktörler. Netlik kavramını yukarıda yeteri kadar açtığımı düşünüyorum. Hira Tekindor'un oyun başlangıcını beğendiğimi belirtmiştim. Aynı beğenim, atmosferin başlarda sıcak başlayıp, sonradan soğumaya bırakıldığı konusunda da geçerli. Elbette buradaki temel etken yazarın kurgusu. Reji, bu görüşte, yazara destek niteliğinde. Yabancılaştırma etkisinin olmaması, oyunun eksik yönlerinden biri. Düşüncem, hem oyunun amacına hem de ismine hizmet edip, seyirciye de köprüden bir görünüş sağlattırması adına bu etkinin verilmesi doğrultusunda. İzleyicinin kimi zaman olay yerine davet edilip, kimi zaman 'orada dur' ihtarını alması açısından da bu yöntemin işe yarar olduğuna inanıyorum. Sadece anlatıcının (Avukatın) seyirci ile göz teması kurması, hikaye formunun kullanımı açısından iyi...
'Çevre', çoğu kez belirleyici öğedir. "Başkası ne der?" mantığı, karakterlerin yol haritasını çizer. Harita sınırlarla doludur. Baba sınırı aşamayıp, kilitli kalırken, çocuklar ideallerinin peşinden koşmuş ve sınırı kendileri çizmişlerdir. 'Dönüşüm', Miller oyunlarında önemli bir rol oynamaktadır. Dönüşümün gerçekleştiği kişi baba, gerçekleştirenler ise çocukları ya da yakın arkadaşlarıdır. Bedel'de Yahudi Salamon, zamanla iki kardeşin babaları görevini üstlenir. Köprüden Görünüş'de Eddie kızın eniştesi iken, babası (sahibi) durumuna gelmiştir. Hepsi Oğlumdu'daki Keller ise, süreç içerisinde ölümüne sebep olduğu yirmi bir gencin babası niteliğini taşır.
Çevre faktörü, karakterlerin tanımlanmasında önemli bir güce sahip. Bir özel tiyatronun kalabalık kadrolu oyunlar sergilemesi kolay bir şey değil. Lakin bu oyundan çıkarılan iki karakter (Bay ve Bayan Lipari) çevre baskısının yok olmasına neden olan başlıca oyun kişileri. Haliyle ailenin çekingenliği ile Avukatın yapıcı, komşuların yıkıcı tavırlarının dengesi birbirini tamamlamaktan yoksun. (İhbar sahnesinin işlenişi durumu bir nebze kurtarmış) Dönüşümün gerçekleşebilmesi içinse, yazı boyunca sorduğum sorulara alacağım yanıtların, içlerinin doldurulması ve sahne üzerinde o halde seyirciye aktarılması gerek.
Rejisörün oyuna dahil ettiği kısımların, oyunun genel gidişatını bozduğu, oyunun direksiyonunu yer yer komedivari bir boyuta kırdığını düşünüyorum. Bu vaziyeti, oyuncuların tavırlarında da hissettim. Miller oyunları sadece 'hikaye'ye odaklanmakta. Komediyi oluşturan vasıf ise kendini gösterdiği alanda yeni bir hikaye yaratmakta. Önerim, o bölümlerin dozunun azaltılması. (Özellikle ilk perde finali için) Her oyun bir bağdır. Düğümler atılır, atılır, atılır, sonunda hepsi çözülür. Yün çilesi bazen çıkmaza girer, açmak için uğraşırsın. Açamaz isen devam edemezsin. Tek çare, oraya kadar ki kısmı kesmektir. Kesmeden edilen devam, bütün örgüyü yanlışlara sürükler. Benim Köprüden Görünüş'de algıladığım da böyle bir durum. Bu sayede evvela iyi bir oyun ortaya çıkarabilmek için yazarın mutlak suretle anlaşılmasının bir ihtiyaç olduğuna emin oldum.
Özetle Arthur Miller, siyasal ve toplumsal bilinçten yoksun kamuoyunu, yabancılaşmış Amerikan insanının çelişkilerini şu sözleriyle: "ben düşünceyle alışverişi olmayan, ne yaptığını bilmeyen, bilmek de istemeyen bir toplumda yazıyorum" açığa koymaya yönelmiştir. Basit insanın (Amerikan orta sınıf insanı) tragedyasını vermeye çalışmıştır. Bu bağlamda etnik sorunlara değinerek, toplumsal ve bireysel öz sorumluluk temasını ele almıştır.
Özetle Arthur Miller, siyasal ve toplumsal bilinçten yoksun kamuoyunu, yabancılaşmış Amerikan insanının çelişkilerini şu sözleriyle: "ben düşünceyle alışverişi olmayan, ne yaptığını bilmeyen, bilmek de istemeyen bir toplumda yazıyorum" açığa koymaya yönelmiştir. Basit insanın (Amerikan orta sınıf insanı) tragedyasını vermeye çalışmıştır. Bu bağlamda etnik sorunlara değinerek, toplumsal ve bireysel öz sorumluluk temasını ele almıştır.
Zerrin Tekindor oyunun dekor tasarımcısı. Tasarım, aynı zamanda oyunun afişini de içinde barındırıyor. Fondan çıkardığım anlam, ötekilere bir 'yüz' tanımayan Amerikan yüksek sınıfı ve buradan yola çıkarak oluşan Amerikan orta sınıfının genel vaziyeti. Fon bir 'karma'. Renk seçimleri o insanların ruhunun bir aynası. Dekor bu haliyle iyi. Fakat yinede oyun için neyi anlattığı belirsiz. Daha çok görsellik ön planda. Diyagonal olarak yerleştirilmiş iki sıra oturma yeri, oyunculara, oynamaları için bir alan yaratmış. Bir yandan da mizansenleri 'mecburen' oturmalı konuma sürüklemiş. Kapının yeri algı bozukluğu yaratıyor. Eve tek bir giriş ve evden tek bir çıkış olmalı.
Kostüm tasarımı afişte yazmıyor. Son zamanlarda bu böyle. Kostüm tasarımlarının geneli dönem atmosferini yaratmakta başarılı ama karakterlerin özelliklerine göre değerlendirildiğinde çok da iyi değil. İyi olan tek kostüm Beatrice'in. Catherine'nin kostümü, dişiliğini açık etmiyor. Avukatın kostümü ise onun bir parçaymış gibi durmuyor. Bunun nedenini anlayabiliyorum ama kendimi ikna edemiyorum. Kemal Yiğitcan'ın ışık tasarımı özenli. Orhan Enes Kuzu bütün oyuna yaydığı müziği ile herkesten fazla sahnede. Sahnenin temposuna göre düşen ya da artan ritmin oyuna bir ivme kazandırdığı ve atmosferin havasını durumun getirilerine göre değiştirdiği kesin.
---EK---
Oyun Atölyesi 'sahne tasarımı' ibaresinden hem kostüm hem de dekor tasarımını kast ediyormuş. Broşürü detaylı inceleyince öğrendim. Bu duruma göre kostüm tasarımı için yazdıklarım Zerrin Tekindor için...
---EK---
Oyun Atölyesi 'sahne tasarımı' ibaresinden hem kostüm hem de dekor tasarımını kast ediyormuş. Broşürü detaylı inceleyince öğrendim. Bu duruma göre kostüm tasarımı için yazdıklarım Zerrin Tekindor için...
