21 Ocak 2016 Perşembe

Melih Cevdet Anday 100 Yaşında (2) : 'Yarın Başka Koruda' (BBT)


Melih Cevdet Anday'ın 100. doğum yılı sebebi ile sahnelenen Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı Müfettişler'den sonra, aynı sebeple seyirciyi selamlayan Bakırköy Belediye Tiyatroları'nın Yiğit Sertdemir yönetimindeki prodüksiyonunu izlemek istedim. Bence bu sezon Melih Cevdet Anday açısından durgun geçti. İstanbul'da bile ancak yeni yılın ilk günlerinde bir hareketlilik yaşandı (O da tek oyun) 

Yarın Başka Koruda, Melih Cevdet'in absürd oyunlarından biri. Müfettişler de öyle. Demek ki rejisörlerimiz absürd tiyatroya aç ve Melih Cevdet'i bu şekilde seyirciye tanıtmak niyetindeler. Melih Cevdet'in şimdiye kadar en çok oynanan oyunları Mikado'nun Çöpleri ve İçerdekiler. Bu oyunlar Melih Bey'in absürd tiyatro çalışmalarının dışında kalan oyunlar. Yarın Başka Koruda bu nedenle seyirci için 'absürd' (uyumsuz). Oyundan sonra, kimi seyircilerden birtakım sorular aldım. O soruların ışığında oyunun anlaşılamadığını gördüm. Elbette bu anlaşılmazlık sadece metinden kaynaklı değil. Lakin ben yine sıramı bozmayarak önce metni biraz açmak niyetindeyim. Bunun için ilk adım, yazarın oyun hakkındaki düşünceleridir. 


 

Melih Cevdet'in söylemleri içerisinde 'doğa sanıldığı gibi düzenli değildir' ibaresi, bir bakıma Yarın Başka Koruda'nın metinsel kurgusu ile ilintili. Absürd tiyatro örnekleri sıralı (giriş-gelişme-sonuç) ilerleme yolunu seçmemekle birlikte, belirli bir son da oluşturmazlar. Fakat zamansal açıdan bir sırayı takip ederler. Melih Cevdet, oyunu bir ikindi vakti başlatmış ve gecenin karanlık saatlerine kadar sürdürmüş. Uyumsuz tiyatro metinleri çoğu oyun metinlerine göre 'karanlık'tır. Bu karanlık hem karakterlerin çıkmazı hem de az önce belirttiğim gibi zamansal yöndendir. 

Dünyada absürd tiyatro örneklerini, evrenin anlamsızlığı içinde, insanın absürd bir varlık olduğuna yönelik varoluşçu teorilerin merkezinde, Ionesco, Beckett ve Sarte'ın yapıtlarında görürüz. Ionesco'nun oyunlarında dil unsuru anlamını tamamen yitirmiş ve en basit gerçekleri bile ifade edebilme yetisinden yoksundur. Beckett'in karakterleri, neredeyse boş bir sahne üzerinde kendilerini kurtaracak, bilinmeyen, belki hiç görünmeyen, belki de fark edilmeyen hatta hiç var olmayan bir gücü beklerler. Melih Cevdet'in yarattığı karakterler de buna benzerdir. Ben, karakterlere daha yakından bakma taraftarıyım...

Oyunun, görünen sekiz karakteri var. Bu karakterleri dört çift halinde ele alacağım. Kadın ve Erkek'in korunun yanındaki pansiyona geliş amaçları, on üç yıl önce yattıkları odada kalıp, isimlerini kazıdıkları ağacı bulup, anılarını tekrar yaşamaktır. Kadın her şeyi detaylıca hatırlamasına rağmen, Erkek hiçbir şey hatırlamaz. Melih Cevdet, bu anımsamayışın sebebini, Erkek'in geçirdiği beyin rahatsızlığına bağlar. Müfettişler'deki Adam da aynı rahatsızlık içerisindedir. (Melih Cevdet de bir ara beyninden bir rahatsızlık geçirmiş) İşte Melih Cevdet'in 'varoluş' sorunsalını masaya yatırması tam da bu noktada başlar. Aslında Kadın ve Erkek on üç yıl önce o pansiyona gelmemiştir. Kadın, kendine 'anılar silsilesi' yaratıp, bir geçmişinin olduğunu ispat etmeye çalışır. Lakin Erkek, rahatsızlığından dolayı kendine bir geçmiş inşa etme şansına sahip değildir. Bu nedenle eşinin anlattıklarına katılmayı ve bu yolla bir geçmiş oluşturmayı dener. Zaten bütün bir gece koruyu dolaşmalarına rağmen, isimlerinin yazılı olduğu ağacı da bulamazlar. Bu doğrultuda karakterlerin bir adlarının olmayışları (Kadın-Erkek) akla gelir. 