Bülent İnal'ın ilk oyunu. Kendisini izlemiş olmaktan son derece memnunum. Beklentilerimin üzerinde bir performans ile karşılaştım. Aslı Yılmaz için yazı içerisinde birkaç şey söyledim burada da kendisini kutlarım. Beni tam anlamıyla mutlu eden belki de tek oyuncu. Nazlı Bulum'da 17 yaş havasını sezebildim. Duygu geçişleri başarılı. Aykut Akdere üstüne düşen her şeyi yapmış. Bilhassa ses tonu ve kullanımı iyi. Ercüment Acar, hayat verdiği karakteri ile özdeşleşebilmiş. Eşine ve arkadaşına duyduğu sevgi oldukça samimi. Kubilay Karslıoğlu oyunda sadece anlatıcı rolünü üstlenmediğini bize göstermeli. Sedat Bilenler teoriyi pratiğe çevirip, ezberci görünümünden kurtulmalı. Melih Pamukçu, 'nereden geldi?' demediğim bir oyuncu. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim...
Notlar;
Oyun 2 perde / 1 saat 50 dakika
Fotoğraf bana aittir.
İnceleme
Kaynak
Oyun metni (Köprüden Görünüş)
Ege KÜÇÜKKİPER
13 Ekim 2015 Salı
Haldun Taner 100 Yaşında (1) : 'Sersem Kocanın Kurnaz Karısı' (İDT)
Bu yıl, Türk Tiyatrosunun usta kalemlerinden Haldun Taner'in 100. Doğum Yılı. Bu vesileyle İstanbul Devlet Tiyatrosu, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı'nı, Ankara Devlet Tiyatrosu da, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım'ı sahneye taşıdı. Tiyatro 2000 ise (Zeliha Berksoy) yine bir Haldun Taner eseri olan Devekuşu Kabare'yi seyirci ile buluşturdu. Haldun Taner için Mayıs ayında İKSV tarafından bir panel düzenlendi. Demet Taner ve Kerem Karaboğa'nın konuşmacıları arasında olduğu panele katıldım ve 26 Kasım tarihinde, Pera'da bir panel daha olacağını öğrendim. Panelde konuşmacı değilim ama Haldun Taner'i daha iyi anlamak ve yorumlamak için o tarihe kadar hazırlık yapıyorum. Bu amaç doğrultusunda İstanbul Devlet Tiyatrosu bana bir kez daha Sersem Kocanın Kurnaz Karısı'nı okuttu. Diğer oyunları da tekrar okuma aşamasındayım. Öykülerini ise bitirdim. Şimdi Haldun Taner'in oyun yazarlığı kimliğinin ışığında Sersem Kocanın Kurnaz Karısı'nı inceleyelim...
Haldun Taner, eseri 1969 yılında, yani 'ikinci evre' diye adlandırılan dönemde kaleme almış. Taner'in bilinen birçok yapıtı da (Keşanlı Ali Destanı, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Eşeğin Gölgesi, Ayışığında Şamata, Zilli Zarife) bu dönem kapsamında. İkinci evre, yazarın göstermeci (açık biçim veya anti illüzyonist) bir anlatım ile epik üslup içerisinde, geleneksel Türk Tiyatrosu'nun motiflerinden yararlanarak eserlerini oluşturduğu bir dönem. Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, daha önce pek çok kez sahnelenmiş. İlk sahnelenişi, yazıldığı yıl olan 1969'da, Münir Özkul'un başrolünü oynadığı versiyonu.
Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, Moliere'in, 'George Dandin' adlı oyununu prova eden Tomas Fasulyeciyan Kumpanyası oyuncularının öyküsünü anlatır. Bu öykü içerisinde, oyunun hem başkarakteri hem de rejisörü olan Fasulyeciyan, metnin bir trajedi olduğunu iddia eder ve oyunu Frenk usulüne göre Mınakyan bir tarzda sahneler. Böylece Moliere'in George Dandin'i, 'Kıskanç Herif' adını alır. Tiyatroyu sevmesiyle meşhur Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa'nın olaya dahil olmasıyla, oyun Ermeni ağzını terk edip, Rum ağzına yaklaşmış, Fenerli Rumlar ortamında, 'Yorgaki Dandini' adıyla, Paşa'nın rejisörlüğünde provalarına devam eder. Karakterlerin adları da değişerek, Angelique, İrini'ye, Sottenville, Kostaki'ye, Claudine, Yanko'ya adapte edilir. Nihayetinde ise, kumpanyanın oyuncularından Küçük İsmail, oyunu tuluat biçiminde, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı adıyla sahneler. İsimler yine değişerek, Mahpeyker, Himmet Ağa, İbiş, İşvebaz, Servinaz gibi biz kokar. Buradan anlaşılacağı üzere oyun üç perdedir. Haldun Taner, birinci perdeden başlayıp, oyunu sonlandırana kadar, "oyun içinde oyun" tekniğiyle aynı oyunu, aynı oyunculara üç farklı şekilde oynatmıştır.
Haldun Taner, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı ile 'bizim' tiyatronun nasıl olması gerektiğini vurgulamış, her perdede, hem biçim, hem usul, hem karakter adları, hem de oyun adlarının değişimi ile bizim tiyatronun temellerini atmıştır. Yukarıda bahsettiğim ikinci evre işte tam da burada kendini göstermektedir. Haldun Taner, bizden olan tiyatroyu tanımlarken, geleneksel Türk Tiyatrosu'nun önemini vurgulamakla birlikte, batı tarzı tiyatrodan da kopmamak gerektiğinin altını çizmiştir. Bu cümlenin açılması gerektiğini düşünüyorum. Bunun için Haldun Taner'in yarattığı tiplemelere ve bu tiplemelerin oyuna olan katkısına bakmak gerekiyor. O halde başlayalım...
Tomas Fasulyeciyan ile Küçük İsmail'in atışmaları, geleneksel Türk Tiyatrosu'ndaki Kavuklu ile Pişekar ya da Karagöz ile Hacivat'a benzer. Küçük İsmail'in, oyunu tuluat biçiminde sahnelemesi ve bu biçime uygun olarak bir diyalog veya bir jest ile dekor yaratması, orta oyununun bir özelliğidir. Her şeyden önce bir oyuncunun beş farklı role girmesi yine geleneksel tiyatronun bir vasfıdır. Buradan hareketle Sersem Kocanın Kurnaz Karısı'nı, bir 'oyuncu oyunu' olarak tanımlamak mümkün. Geleneksel tiyatroda metin yoktur. Oyuncular doğaçlamayla bir oyun yaratır. Sersem Kocanın Kurnaz Karısı yazılı bir metin olduğu için doğaçlamadan uzaktır. Biraz önce sözünü ettiğim geleneksel ile batının harmanlanmasından kasıt budur. Haldun Taner, bizim tiyatro özlemini, Küçük İsmail karakterine yüklediği sorumlulukla ta en başından belirtmiştir. Yine aynı karakter ile bizim tiyatronun nasıl olması gerektiğinin ipuçlarını da vermiştir. Küçük İsmail'in başından beri İbiş olmak istemesi, geleneksele daha yakından bakılması gerektiğini savunması bu duruma bir kanıt niteliğindedir.
Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, en çok Haldun Taner'in bir başka eseri olan 'Ayışığında Şamata' ile benzerlik gösterir. Orada da oyun iki kez, farklı biçimlerde oynanır. Fakat iki oynayış arasında seyirciden yorum alınması ve oyunun seyircinin istekleri doğrultusunda yeniden şekillenmesi, bahsi geçen oyun ile ayrıldığı noktalardan biridir. Haldun Taner'in epik tiyatrosu, Brecht'in yabancılaştırmasını, 'yakınlaştırma'ya çevirmiş, meselelere tersinleme yoluyla değinmiştir.