Ev Sahibi Kadın ile Yaşlı Adam için de 'isimsizlik' sorunu, bir başka deyişle var olma mücadelesi kendini hissettirir. Kadın, on üç yıl önce pansiyona gelmediği halde geldiğini iddia ederken, Ev Sahibi Kadın, gelmiş olabileceklerini vurgular. Bunun sebebi, vurgulamadığı takdirde bir geçmişinin olmadığını kabul etmesinde yatar. Fakat Ev Sahibi Kadın kendini var etmek için, Kadın'ın yalanına sığınır ve -en az- on üç yıllık bir geçmiş kazanır. Yaşlı Adam ise bir haftalığına geldiği pansiyonda, Ev Sahibi Kadın'a beslediği hisler neticesinde yirmi yıl kalmıştır. Yaşlı Adam'ın en büyük ideali, altmış beşinci yaş gününü kutlamak istemesidir. Lakin bir türlü bu kutlamayı gerçekleştiremez. İsteğini sıkça dile getirmesindeki neden ise, var olduğunu beyan etmektir. Bir insan doğmuşsa, vardır. 

Buradan hareketle Kız ile Öğrenci'nin durumuna bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Kız ile Öğrenci'nin yaptıkları ilk eylem koruya gidip nişanlanmaktır. Koruda karşılaştıkları Erkek ve Kadın'ın nasihati, çiftin mutlaka ağaca isimlerini kazımaları yönündedir. Kız ve Öğrenci, adsızlıklarından ötürü bunu hiçbir zaman yapamaz. Kız, pansiyona döndüğünde, 'bir kadın hamile olup olmadığını anlamak için ne kadar süre beklemelidir?' diye sorar. Çift, kendilerini doğacak bir bebeğe şartlandırmıştır. Bu şartlandırmanın özünde, bir canlıyı dünyaya getirebiliyorsan, bir başka deyişle doğurabiliyorsan, varsındır mantığı yatar. Edvard Albee'nin 'Kim Korkar Hain Kurttan?' adlı eserinde George ve Martha da hayali bir çocuk yaratmışlardır. Fakat bu hayali çocuk onları iyice yıkıma götürür. Yıkımın köşesinden dönüldüğü an George'un, 'trafik kazası geçirmiş' açıklamasıyla çocuğu zihninde öldürmesidir. Melih Cevdet'in karakteri olan Kız ise, hayali bebeğini öldürmeyerek var olduğunu gösterirken, tüm absürd tiyatro oyun kişileri gibi bir yıkımın pençesindedir. Elbette Öğrenci de bir bebeğe 'can veren' konumunda olduğu için kendini var saymaktadır. 

Orman Bekçisi, birinci perdenin sonuna kadar oyunda gözükmez. Sahnede görünmesi önemli bir haberi ulaştırmak içindir. Bu haber, koruda bir katilin saklı olduğunu ve arama çalışmalarının yapıldığıdır. (Yukarıda fotoğraf halinde paylaştığım yazıyı düşünün) Sonradan anlaşılır ki, diğer tüm oyun kişileri gibi Orman Bekçisi de yalan söylemiştir. Yalanı, katilin kaçmadığına ve kaçma ihtimaline karşı bir uyarı yaptığına dairdir. Aslında Orman Bekçisi'nin bu tutumu, çok eskiden hapisten kaçıp, koruya sığınan katilin hikayesi ile örtüşür. Katil, koruda kimseyle konuşamadığı için sıkılmış ve teslim olmuştur. Orman Bekçisi de korunun içinde bütün gün yapayalnız dolaşmakta ve iletişime geçecek insan aramaktadır. Katil yalanı, pansiyondakilerle iletişime geçmesine vesile olur. 'İletişime geçebiliyorsan, varsın...' İletişimsizlik Melih Cevdet'in hemen hemen her oyununun ana izleğidir. 

Oyunun tek isim sahibi karakteri Madam Rosa'dır. Madam Rosa pansiyonda ölüm döşeğindeki hasta arkadaşı ile birlikte konaklar ve iki dünya arasında mekik dokur. Onun için pansiyonun üst katı ölüm alt katı ise yaşamdır. Belki de bu yüzden bir adı vardır. Oyunun sonunda ölen hasta, tüm pansiyon sakinlerinin ölüm gerçeğini anlamalarına yardımcı olur. Ölümle verilen bir başka mesaj ise, 'birbirinizle iletişim kurmaz iseniz, sonunuz budur' cümlesini aşikar kılar. Ölümün olduğu bir dünyada yaşamak 'var olmak' demektir... 