Sersem Kocanın Kurnaz Karısı sadece bizim tiyatronun hangi biçimde oluşacağını anlatmamaktadır. Ahmet Vefik Paşa karakteriyle, bir devlet adamının tiyatroya olan inancı ve sevgisini, diğer devlet adamlarının tiyatroya karşı olan düşüncelerini, kısacası devlet-sanat (tiyatro) ilişkisini irdelemektedir. Oyun bu yönüyle güncelliğini korumakta, oyuncuların çektiği sıkıntıyı da çemberin içerisinde dahil ederek konuyu çok katmanlı bir boyuta taşımaktadır.
Moliere'in George Dandin adlı eseri, bir aldatılmanın, koca tarafından ispat edilmeye çalışılmasıdır. İspat, kadının anne ve babasının uykusu sırasında gerçekleşecektir. Bu yönlü bakıldığında Haldun Taner'in, oyunun ikinci perdesine verdiği isim, olayın geçtiği zaman yani uyku vakti ile ilgilidir. Bkz: Yorgaki (yorgan) Dandini (dandini dastana - ninni). Adamın, karısının sinsi planları sayesinde bir türlü ispatı gerçekleştiremeyişi, üçüncü perdenin adı hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar: "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı"
Haldun Taner'in dili oldukça sade ve akıcıdır. Metafora dayalı bir anlatım biçimini tercih etmemesi, oyunlarının doğrudan bir yaraya parmak bastığının göstergesidir. Bu söylediklerimi Nur Subaşı'nın rejisinde bulabildim. Ayrıca Subaşı'nın, geleneksel Türk Tiyatrosu'nun motiflerinden biri olan kantoyu oyuna dahil etmesini sevdim. Diğer tüm motifler zaten metinde mevcut. Eksik olan bulunup, yerine konulmuş. Oyun arasının ikinci perdeden sonra verilmesi, üçüncü perdedeki zaman atlamasını anlamlı kılmış. Bir oyuncu yardımıyla oyuna başlama süresinin aktarılması, akabinde 'seyircili prova' izlenimi verilmesi, oyunun kurgusu içerisinde sırıtmamış. (Cep telefonu ile ilgili kısmı söylemese?)
Ethem Özbora dekor tasarımında iyi. Tiyatronun eskitme yöntemi ile elde edilen bakımsızlığı, fazla aksesuar bulunmayışı, fonun resim olarak değişkenli verilmesi, hem tuluata hem de dönemin şartlarına uygun. Beyaz renk, sahneyi genişleten avantajlı bir seçim. İkinci perdedeki dönüşüm (perde kullanımı vb.) şartların daha iyi olduğunu, yapılan yardımların ve verilen özenin somutlaştırılmış hali.
Şirin Dağtekin Yenen'in kostüm tasarımlarını çok beğendim. Taner'in üç perde farkı, kostümlerde de kendini göstermiş. Eski püskü, yırtık kostümlerden, canlı, güzel ve yeni kostümlere geçiş, metinle doğru orantılı. (Paşa'nın kostümünün değişmesini isterdim) Önder Arık'ın ilk perdede sadece genel ışık kullanması prova sürecini haklı çıkarmış, ikinci perdedeki ışık tasarımı ise oyun oynandığını belli etmiş. Başından beri duyulan ve görülen piyanonun kantoya olan sirayeti yerinde. Başka bir enstrüman sesi duymadığım için memnunum.
Oyuncular...
Üç farklı ağız kullanımı, geçişleri hissettiriyor. Prova sürecindeki, dalgınlık, unutkanlık, arada çıkan sürtüşmeler, o havayı verebiliyor. İkinci perde oynanırken, tuluatın vermiş olduğu komedi rahatlıkla seziliyor. Murat Karasu (Tomas), Saydam Yeniay (Holas) ve Şamil Kafkas'ı (K.İsmail) bilhassa kutlarım. Oyunda başrol yok. Her oyuncu hakkını teslim etmiş. Ferdi Atuner'i (Asım Bey) kısacık da olsa görmek çok hoş. Mehlika Balkan (Hıranuş), Rüyam Dirin (Satenik), Ali Fuat Çimen (Ahmet Fehim), Filiz Kılıç (Virjinya), Nurettin Özşuca (Suflör Kazım), Ediz Akşehir (Kahveci), Orkun Gülşen (A.V.Paşa), Ergun Akvuran (Rıfat Ağa) ve Mert Egemen (Vizental), seyrederken keyif alacağınız diğer oyuncular.
Sersem Kocanın Kurnaz Karısı için çok iyi bir oyun diyemem lakin Haldun Bey'in naifliğini hissedebildiğim 'temiz' bir oyun olduğunu rahatlıkla belirtebilirim. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim... #HaldunTaner100Yaşında
Notlar;
Oyun 1 saat 45 dakika / 2 perdedir.
Fotoğraf bana aittir.
Başıktaki (1) sezon içerisinde izleyeceğim diğer Haldun Taner oyunları için bir sıralama.
Kaynak
Oyun metni (Sersem Kocanın Kurnaz Karısı)
Ege KÜÇÜKKİPER
3 Eylül 2015 Perşembe
Sumru Yavrucuk'tan Yeni Oyun: 'Shirley' (Tebdil-i Mekan)
Willy Russell'ın 1986'da yazdığı, 1989'da beyazperdeye uyarlanan eseri 'Shirley', Tebdil-i Mekan Prodüksiyon Tiyatrosu'nun ikinci, Sumru Yavrucuk'un ise bu tiyatrodaki ilk projesi. Tebdil-i mekanda ferahlık var derler. Doğru, ama ferahlığı sadece mekanda aramak eksik / yanlış. Öyleki, Sumru Yavrucuk bundan üç yıl önce, 'Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi', adlı piyes ile "tek kişilik oyunlar" kulvarına geçiş yaptı. Ferahlığı hissetmiş olacak ki, devamını getirmek istedi. Shirley de bu kulvarın ikinci oyunu oldu. İlk oyun, metin açısından yetersiz kalmakla birlikte, Sumru Yavrucuk'un zekası ve oyunculuğu sayesinde ilgi görerek, geniş bir kitle edindi. Bu pencereden bakarsam, Sumru Hanım'ın yine tek kişilik bir oyunda rol alıyor oluşunu yadırgamam. İlk oyunun Sumru Yavrucuk'a ait olan rejisinin de, o metne/oyuna ileri bir boyut kattığından emin olduğum için, bu oyunu da yönetmesini abes bulmam. Buraya kadar yazdıklarım aynı zamanda Shirley'i seyretme nedenlerim. Lakin karşılaştığım sonuçlar farklı. Şimdi o farklılıklara bir bakalım...
Willy Russell'ın metni, birçok kadın meselesine değinen, kimi zaman güldürüp, kimi zaman düşündüren bir yapıda. Oyunun tam adı 'Shirley Valentine'. Sumru Yavrucuk ise karakteri, soy isminden arındırarak, salt 'Shirley' olarak sahneye taşımış. Şüphesiz çeviriyi yapan Evren Ercan'ın da bu işte büyük payı var. Bu durumun, metinde ele alınan meselelere bir katkı sunduğunu düşünmüyorum. Aksine, oyun içerisindeki çoğu anlamın, vasfını yitirdiği kanaatindeyim. Valentine, Shirley'nin kızlık soyadı. Oyun, kaba bir kocanın, sevgisiz ve ilgisiz bir adamın, bu türden davranışlarıyla karşısındakini (eşini) nasıl bir yola soktuğunu, karakterin içsel yolculuğunu ve ruh halini de göz önünde bulundurarak anlatıyor. Valentine, Shirley'i, Shirley yapan, özelde eşten/kocadan bağımsızlığı, genelde ise kadın bağımsızlığını vurgulayan yegane önemli unsur. Russell'ın metninde bu çok açık. Sadece Shirley, benim için hiçbir şey ifade etmiyor.