Yarın Başka Koruda'nın oyun kişileri, eylemden yoksundurlar. Birbirlerinin düşüncelerini 'saçma' olarak değerlendirip, kendilerini anlatma peşindedirler. Gençler, biraz da gençliklerinin vermiş olduğu etkiyle, koruya girmekten korkmazlar. Yaşlılar ise hiç koruyu görmemişlerdir. Koru, oyun kişileri için güvenli bir ortam iken, Orman Bekçisi'nin anlattığı katil yalanı, koruyu tekinsiz bir yer haline getirir. Karakterler, bundan sonrası için pansiyonu bir sığınağa çevirirler. Bu sığınak, iletişim içerisinde olmayan oyun kişilerini iyice izole eder. Kişiler konuşurken, aslında susmuşlardır...

Buraya kadar, metnin daha iyi anlaşılması adına bir çaba sarf ettim. Fakat Yiğit Sertdemir benim bu çabamı geri plana atacak bir reji ile karşımda. Öncelikle oyunu izlemeye karar veren izleyicilerin, birkaç saatini ayırıp, metni okumalarını tavsiye ederim. Hem anlamı hem de tadı başka türlü olacaktır... 

Yiğit Sertdemir'in rejisinde beğendiğim noktaları belirterek başlamak istiyorum. Yiğit Sertdemir rejinin kaburgasını 'umut' üzerine kurmuş. Kırılan iki adet kırmızı çiçekli bardak metaforuna paralel olarak, pansiyondaki iki ölüyü (Ev Sahibi Kadın'ın eşi ve Madam Rosa'nın hasta arkadaşı) temsil eden içi su dolu bardaklardaki kırmızı karanfiller ile sembolleştirilmesi fikrini oyuna son derece uygun buldum. Bu sembol, ölenleri yaşatma adına iyi. Orman Bekçisi'nin yerdeki otlara su dökmesi de yaşatmanın (umudun / dileğin) bir başka emsali. 'Su hayattır.' Avizenin hala yanıyor vaziyette yerde duruşunu 'aydınlığın' süreceğine dair bir işaret olarak aksettirilmesi hoş. Bu iki durum ele alındığında, rejisörün fikirleri elbette desteklenecek türde ama metin düşünüldüğünde, Melih Cevdet'in giderek karanlığa vardığı sonucu daha baskın. 

Kadın'ın, eşinin elinde tuttuğu bıçağa yaklaşması fikri, iletişim izlekli bir oyunda aklıma Edward Albee'nin 'Hayvanat Bahçesi Hikayesi'ni getirdi. Oyunun kahramanları Peter ve Jerry'de iletişim problemi yaşayan iki insan. İletişimsizliklerini kıran nokta ise Jerry'nin, Peter'ın tuttuğu bıçağa kendini atması. Yiğit Sertdemir'in rejisinde de buna benzer bir durum var. Bıçağın batmaması, iletişim probleminin bitmemesine dair doğru bir aktarım. Saat görmeyişime memnun oldum. Durmuş bir saat zamansızlık kavramını ön plana çıkarma adına basit bir işlem olurdu. Bu haliyle çok daha iyi. 

Yiğit Serdemir'in rejisinde tasvip etmediğim nokta, oyunun sahneleniş biçiminin grotesk olması. Grotesk, 'saçma' için uygun bir biçim olabilir fakat Melih Cevdet Anday oyunlarına bir uyum getirdiği kanısında değilim. Keza Müfettişler de aynı idi. Onlara da aynı şeyleri söylemiştim. Melih Cevdet, 'şiirin dili mantığa karşı değil midir?' diye soruyor. Evet karşıdır. Karşı ise şiir dili saçmaya daha yakındır. O halde grotesk biçim tercih edilerek, metindeki şiirsel dili yok etmek niye? Grotesk biçim oyunun başından sonuna etkin olduğu için, otomatik olarak oyunculuk biçimleri de o şekilde. Bu biçim sadece oyuna değil, oyunculuğa da sirayet ettiğinden ötürü görünen fazla kaba. Uyumsuz tiyatronun rahatsızlığı bu olmamalı. Oyuncuların yaptığı 'saçma' hareketler de az önce söylediklerime tabii. 'Zamana takılı kalma' mesajını vermek için bunlar çok fazla. Yanılmıyor isem seyirci seçilen biçim dolayısı ile oyunu algılamakta güçlük çekiyor.  