Bir diğer husus mekan farklılığı. Orijinal metin Yunan Adaları'nda geçiyor. Ele aldığım oyun ise Bodrum'da. Bu vaziyeti, seyircinin yabancılık çekmemesi, olaya iyice hakim olması, kendinden daha çok şey bulması, özdeşleşmenin kolaylaşması biçiminde algılamam zor. (Uygulama amacının bu yönde olduğu kanısındayım) Fakat yapılan adaptasyonun sınırlayıcı etkilerinin olduğunu düşünüyorum. Bir oyunu yerelleştirmek demek, sadece o bölge içinde değerlendirmek demektir. Karakter, her ne kadar yabancı olsa da, aslında onun gibi olan tüm kadınları simgeleyen bir metafor. Bir resmin çerçevesi, o resmin görselliğine ve estetiğine çok şey katar. Tek motif, hiç motiftir. Bir çeşitlilik olmak zorundadır. Yazar, bu çeşitliliği veriyor. Bu oyun İtalya'da oynandığında, Shirley, İtalya'ya tatile gidiyorsa, metnin evrenselliği çürür, seyircinin düşünce alanı daralır. Kendi ülkesine hapsolma durumu, soru işaretlerine neden olur. İzleyici için dışarısı kapalı bir kapıdan farksızdır.
Dikkatimi çeken başka bir konu, Shirley'nin bir erkekten kaçıp, başka bir erkeğe gitmesi ve bu erkeğin bir Türk erkeği oluşu... Yazıyı yazarken Türk erkeklerini düşünüyorum... Hmmm... Aklıma gelen çoğu şey (şiddet, baskı, otorite, argo konuşma, tecavüz vb.) olumsuz. Biraz daha düşünüyorum ve bir soru buluyorum... Shirley, Türkiye'ye (Bodrum'a) gelmeseydi, Türk erkeği profilini inceleyecek miydim? Cevaplar kafamda netleşiyor. Unutmamak için sonucu yazıyorum: Her oyun bir zincirdir. Her öğe birbirine bağlıdır. Burada da aynı şey geçerli. Türk erkeğine Adem adının verilmesi, 'Ademoğlu' mantığını devreye soksa da, iyimserliğin bir ölçütü olmalı. Oyunun bütününde isimler üzerinden bir anlatım ve aktarım söz konusu. Bunu sevmedim...
Yazar, bir kadının devinimsel sürecini, kronolojik olmasa dahi, yaşamının hemen hemen her noktasına değinerek, bir kızın gerek aile, gerekse okul/eğitim hayatı içerisinde evrilme aşamasını, görünüşün altındaki kadını, toplumun belirli bir kaideye oturttuğu kadını, çeşitli ilişkiler içindeki kadını, ikilemler yaşayan çelişik kadını, keşiflerde olan kadını, anne olan kadını, yalnız kadını, kısacası 'kadın'ı bir dürbün gibi yakınlaştırıp, büyüterek gözler önüne sermiş. Serili olan, bir cevher. İşlenmesi ise rejisörün elinde. Çok parlamıyor (sanki)
Oyun seçimi, bugün adına çok şey söylemesi bakımından iyi ama yukarıda tanımladığım birbirinden farklı kadın tiplerinin incelenmesi bakımından yeterli değil. Sumru Yavrucuk'un oyunculuğu, yüzeyselliği daha derinlere götürmeyi başarmış fakat reji dokunuşları için bunu söylemek oldukça zor. Önerim, sahne üstündeki kadına, sahne dışından biri kadının bakması yönünde. Russell'ın metninde, bir kadının kendini nasıl gördüğü ifade edilmiş. Burada içsellik tam sinmemiş, toplumsal bakış ise seyircinin gözüyle odaklanmış. Seyircinin değerlendirmesi başkadır. Siz nasıl görüyorsunuz? Bu daha önemli. Bu bakışın oyunda kendine yer edindiği konusunda şüpheliyim. Ayrıca modern dünyanın eleştirisi (cep telefonu, olay isimleri vs.) bu oyuna fazladan nasıl bir artı kazandırıyor? Hiçbir şey amaçsız olmamalı. Yazarın metni gerektiği kadar güncel...
Sumru Yavrucuk'un kostüm değişikliklerinde başvurduğu, canlı müzik, 'Sıcak Yaz Geceleri: Bodrum' konseptine uygun lakin bant müziklerde mevcut. Hal böyle iken, canlı müziğin bir anlam ifade etmesi şart. Oyunda bu anlamı bulamadım. Selmin Artemiz'i keyifle dinledim...
Dekor tasarımı Nurdan Aliyazıcıoğlu imzalı. Tipik Türk mutfağı, örtü, buzdolabı süsleri ve genel yerleşimi ve duvarın bakımsızlığı (ilgisiz kalan Shirley gibi) açısından başarılı. Mutfak dekoru oyunun ilk perdesine hakim. İlk perde Türkiye'de geçmiyor. Görüntünün farklı olması gerekirdi. Farklılık göze çarpmıyor. İkinci perde dekoru oyunun Bodrum'a taşınmasına bağlı olarak bütünleyici. Beyaz rengin hakimiyeti, sadelik ve gözü yormama, atmosferin rahatlatıcılığına hizmet eden bir oluşum.
Kostüm tasarımı (bu yeni moda) karşısında kimsenin adı yok. Bu nedenle değerlendirmem. Düşünene haksızlık etmemek amacıyla, kostümlerin ev ve tatil modunun ayrımını ortaya çıkaran cinsten olduğunu söylemem kâfi. Yakup Çartık beni ışık tasarımında çok şaşırttı. Işığı, dekordan yardım alarak, doğallaştırması fevkalade. O boğucu ışıklar gitmiş, sevindim. Müzik (şarkılar) seçimleri ise, durumu bozmayan, zemini de güçlendirmeyen türden. Hoş...
Sumru Yavrucuk beğendiğim ve takip ettiğim bir sanatçı. Oyunun seyredilebilir olmasındaki etkisi tartışılmaz. Ben bu oyunu 'geçiş dönemi'nin bir ürünü olarak görüyorum. Sumru Yavrucuk akıllı bir kadın. Geminin böyle yürümeyeceğini, gemi su almadan fark edecek ve önlemini alacaktır. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim...
Not: Oyun 2 perde / 2 saattir.
10 Temmuz 2015 Cuma
'İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz' (Hayal Perdesi)
Boris Vian'ın 1957 yılında yazdığı son eseri İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, 'Hayal Perdesi Oyuncuları'nın ilk prodüksiyonu. Oyunun yönetmeni, 2011'de Tehlikeli İlişkiler (İBBŞT) ile tanıdığım ve bu tanışıklığımı 2015'de Bir Yaz Gecesi Rüyası (İBBŞT) ile sürdürdüğüm, Üsküplü rejisör Aleksandar Popovski. Öğrendiğime göre Hayal Perdesi'nin ikinci prodüksiyonunu yönetecek olan da yine kendisi. Oyun, 5-18 Ağustos tarihleri arasında, hiçbir Türk yapımının yer almayı başaramadığı Edinburgh Festivali'ne gidecek. Bence bu durum oyunun elde ettiği başarıdan daha önemli. Anladığım kadarıyla Hayal Perdesi'nin 'perdeci'si Selin İşcan. Festival için sarf ettiği çabalar, Şümürz'ün mücadelesi gibi. Yeni haberleri heyecanla bekliyor, Hayal Perdesi Oyuncuları'na kolaylıklar diliyorum...
Boris Vian'ın hayatını birkaç cümle ile buraya sığdırmak oldukça güç. Bu yüzden yazının sonunda bir link paylaşmayı daha uygun buldum. Gelelim oyuna. İmparatorluk Kuranlar, bireyin duyduğu korku ve yalnızlığa, giderek toplum çerçevesinden bakan bir metin. İlk bakışta tipik ezen-ezilen ilişkisini andırsa da, alt temaların üst düzeye çıkması, metnin kendine farklı yollar aradığının bir göstergesi. Bu yollardan biri bireyin seçimi. Seçim ise bir soruya dayalı. İmparatorluğu kurmak isteyen kaçmalı mı yoksa kalıp mücadele etmeli ve imparatorluğunu kurmalı mı? Vian, karakterlerine, ilk kısmı tercih ettirerek, kaçışı bir yapılandırma olarak gördürmüş. En üst kata ulaşan oyun kişilerinin, kendilerini zirvede sanmalarına olanak tanırken bir yandan da içlerine korku salmış. İşini yeni kuran biri en kısa zamanda daha büyük olmak ister. Ufak olan dükkanını plaza yapma peşindedir. Yani bir imparatorluk zinciri hedefini taşır. Başarılı olmak için de birkaç kişinin üstüne basmaktan çekinmez. Vian'ın karakterleri de buna benzer. Bir apartmanın katlarını teker teker çıkan imparatorluk kurucuları, her katta üstlerine bastıklarını harcarlarken, nihayetinde kendi sonlarını hazırladıklarının farkında değildirler. Bir 'aile' olarak çıkılan yolculuk, 'tek' başına noktalanır. Bir nevi plaza kurulmadan ufak dükkan parçalanır. Bu parçalanış, karakterlerin içsel devinimlerini ortaya çıkararak metnin bir boyutunu daha bize sunmuş. Bireysel hırs, rekabet ve gücün insan bünyesindeki etkilerinin ve yaptırımlarının sonuçlarını gözler önüne sermiş.
Açıkçası metni bir imparatorluktan ziyade bir 'ev' kurma çabası olarak değerlendirdim. İki kez kurulan ev, her kuruluşunda birtakım eşyalarından (tv. gibi) ödün vererek kuruluyor. Yani nesne kaybıyla maddi, kişi kaybıyla da manevi çöküntü yaşanıyor. Aslında oyunun sonu başından belli. Maddiyat ve maneviyattan yoksun bir imparatorluğun/ailenin/evin inşa edilemeyeceği aşikâr. Vian, bu aşikârlığı evin kızı ile daha da biçimlendirmiş. Anne-baba ve çocuktan oluşan ailede(?) farkındalığı yakalayan tek karakter olan Kız, uyarılarıyla kaleyi içten feth etmeye çalışarak, onların yanında olmadığını vurgulamış. Bana göre ülkemizde parti içlerindeki üyelerin yapması gereken şeyi yapmış. Hizmetçi karakteri, çağın en bilindik kişisi. İtaatkâr bir köle. Eski Yunan döneminde yazılan oyunlarda antik köleler vardı. Bu köleler ya da uşaklar 'sevimli' tiplerdi. Otoriter bir babanın bir türlü evlendirmek istemediği çocuklarına üzülen bu köleler, babaya bir oyun oynayarak onu alt eder ve oyunu mutlu sona ulaştırma görevini üstlenirlerdi. Seyirci, köleyi, oyundan mutlu ayrıldığı ve kölenin iyi bir iş yaptığını düşünerek sevimli bulurdu. Bu antik köle sonraları çağdaş/entellektüel köleye dönüştü. Sahibinden daha akıllı oldu. Fikirlerini sahibine satarak, ona yol gösterdi. Gösterdiği yolla sahibinin, onu daha çok ezmesine yol açtı. Yani kendi eliyle kendini yaktı. Bu durum karşısında seyirci artık köleyi sevmez oldu ve köle tiplemesi 'sevimsiz' karakterler arasında yerini aldı. Boris Vian'ın kölesi/hizmetçisi, efendisinden/babadan daha akıllı değil lakin gücünün bilincinde. Bu nedenle imparatorluğun kurulmasında yer türlü yardıma (beslemek, temizlemek, cinsel açıdan tatmin etmek, ilgilenmek) hazır. Elektrik süpürgesi ile cinselliğini süpürmesi efendisine birkaç yoldan bağımlı olduğunun işareti. Benim için sevimsiz kategorisinde.
Şümürz, herkese göre farklı anlamlar taşıyan, oyunun metaforik anlatımına hizmet eden bir karakter. Öyleki seyircilerden biri Şümürz'ün tüm ev kadınlarını simgelediğini söyledi. Besbelli ev işlerinden ağzı yanmış. Zor iştir bilirim. Bir diğeri ise tüm dayak yemiş kadınlar olarak algıladı. Ben Selin İşçan ile aynı fikri paylaşarak 'ezilen' kesim şeklinde kurguladım. Daha genel olduğu kanısındayım. İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, aradan geçen 58 yıla rağmen güncelliğini yitirmemiş bir metin. Ayrıca Türkiye atmosferine çok uygun ve bilindik bir konuya sahip. Seyircinin biraz da bunun için oyunla daha kolay bir bağ kurabildiği kanaatindeyim. Aleksandar Popovski'nin katkısını da yadsımamak gerek. O halde rejiyi irdeleyelim...
Aleksandar Popovski, bantların giderek daha küçük bir yeri çevrelemesi tekniğiyle oyunu sahnelemiş. Bu teknik, metindeki yalnızlaşma, akabinde alanın daralması ve sıkışmışlık duygularına büyük ölçüde destek sağlamış. Oyun aynı zamanda Gezi olaylarının ekseninde kendini var etmiş. Rejisör, Şümürz'ün gözlerine su sıktırarak, biber gazının etkisini öldürmek istemiş. Barış Manisalı'nın müziklerinde de Geziden izler var. Rejisör, korkunun türediği anı, müzikle bağdaştırarak bu izi çok dengeli bir biçimde uygulamış. Vian, Popovski kadar iyimser değil. Rejisör, tam kalkmaya çalışırken her seferinde düşen Şümürz'ü, finalde amacına ulaştırarak (kaldırarak), onun kazanmasını dilemiş ve imparatorluğu çökertmiş. Mücadelede bir umut niteliği taşıdığı kesin. Bant/alan dışında duran çiçek ise bu umudun yeşermesinde bir sembol. Aleksandar Popovski'nin üç oyununda da Selin İşcan mevcut. Öncesinde olup, sonrasında ayrılan Şebnem Köstem ise iki oyunun oyuncusu. Levent Üzümcü için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Fakat dördüncü oyunda başka sanatçıları görmek arzusundayım.
Yukarıda belirttiklerimde elbette dekor tasarımcısının (Numen/ForUse) payı büyük. Ayrıca hem kostüm (Taciser Sevinç) hem de dekor da beyaz rengin egemenliği saflığı ve temizliği betimleyerek, 'Şümürz'ün hakimiyeti'ni bildirmiş. Rejisörün, ışık tasarımını da yapması pek de iyi olmamış. Başka bir uzman göz çok daha iyi iş çıkarabilirmiş. Finalde Şümürz ile Baba arasındaki koreografi (ellerini ona uzatması), ezilenin ezene karşı bir daveti. Taraf değiştirme ya da tarafsızlığın bir vurgusu. İyi niyet mi demeliyim?