Öğrenci'nin elleri cebinde gezmesi, Ev Sahibi Kadın'ın kolyesini tutması, temas etmeme (iletişim kurmama) teması için başarılı fakat diğer karakterlerin bu durumdan soyutlanması anlamın bütünlüğü açısından kötü. Edward Albee'nin 'Amerikan Rüyası' aldı oyununda çocuk karakterinin önce gözlerinin oyulması, sonra ellerinin kesilmesi, daha sonra ise dilinin kesilmesi, görmeme, dokunmama ve konuşmama anlamlarını taşıması bakımından iletişim kopukluğunun başka bir örneği. Buradaki dokunuş da bu doğrultuda. Finale doğru çimlere edilen temasları, iletişim ortamının doğması olarak mı anlamalıyım? Öyle ise yine umut açısından peki. Metin açısından haydi! 'Doğayı / yaşamı keşfetme' anlamı taşıyor ise bir derece. 

Öğrenci'nin domuz, Kız'ın kuş oluşu, kanlı sepete konan bohça oyunun zorlaştırıcı etmenleri. Erkek'in, Kadın'ı öldürmek amaçlı koruya sürükleyişi, Orman Bekçisi'nin katil hikayesine dayanak çıkması bakımından ters. Melih Cevdet'in bütün yönleriyle ele alınmasını (uçak sesleri) sevmedim. Bence seyirci adına bu da başka bir anlamsızlık...

Barış Dinçel'in dekor tasarımı, her zaman olduğu gibi, tüm ilgiyi üzerine çekme konusunda çok başarılı. Oyuncu ve üzerindeki kostüm onun için hiç önemli değil. Yönetmenin fikri olduğuna inandığım 'korunun pansiyona (içimize) sızması' durumunda bir anlaşmaya varmamız pek mümkün değil. Yaşamın olduğu bir alan, gerçek ve sembolik ölümlerin baş gösterdiği bir yerde bence fazla aykırı. Kapı ardının karanlık oluşu, bilinmezlik açısından olumlu. Dönemi yansıtabilen dekor, estetik görünümü ile beni kandıramaz! 

Sadık Kızılağaç'ın kostüm tasarımları (Ev Sahibi Kadın'ın yeşillikleri haricinde) hem dönem atmosferinin hem de yaşın bilincinde. Kerem Çetinel'in ışık tasarımına benden bir alkış. İkindiden geceye geçişin bir anda gerçekleşmesi 'zamansızlığa' katılan artı bir değer.

Oyuncular için gerekenleri söylediğimi düşünüyorum. Dicle Akbaş'ı (Kız) çok beğendim. Yetenekli bir genç. Takip edeceğim. Gülce Uğurlu (Kadın), Burak Dur (Erkek), Zeyno Eracar (Ev Sahibi Kadın), Mert Asutay (Yaşlı Adam), Ayşe Demirel (Madam Rosa), Kadir Hasman (Öğrenci) ve Çetin Etili (Orman Bekçisi) kadroyu oluşturan emekçiler. Bakırköy Belediye Tiyatroları'na iki şans verdim. Üçüncü bir şansı hak etmiyor... Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim...  

Yiğit Sertdemir bu yıl çok oyun yönetti. Arkadaşlarına özel geceler düzenleyip şarkılar söyledi. Bir de oynadığı oyunlar var. Kendini binbir parçaya bölen Sertdemir'in rejisi de bölük pörçük. Kusura bakmasın...

#MelihCevdetAnday100Yaşında 


Notlar;

Oyun 2 saat 30 dakika / 2 perdedir.
Fotoğraflar bana aittir.

Kaynakça
Oyun metni (Yarın Başka Koruda)
Amerikan Tiyatrosunda Aile ve Başarı Düşü (Ahmet Beşe)
DT Digital Arşivi




Ege KÜÇÜKKİPER
  

18 Ocak 2016 Pazartesi

Kaliteli Bir Oyun : 'Havada Yüzmek' (Jest Tiyatro)


Charlotte Jones'un 1997'de yazdığı Havada Yüzmek, daha önce bir alternatif tiyatro olan Mekan Artı tarafından sahnelenmiş. Devlet Tiyatroları ise Şubat 2011'de onay vermesine rağmen aradan geçen beş yıllık süreçte oyunu sahnelere taşımamış ama -bu- oyuna destek vermiş. (Bence havada yüzmeye cesaret edememiş) Jest Tiyatro'nun bir prodüksiyonunu ilk kez izledim. Repertuarı oldukça farklı ve her çeşit izleyiciye hitap eden türde. Ben artık vodvile kayan romantik komedi oyunlarından sıkıldığım için farklı oyunlar peşindeyim. Havada Yüzmek, metni, anlatım tarzı ve gerçek bir olaya dayanması sebepleriyle benim için farklı... 

Charlotte Jones, Havada Yüzmek'i, okuduğu bir gazete haberinden etkilenip kaleme almış. Londra'da ahlaksal açıdan sakıncalı bulunan iki kadının, sabıkalı akıl hastaları hastahanesinde geçirdikleri 50 yılı (1922 - 1972), onları 'havada yüzdürerek' anlatmış. Oyun kişilerinden Persephone yasa dışı çocuk doğurduğu, Dora ise ara sıra pipo içen bir transeksüel olduğu için 'ahlaksal açıdan embesil' bulunmuş...

Metin kendi içerisinde paralelliklerle dolu. Karakterler hikayelerini sırtlayıp üst kısımdan yola koyulurken, başkalarının hikayeleri de (aslında yine onların) alt kısımdan yolu/onları takip ediyor gibi. Bu takip edişin üstü gerçekler, altı düşler. Yazarın yaptığı da gerçeklerle baş edemeyen oyun kişilerini düşlerle ayakta tutmaya çalışmak. Bunu başarmak için seçtiği yöntem ise düşlerin yerini değiştirerek alttan, üste (havaya) çıkarmak. Bir nevi gerçeklerin yerine düşleri koymak. Günümüzde düşler sadece geceleri görülmüyor. Artık gündüzlerimiz de düşlerimizle dolu. Demek ki gerçekler daha acı ve yoğun. Bu düşünce 'yanılsamalara kapılan insanın yıkımı' şeklinde değil, 'özgürlüğün sınırlarını hayallerin belirlediği' bir ÇIKIŞ / KAÇIŞ noktası olarak yorumlanmalıdır.

Oyuna gitmeden önce rüyada havada yüzmenin anlamına baktım. Karşıma çıkanlar şunlardı: (1) kişi, yenilgiden, çektiği zorluktan sonra umut ettiği feraha kavuşacaktır, (2) kişinin, arzu ettiği güce ulaşacağına ve yalnız kalmayacağına işarettir. Aslında Dora ve Persephone'nin durumu da böyle. Her ikisi de güçlerini dostluklarından alıp, yalnızlığı bir kenara bırakan ve çektikleri sıkıntılardan bir gün kurtulacaklarına dair umutlarını kaybetmeyen kadınlar.    

Dediğim gibi metin paralellikler üzerine kurulu. Persephone'nin Doris Day ile bağını sadece sesinin güzel olması ile açıklamak pek doğru olmaz. Ahlaksal açıdan da bakmak gerekir. Doris Day'in yaşamını anlatan biyografilerde 'her zaman sağlıklı ve erdemli kadın rolleri oynamıştır' yazan bir ibare var. Doris Day, Persephone'nin yalnızca düşlerinde yer verdiği biri. Yani olmak istediği noktada. (Elbette ahlaksal açıdan) Öte yandan Kutsal Dymphna ile ilişkisi de yaşamlarının aynı olmasından kaynaklı. Dora'nın seçimlerinde ise üç erkek kardeşini savaşta kaybetmesi etken. Yaşadıklarına tahammül edebilmesi, kendini değiştirmesine bağlı. Toplumun kabul etmediği bu değişim de sadece düşlerde mümkün... 

Metnin en sevdiğim tarafı, bir süre sonra varlığını hissettiren zamansızlık. Düşlerde zaman kavramı yoktur. Melih Cevdet Anday'ın 'akan zaman duran zaman' tanımı, bir bakıma Dora ve Persephone'nin yaşamı. Hastahanede ayaklarının yere bastığı her an onlar için akan zaman. Havada yüzmeleri ise duran. Fakat işin acı tarafı zaman dururken herhangi bir şeyi değiştirme imkanımızın olmayışı. Düşler, insanı biraz uyutur ama bu uyku koma değil, olsa olsa 'şekerleme'dir.  

Yazar, gerçekte yaşamış iki kadının soyadlarını (Baker ve Kitson) aynı tutarak, sadece isimlerini değiştirmiş. Koyduğu adları ise metnin içerisinde hikaye olarak geçirmiş. Persephone, mitolojide Zeus ve Demeter'in kızıdır. Hades ise onu yeraltına kaçırmıştır. Lakin Persephone'nin doğurduğu hiçbir çocuk, Hades'ten değildir. Persephone, aynı zamanda Zeus'un eşlerinden biridir. Bu bilgiler ışığında metinle bir paralellik daha yakaladığımı fark ediyorum. Oyun, Persephone'nin akıl hastahanesindeki bodrum katında geçiyor ve doğurduğu çocuk sevgilisinden değil, babasından...