Selin İşçan (Şümürz) beğendiğim bir oyuncu. Sessizlik, bana "sessiz toplumlardan kork" cümlesini hatırlatır. Selin İşcan'ın oyunculuğunda bu anlamı bulabildim. Reha Özcan'ı (Baba) yıllardır takip ederim beni hiç yanıltmadı. Takip etmemin nedeni de şüphesiz bu. Ayrıca onun kadar çalışkan bir sanatçı var mıdır bilemiyorum. Ayşe Lebriz Berkem (Anne) klasik Türk annesi motifinde ve rolünün hakkını vermekte. Selin Tekman'ı (Hizmetçi) Devlet Tiyatrosu'na girdiği ilk günden beri, kaçırmadan izliyorum. Hizmetçi'nin ruhsuz durumunu, renkli bir halde canlandırarak, karakterin görünüşünü sevimli, içini sevimsiz kılmayı başarmış ve daha önce anlattığım değişen köle tiplemesine bir emsal teşkil etmiş. Tuba Karabey (Kız) bağırma sahnelerini tekrar gözden geçirmeli. Şümürz ile olan kısımlarda duyguyu daha iyi aktarmalı. Nihat Alptekin (Komşu) kısa ve öz rolünde seyirciyi avucunun içine alabildi. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim...
Notlar:
Oyun 1 saat 20 dakika / Tek perdedir.
19. Afife Tiyatro Ödülleri 'En İyi Rejisör': Aleksandar Popovski
Oyun adı uzun olduğu için başlık koymadım.
Fotoğraf bana aittir.
Boris Vian: https://tr.wikipedia.org/wiki/Boris_Vian
Ege KÜÇÜKKİPER
24 Haziran 2015 Çarşamba
'Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa' (İstanbul DT)
Gökhan Erarslan'ın 2012 yılında yazdığı 'Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa' İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda oynamaktan çok, yaptığı turnelerle verimli bir sezon geçirdi. Bir nevi tiyatro her şeye rağmen her yere gitti. Gidenler gördüklerini internete taşıdı. Ben de merak edip oyun hakkında yapılan seyirci yorumlarını okudum. Olumsuz bir yoruma rastlamadım. Herkese paşa paşa beğenmişti. Ben paşaları pek sevmem. Paşaların paşasını hiç sevmem. Hele ki sorgusuz sualsiz kabul edip, paşa paşa beğenmeyi kendime bir hakaret sayarım. 'Paşa paşa' tabiri bana mecburiyeti çağrıştırır. Zorlamaları bünyem kaldırmıyor. Bu oyunu da kaldırmadı. Dört gün evvel aynı yazarın bir başka oyununu (Vakti Geldi) değerlendirmiştim. İki oyun birbirinden elbette farklı lakin benim beğenmeyişimin yazarla uzak bir ilgisi var. Yakın ilgiyi oyunun rejisörü Mutlu Güney kuruyor.
Gökhan Erarslan 1982 doğumlu genç bir kalem. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık ve Dramaturji Ana Sanat Dalı'ndan mezun. 'Yeni Metin Yeni Tiyatro' projelerinde yer almış ve British Council-Oyun Yaz projesine seçilip, yazarlık atölyelerinde bulunmuş, üretken bir yazar. 2013 yılında kurulan Gusto Tiyatro'nun kurucularından biri. Sonbaharı Beklerken (SAKM'nde sahnelendi), Aldatma Sanatına Giriş (Gusto Tiyatro'da sahnelendi), Vakti Geldi (İBBŞT'nda sahneleniyor), Market (SAKM'nde sahneleniyor), Cahide Sonku Müzikali (Provada) ve Mucizeler Sirki Sisler Ülkesinde (çocuk oyunu) adlı oyunların sahibi.
Oyun 1879'da, yani II. Abdülhamid'in saltanatını sürdürdüğü yılda geçiyor. Bu taraftan bakılacak olursa tiyatronun önündeki engel padişah gibi duruyor. Gökhan Erarslan'ın metninde, dışarıdan gelebilecek olan tehlike padişah olarak algılanmıyor. Böyle algılanmaması metnin avantajlarından biri olmakla birlikte, bu konu hakkında yazılmış diğer oyunlara göre olan farklılığını ortaya koyabilmesi açısından da iyi. Metin, tiyatroya evet ve hayır diyenler şeklinde iki gruba ayrılıyor (sanki) Ayrımın bu hali güçlerin bir dengesini oluşturmaya daha elverişli. Çünkü karşıt grubun içinde bir padişah yok. 'Paşalar ve halk arası bir müsabaka' tanımı, metnin zorlama ve baskı yollu ifadesini, tarafların büyük bir güçten (padişahtan) yoksun oluşu ile bir nebze kırmış. Böylece isteksizlik, yerini isteyişe bırakmış. 'Dinledin, gördün şimdi de yap' mantığı anlam kazanmış. Bu kazanç, metne bir artı daha getirmiş. Keşke hep böyle gitse...
Devlet-halk ilişkisi, dalkavukluk sanatı ve makam-mevki hırsı, metnin alt katmanlarında. Eser, tiyatronun bir sanat olarak görülmeyişi ve iktidar için bir anlam ifade etmeyişi meselelerini bünyesinde barındırmasıyla günümüz derdine ortak. Bu ortaklığı bozacak girişimin cesaret, disiplin ve mücadele ile mümkün olabileceğinin de bilincinde.
Paşa Paşa Tiyatro, Haldun Taner'in 'Sersem Kocanın Kurnaz Karısı' isimli yapıtı ile çok benzer. Bu dosya daha önce açılmıştı. Metinlerden birinin açık, diğerinin kapalı biçimde yazıldığı ortaya konmuştu. Benim üzerinde duracağım nokta iki eserin karşılaştırılmasından ziyade, elimizde var olan bir metnin, biçim değiştirerek yeni bir formla neden sunulduğu yönünde. Çok ilginçtir ki bu bir zincir. Zincirin ilk halkası Moliere. Moliere'in 'George Dandin veya Bir Koca Nasıl Rezil Edilir?' oyunu, Haldun Taner'i 'Sersem Kocanın Kurnaz Karısı'na doğru sürükleyip ikinci halkayı oluşturmasına zemin hazırlarken, 'Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa' ile Gökhan Erarslan son (?) halkayı geçirmiş. İşlerin bu kadarla sınırlı olduğunu düşündüğümde yanıldığımı anlamam gecikmedi. İsimlerde de bir benzerliğin söz konusu olduğunun farkına vardım. Oyunlardan ilki size iki seçenek sunuyor. Ya George Dandin ya da bir kocanın rezil edilişi. Aynı vaziyet, eleştirisini kaleme aldığım oyun için de geçerli. Ya paşa paşa tiyatro ya da Ahmet Vefik Paşa. Her ikisinde de bir tercih olduğu açık. Haldun Taner'in eseri ise adında 'koca' kelimesine yer verişi ile kendinden öncekini destekler türde. İçeriğine baktığınız zaman yine bir seçim ön planda. Sersem bir koca mı yoksa kurnaz olan karısı mı? Tüm bunlar, yazarın 'beslenerek' gelişinin bir emsali. Lakin bu besleniş hep protein dolu. Karbonhidrat yok. Olmadığı için de enerjisi yerinde değil. Zayıf ve güçsüz. Oyunun güçsüz tarafı ana merkezde rejisör ile ilintili. O halde rejiye değinelim...