Havada Yüzmek, sistem eleştirisi çerçevesinde, eski yunan ve popüler kültür odaklı bir okumaya elverişli, direnmenin, dostluğun, en önemlisi de mücadelenin öyküsü...    

Murat Sarı'nın rejisindeki, dekora yansıtılan görüntülerin hikayenin gerçek boyutunu oluşturmasını ve oyunun içerisinde eski bir fotoğraf makinesi edası ile patlayan flaşları, anlam bütünlüğü açısından beğendim. Charlotte Jones'un aynı zamanda oyununda rol aldığını da öğrenince internetten bir iki kayıt bulmaya çalıştım. Buldum da. Oyunun her sahnelenişinde havada yüzülen kısımlar senkronize bir biçimde 'suda yüzen balık' hareketlerinden mevcuttu. Murat Sarı'nın rejisinde 'havada uçan kuş'(ları) görmek beni memnun etti. Ön oyunun, Dora'nın Persephone'siz geçirdiği iki yılı anlatmasını bir ön bilgi olarak, seyirci adına sevdim. Dans sahnelerinin birbirine bağlanması iyi bir fikir. Bu haliyle düşten gerçeğe geçiş, etkili bir birleşim oluşturmuş... 

Sinek öldürme sahnesini başarılı buldum. Sivrisineğin sesi son derece rahatsız edici. Sineği öldürenin Dora olduğunu düşündüğümde, o sesin bir jet uçağı sesi olduğuna kanaat getirdim. Bu nedenle sesinin rahatsız edici olmasında bir sakınca görmedim. Düş sahnelerinin, ana dekordan bağımsız bir alanda oynanması, metnin anlatımına çok uygun. İki kadının elbise yanlarından sarkan iplerle birbirine bağlı oluşuna ve dostluklarının temelinin bir elma ısırığı ile pekişmesine birer artı. (Buradaki anlatımı, Kutsal Dymphna'yı da baz alarak Adem ile Havva'nın elması odaklı dinsel bir gönderme olarak algıladım. Elma 'ahlaksal olarak' işlenen ortak bir suç - sanki) Dış sesi tercih etmezdim. Bence orası iki kadının özel alanı olmalı. Kurtuldukları, başka yerde kalmalı...

Murat Gülmez'in dekor tasarımı gerçeklerin konuşulduğu bir alanda son derece gerçekçi. Merdivenin üst kısımlarını görmemek, yukarısını (yukarıdakini!) bilememek dolayısıyla beni sevindirdi. Beril Sönmez'in kostüm tasarımı, Dora'nın erkeksiliğini, Persephone'nin ise kadınsılığını ön plana çıkabilmiş. Persephone'nin örgülü saçlarının, sarı peruğun altından görünmesi, yine gerçek ile düşü ayırmada yardımcı. Özkan Sezer'in ışık tasarımı 'düşlerin renkli ortamı'nı betimleyici cinste. Pembe ışıklı sahnede kullanılan beyaz ışığın 'sorgulayıcı' işlevi güzel. (Pembe hayaller renksiz gerçekler) Müzikler çok etkileyici ama yapan belirtilmemiş. Fazla yoruma lüzum yok...

Her iki oyuncuyu da çok başarılı buldum. Bu iki oyuncuyu seyretmek için epey sebep var. Oyunculuk okuyanlar görmeli, kadın oyuncuların hepsi mutlaka izlemeli, tiyatro ile hiç arası olmayanlar izleyip, sevmeli, tiyatro müdavimleri, izlediklerinden zevk alabilmek adına görmeli. Zeynep Gülmez'i ilk kez sahnede izledim. Dizilerden tanıyanlar aslında onu tanımıyorlar. Neriman Uğur'u oldum bittim takip ederim. Adını duyunca koştum... 

Havada Yüzmek, kaliteli, ince işlenmiş, elekten geçirilmiş, titiz bir iş. Oyunun tek perde olması, etkinin bölünmemesi nedeniyle yerinde bir karar. Emeği geçen herkesi kutlar alkışlarının bol olmasını dilerim. Buradan jürilere sesleniyorum, bu oyunun ve oyuncuların hakkını yemeyin! Size olan güvenim zaten %10, onu da bitirmeyin! 

İzleyin: https://vimeo.com/148773555


Notlar: 
Oyun 1 saat 40 dakika / Tek perdedir.
Fotoğraf bana aittir.

Kaynak
Oyun metni (Havada Yüzmek)



Ege KÜÇÜKKİPER
             

23 Aralık 2015 Çarşamba

Düzgün Bir Oyun : 'Tersine Dünya' (İDT)


'Tersine Dünya', yazarın ölümünden sonra (1986) yayınlanan ve 1993'de Ersin Pertan rejisi ile beyazperdeye aktarılan bir eser. Ülkemizde Bakırköy Belediye Tiyatroları'nın geçmişte yaptığı prodüksiyonu ile meşhur. Devlet Tiyatroları ise daha önce repertuarında yer vermemiş. Geçtiğimiz yıl Orhan Kemal'in 100. doğum yılı idi. Hakkında hiçbir şey yapılmadı. Yani yazar da, eser de seyirci ile buluşmak için yeterince geç kalmış. Ben, daha fazla geciktirmeden oyunu görmek ve yazmak istedim. Tersine Dünya ile ilgili pek kaynak yok. Belki bu yazı bir kaynak olur...

Orhan Kemal'in yapıtlarındaki mekan ve kişi paralelliğine değinmek niyetindeyim. Yazar, diğer eserlerinde olduğu gibi, Tersine Dünya'da da bir mahalle atmosferi yaratmış. Sahnedeki bir kişiyi, dışarıdaki bin kişinin temsilcisi konumunda, gözlemlerine dayanarak var etmiş. Seçtiği mekan ve karakterleri, zamanın sosyo-ekonomik koşulları içerisinde şekillendirerek, bir toplum panoraması çizmiş. Yani üçgenin bir köşesini mekan, bir köşesini zaman, diğer köşesini ise kişi(ler) olarak belirlemiş. 

Orhan Kemal'in yapıtlarına bakıldığında, ezilenin bir türlü ezen konumuna geçemediği görülür. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi işin görünen boyutu olan güçten yoksun oluştur. İkinci ise, kişinin bilinçli bir halde o sıfatı almak istememesinden doğan insani boyut. Yani ezilen, eline fırsat geçse de ezen olmak istemez ama kendisini ezene de dur demez. Yazar, kendi gözlemciliğini, ele aldığı karakterlere de bahşetmiştir. Ezilen, yaşadıklarını gözlemleyebildiği için ezen olmaktan kaçınır. Ezen ise yaptırımlarının farkında olduğu ve bunlardan müthiş bir zevk duyduğu için konumunu değiştirmek istemez. Bu nedenle roller hiçbir zaman değişmeyerek, çelişki aynı doğrultuda devam eder. Bir nevi dünya böyle gelmiş böyle gider. İşte Orhan Kemal bu döngüden sıkılmış olacak ki, yaşadığı dünyayı tersine çevirerek, toplumdaki rolleri takas etme yolunu seçmiş. Bu yolu döşerken de nesnellikten ödün vermemiş.

Orhan Kemal'in, romanlarında karşılıklı konuşmaya bolca yer vermesi, oyunlaştırmaya kolaylık sağlayan bir etken. Yerel ağızların kullanılması, olayları belli bir yöreye mâletmekten çok yaşamdaki canlılıkları ve renklilikleri korumak için. Yapıtlarındaki, kişilerin iç kıvrımları ve gelişimleri oyuna devinim sağlayacak nitelikte. Acele kararlar, pişmanlıklar, öfkeler, yerinmeler, suskunluklar, patlamalar hep o iç devinimin bir anlatımı. Orhan Kemal, romanlarında gerçeği renkli ve canlı görünümler olarak sunması, konuşma ve davranışları bu görünümlerin üzerine işlemesi ve görünümü böylesine belirgin olarak ele alması oyunlaştırma için büyük bir kolaylık. Oyunları, oyuncuyu olduğu kadar dekorcuyu da gönendirici. Çünkü insan, çevresi içinde ve çevresindeki eşya ile organik bir bağ içinde. Oyunlarında halkta yaşayan değerler, onları yaşatanların kişiliklerine sindirilmiş olarak mevcut. Yazar bu geleneksel değerlere karşı değil, fakat bu değerlerin yanlış yorumlanıp sömürüye araç edildiğinden hemfikir. (Asım Bezirci)

Gelelim yapıta... Erkeklerin kadın, kadınların ise erkek rollerini sırtlandığı oyun, bu dönüşüm ile toplumdaki terslikleri, anne olan kadın, eş olan kadın, cinsel meta olan kadın, meslek sahibi olan kadın, namusu(lu)suz ve ahlak(lı)sız olan kadın gibi konuları karikatürize ederek eleştiren, ironik bir yapıya sahip. Salona şöyle bir baktığımda, izleyicilerin kadın ağırlıklı olduğunu gördüm. Benim tavsiyem oyunu erkeklerin seyretmesi yönünde. Belki sahnede gördükleri ters dünyalarını (görüşlerini), düzeltebilirler... Elif Erdal'ın yönettiği bir oyunu ilk kez izliyorum. Genelde bir yönetmenin 3 oyunu, hakkında fikir verir. Beğenirsem devam ederim. Elif Erdal ile görüşmemin ilk aşaması, detayları ile aşağıda...