Mutlu Güney'in oyuna hizmet eden herhangi bir dokunuşunu göremedim. Metnin getirilerinin onun için yettiğini anladım. Reji, geçmiş ile bağ kurucu. Son, aslında baş. Yani olacaklar bir görüntü 'huzmesi' ile 'net'. Bu netliğin içerisinde ilerlemek kolay. Lakin oyuncu konusunda tutunduğu tavır dikkatimi çekti. Oyunda, yaşı ilerlemiş ve sahnede daha önce izlemediğim, yıllarını bu işe vermiş çok değerli Devlet Tiyatrosu sanatçılarını seyretme fırsatı buldum. Bu onlar ve seyirci adına iyi ama kapıda bekleyen onlarca genç için kötü. Bu yüzden Mutlu Güney'in tavrının yararı konusunda şüphelerim var.
Medina Yavuz Almaç'ın dekor tasarımı, 'iki kalas bir heves' havasına çok uygun. Afişteki apoletlerin, tıpkı afişteki gibi, dekorun her iki yanına konulması, anlam bakımından oyuna katkı sağlayacaktır. Düşünmenizi istirham ederim. Mihriban Oran'ın giysi tasarımı, karakterlerin kimliklerini yansıtır cinste ve dönem atmosferini betimlemekte yeterli düzeyde. Orkestranın aynı konsepte olması, oyunun içindeymiş izlenimini vermekte başarılı. Serhat Akın'ın ışık tasarımı için 'özen' kavramı kayıp. Prova sahneleri için farklı bir aydınlatma olsa fena mı olurdu? Orhan Enes Kuzu şefliğindeki orkestra (Ersin Ersavaşan, Pınar Babutçu, Hikmet İplikçi, Gökhan Demirdöğmez), oyunun en yetkini. Orhan Enes Kuzu'nun ödüllü müzikleri, oyunun ivmesini arttıran, oyuna tat katan, uzun bir soluk üfleyen, dönem ezgilerini içerisinde barındıran, 'kurtarıcı' niteliğinde.
Kadro epey kalabalık. Teker teker yazmama imkan yok. Paşa rolündeki Murat Sarı, Ahmet Vefik Paşa'nın babacan kimliğini, ses tonu ve hareketleriyle canlandırmada usta. Her oyuncu elinden geleni yapmış. Ekibin uyumlu olduğu belli. Kadro: Cengiz Dane, Halil Doğan, Ali Çelik, Ahmet Somers, Cem Zeynel Kılıç, Emir Tayla, M.Coşkun Ülgen, Ahmet Taşdemir, Altay Özbek, Onur Erolus, Mehtap Gündoğdu, Aybanu Aykut, Seda Gün, Gökhan Türkal, Nesrin Sütçü, Tuğrul Ozan Tuğrul, Emin Gökhan Eroğlu, Zeynep Anacan, Eray Abdullah Pekcan, Beliz Sözer, Kazım Semih Varol, Mehmet Cem Sürgit, Nilay Gök, Ali Murat Altunmeşe, Deniz Gürzumar, Hüseyin Öztürk, Burcu Gül Kazbek, Cihan Ayhan, Nevzat Cengiz, Doruk Ordu, Müge Gülgün, Ömer İvedi, Eda Şahin, Oğulcan Kayacan. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını temenni ederim...
Oyundan memnun ayrılmadım. İçimden paşa paşa tiyatroya gitmek gelmedi. Ahmet Vefik Paşa ile de tanışmak arzusu duymadım. Üzgünüm...
İstanbul Devlet Tiyatrosu'na Not
Sezon sonunda repertuarınıza Sersem Kocanın Kurnaz Karısı'nı dahil ettiniz. Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa da repertuar içerisinde mevcut. Yaptığınız bu saçma tutum şu anlamı içeriyor: "Ya Sersem Kocanın Kurnaz Karısı ya da Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa." Biz (seyirci) de mi bir seçim yapalım? Peki... Akıl diliyorum...
Notlar:
Oyun 2 saat / 2 perdedir.
Fotoğraflar bana aittir.
19. Afife Tiyatro Ödülleri 'En İyi Müzik': O. Enes Kuzu.
Oyun adı uzun olduğu için başlık koymadım.
Kaynak
Oyun metni (Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa)
Ege KÜÇÜKKİPER
22 Haziran 2015 Pazartesi
Derinlikli Bir Oyun: 'Nehir' (Oyun Atölyesi)
Jez Butterworth'ün 2012 yılında yazdığı, Hira Tekindor'un çevirip, Haluk Bilginer'in yönettiği 'Nehir', Oyun Atölyesi'nde ikinci sezonunu tamamladı. Nehir, önümüzdeki sezon da akmaya devam edecek. 1969 doğumlu yazar hakkında bilgi toplamak amacı ile internette gezinirken, oyunlarının çoğunun beyazperdeye aktarıldığından, rollerin önemli sanatçılar tarafından canlandırıldığından, sahip olduğu ödüllerden ve oyunlarından (I Believe in Love-1992, Huge-1993, Mojo-1995, The Winterling-1996, The Night Heron-2002, Palour Song-2008, Jerusalem-2008) daha fazlasını bulamadım. Yani internet Jez Butterworth'ün nehri kadar derin değildi...
Bu oyun için nehrin kenarında durup seyre dalmak yetmez. Bizzat nehrin içine dalmak, suyun derinliklerinde yer alan metaforları bir bir gün yüzüne çıkarıp, elde edilenlerden bir yaşam kurmak gerekir. Nehre girdiğimde bir soğukluk hissetmedim lakin ayağımın taşlara çarpmasına engel de olamadım. Amacım büyük bir balık yakalayıp, yakaladığım şey üzerinden yazıyı ilerletmek. O halde başlayalım...
Nehrin İçi
Nehrin içinde benimle temas kuran ilk şey suydu. Bir nevi yaşamsal kaynak, onunla iletişim sağlamama izin vermişti. Derine gidebilmem için suyu yarıp, kıyıdan uzaklaşmam şarttı. Butterworth'ün metninde nehir demek 'hayat' demekti. Çocukken hayat kolaydır. Dünyanız nehrin sığ bölümleridir. Derine gitme isteği hep vardır ama izniniz yoktur. Gençlik dönemi maceraya atılma evresidir. Nehir (hayat) ile bir ölüm-kalım savaşı verirsiniz. Ya avlanırsınız ya da av olursunuz. Derinler sizi asla korkutmaz. Orta yaşa geldiğinizde edinilmiş yüzlerce tecrübeniz doğrultusunda nehirde nasıl yüzüleceğini bilirsiniz. Yaşlandığınız da ise artık nehre uzaktan bakmak istersiniz. Suyun dibi size göre değildir. Yaşım itibariyle en ölümcül dönemdeyim. Metni düşündüğümde nehirden ayrılmak istemeyen iki genç kadın ve nehri 'balık tutma' merkezi olarak gören orta yaşlı bir adam anımsıyorum. Yukarıda yazdıklarımı baz alarak, Adam'ın kadınlar için endişelenmesinin, tecrübesi ile sabit olduğu fikrindeyim. Çocukken elinden kaçırdığı balığı hala aramakta olduğunun ve buluncaya kadar nehre gideceğinin farkındayım. Farkında olduğum bir başka şey Adam'ın bir olta yardımıyla, nehre girmeden balığı yakalamaya çalışması. Bu durum bana göre hem bir cesaret hem de bir korkaklık örneği. Umudunun olduğu çok açık ama umutsuzluğa düşmesi de an meselesi. Metin geneline hakim olan balığı özelde 'kadın' genelde ise 'arzulanan her türlü şey' biçiminde algıladım. Adamın bir kadından çok sevgiye, şefkate ve ilgiye muhtaç olduğu kanaatine vardım. Bu kanaate varmama neden olan, ıssız bir adamın kendini izole ettiği ve aslında kendini ıssızlaştırmasından kaynaklı. Nehrinde (yaşamında) başkasının avlanmasına müsadesi yok. Bu hal balığı (kadını) elinden kaçıracağından ötürü, onun açısından son derece tehlikeli. Nehrin dibine dalabilecek 'gençlere' kapısı kapalı. Az önce sözünü ettiğim korkaklığı bu yüzden. Başka bir adamın, onun sularında gezinmesi hayatına bir müdahale teşkil etmekle birlikte, hakimiyetinin (?) sona ermesi demek.
Nehrin için envai çeşit balıkla dolu. Kimisi sarışın, kimisi esmer. Neticede hepsi bir balık. Kafamı kurcayalan şey bu balıklar. Adam'ın çocukluğunda tuttuğu balık hikayesi ve akabinde balığın elinden kayması, kadınları da elinde tutamaması ile bir koşutluk. O zaman mühim olan hadise kadınların var olup olmaması. Metin bana olmadığını söylüyor. (Kadın: "Ne oldu o kadına? Öldü değil mi? Hiç var oldu mu acaba?") Adam hep bir 'arayış' içerisinde. Aradığı kırmızılı kadın somut olarak ortada yok. Elden kaçan balık misali nehrin derinliklerinde saklı. Bulup çıkarmak kolay değil. Bence Adam da bunun bilincinde ve bu nedenle bir kadın 'yaratma' niyetinde. Kırmızılı kadınlar bu niyetin birer temsili. Resim (yüzsüz kırmızılı kadın) ise Adam'ın somut bir delili. En azından aradığı şey için ona yol gösterecek bir harita. Bu haritanın bir simgesi de nehirden çıkan taş. Adam'ın taşı göstermek ve karşısındakine vermek istemesi, onun yaşamından çıkan tek madde oluşuna bağlı. Hatırlanmak ve hatırlamak ancak bu yolla mümkün. Taş bir madde olarak kaba ve sert. Lakin Adam'ın hayatına kadın dokunuşunun inceliği ve yumuşaklılığının değmediğini düşünürsem bu gayet normal. Aranan kadının bir türlü bulunamamasının nedeni, Adam'ın istekleri ve kişiliğinde gizli. Kadın'ın taş karşısında 'evliliği' düşünmesi, Adam'ın beklentisi dışında bir düş. Evlilik onun aradığı son şey. O, kolay olandan ziyade zor olanla ilgili. Evlenmeye hazır kadınlar, onu için epey kolay lokmalar. Nehrin üstü de altı da çetrefilli ve Adam yaşı dolayısıyla nehrin altını biliyor. Kadınlar ise toy. Gün batımının (görünenin) güzelliği onlar için yeterli. Tatminsizliğin bir mesele olduğu aşikâr. Bu tatminsizlik Adam'ın cinsel deneyimleriyle de doğru orantılı. İlişki sırasında kadınların yüzlerine bakmaması, biraz önce belirttiğim resimdeki 'yüzsüz'lüğün bir sonucu. Yüzü şekillenmeyen kadın sadece bedensel olarak mevcut (mu?)
Son olarak iki kadının aynı anda bulunduğu tek sahneyi biraz açmak istiyorum. Buluşmanın gerçekleşmesi, Kadın'ın, Adam'ı terk etmeye hazırlandığı an da vuku buluyor. Sanki onun yerini alacak olan diğeri mantığı var. Biri giderken, diğeri geliyor. Nehir devir-daim yapıyor. Sadece anlatılanlardan öğrendiğimiz iki kadının nehir kenarında birbirini gördükleri fakat konuşmadıkları kısım ise, metindeki iki kuğunun dönüşünün, çarpışının ve gidişinin bir betimlemesi. Eve giren, bir şekilde kapının önüne konuyor. Sonraları kapının dışında durup, durmadığına bakılmıyor. 'Olmama' ihtimali burada kuvvet kazanıyor.
Nehrin Dışı
Bu kısım daha çok sahnede gördüklerim ile ilintili. Bunlardan bir tanesi okunan şiirin başlığı. 'Aysız Gece Yarısından Sonra' adını taşıyan başlık, metin karanlık yönünü açığa çıkarır türde. Doğa Adam'ın arayışına kapalı. Ay ışığının nehri aydınlatmayışı, onun işini zorlaştıran etkenlerden biri. 'Körebe'yi andırmasıyla hayatın bir oyunu. Girişteki şarkı, 'River' adlı yapıt ve Virginia Woolf'un 'Fenere Doğru' isimli kitabı oyunun anlatısı ile bağdaşık.
Haluk Bilginer'in rejisi, metnin dışına taşan dokunuşlara ev sahipliği yapmaktan uzak. Açıkçası cümle cümle işlenmesini beklemiştim. Oltaya vurmadığını tahmin edemedim. Bunun haricinde kimi zaman bir nehir gibi durgun kimi zaman ise azgın ve dalgalı. Her iki vaziyetin de ortaya çıkardığı artılar oyunun dengesi. Sahne tasarımı Gamze Kuş'a ait. Yıllardır takip ettiğim Kuş'un, kötü bir işine rastlamadım. Kulübe, metnin başında belirtildiği gibi "nehir... bir kulübeye dönüşür..." açıklamasını merkez alarak, orada birinin (birileri değil) yaşadığını, oranın bir yaşam alanını olduğunu inandırıcı kılarak tasvir etmesi muazzam. Detaylı ve giriş-çıkışların etkisini verebilen, avantajlı bir tasarım. Kostüm tasarımına dair bir isim gözüme çarpmadı. Bu bir kayıp değil çünkü metin kostüme dair ipuçları ile dolu. İsimsiz kostümler, metnin getirilerine destek veren cinste. Yüksel Aymaz imzalı ışık tasarımı doğallığın yegane örneği. Gün batımının ince ayarı ve karanlık sahnelerin özel aydınlatımı pek güzel. Tolga Çebi'nin müzikleri kişiliklerin duygusal boyutları ile yeteri düzeyde uyumlu. Fakat tüm tasarımlar 'hayal'den yoksun. Biraz olsa fena mı olurdu?
Oyunun üç oyuncusunu da sahne üzerinde ilk kez izleme fırsatı yakaladım. Bir yerine üç balık yakalamak paha biçilemez! Bu nehre bayıldım. Haluk Bilginer'i (Adam) azarlanma sahnesinde, Ayça Bingöl'ü (Kadın), yemek sahnesinde ve Canan Ergüder'i (Diğer Kadın) ilk sahnesinde çok seveceksiniz. Dördüncü oyuncunun adı herhangi bir sitede yazılmamış. Gereksiz mi? Kesinlikle hayır. Oyundan çıkarsa bir kan kaybı olur mu? Kesinlikle evet. Yazılsa keşke. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim...
Dediğim gibi bu derinliğin içerisinde ben sadece ufakcık bir taşım. Cismim kadar yer kaplarım. Daha yazacak çok şey var ama yazı uzadıkça uzuyor. Bu kadarı kâfi. Nehir iyi bir oyun. Belki de yaşamın bir aynası. Ona baktığınızdaki suretinizin bir kopyası. Gidin ve kendi bakışınızla bakın...
Notlar:
Oyun 1 saat 10 dakika / Tek perdedir.
Fotoğraflar bana aittir.
Kaynak
Oyun metni (Nehir)
Vikipedia (yazar)
Ege KÜÇÜKKİPER
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