Karikatür dendiği zaman aklıma, esprili, eleştirel, normalin çok dışında çizimler ve günümüz tabiri ile 'zaytungvari' birtakım şeyler gelir. Tersine Dünya'yı okuduğumda da bu tip düşüncelerle doldum. Ataerkil bir toplum yapısında böyle durumların ancak karikatürize edilerek sunulabileceğine kanaat getirdim. Bu nedenle oyunun her unsuru ile karikatüristik olarak sahnelenmesini ve 'oyunsuluğun' belli edilmesini, metne uygun buldum. 

Oyunun, fotografik karakter tanıtımı ile mahalleli hakkında genel bir görünüm vererek açılmasını, roman diline hizmet ettiği ve uyarlamaya katkı sunduğu için sevdim. Devamında metinden bağımsız olarak, bir başka kadınsal derdin, metne ortak edilmesini, oyunun genel akışı içerisinde anlamlı saydım. Buradan hareketle, oyundaki mikrofon kullanımının bütünsel bir vasfı olduğunu gördüm. Rejisör, koyduğu ek sahne ile oyunun başlangıcını, bitişi ile paralel kılmış. (sanki) Metnin kurgusuna uzaktan baktığımda, oyunun müzikli oluşundan ilham alındığı ve bu oluşumun getirilerinin uygulandığı aşikar. 

İbrahim'in sahnedeki ilk anının melodram havasında aktarılması, karakterin, daha sonra anlatacağı hikayesi için bir taslak (ön izleme) meydana getirmiş. Aksi, ilerisi için bir etki yaratmayabilirdi. Palabıyığın, metnin tersine, seyirciye bıyıksız olarak gösterilmesi ve akabinde 'takma' bıyığını takması 'toplum ne der?' sorusu için iyi bir fikir. Rejisörün bu iletisi hoş. Elif Erdal'ın rejisi, metnin boşluklarını tamamlayan bir görevde. Tamamlanan her boşluk, metne yeni iletiler sağlamış. Başgardiyan'ın aksaması, daha önce topuğundan vurulduğu izlenimi vermiş. (Olası en anlamlı ihtimal) Oyundaki ayrıntıları başarılı buldum...  

Bence kadınların erkek gibi, erkeklerin ise kendileri gibi oynamaları oyunu kurtaran en önemli şey. Ortadaki tersliği, ses tonlarını değiştirmeden, sadece beden dillerini kullanarak aksettirmeleri oyuna katkı sağlayan bir faktör. Dekor değişimine yardımcı olan kişilerin kadınsal figürleri, oyunun bütünlüğünü bozmamakla birlikte estetik bir havada. Koro kullanımı boş ve anlamsız değil. Üstelik kadın-erkek ayırımının da (bu yolla bütünlüğünün) bilincinde...  

Oyunun enerjisinin düşmesine sebep ikinci perde başı gözden geçirilmeli. Patron karakteri, yukarıda söylediklerime çok tezat. 27 kişilik kadroda uyumsuzluğa neden olan tek karakter. Bu elbette oyuncudan kaynaklı bir durum değil. Karikatürize etmek yek parça ile olmaz. Rejisör bunu görmüyor mu? Sahnenin gürültüsüne de bir çözüm bulunmalı. İşçiler bir süreliğine paydos etse? Ayrıca rüya sahnesinin 'dondurma' yöntemiyle kotarılması çok alışılageldik. Yaratıcı ilerleyen bir reji, giderek aslında öyle olmadığını ispatlamaya uğraşmış.. Ben buna 'bile bile lades' diyorum...  

Şirin Dağtekin Yenen'in karikatür çizimli dekor tasarımı şahane! Döneme uygun dekor tasarımının geneline neşe ve hüznü içerisinde barındıran ve bu yüzden zihinde duygu karışıklığına yol açan sarının seçilmesi, metin odaklı baktığımda akıllıca. Mekanların belirlenip, oyunculara geniş alan bırakılması bir avantaj. Silah seslerinin bazen efekt, bazen de oyuncu tarafından 'bam' şeklinde verilmesi, karikatüristik oyuna bir artı. Nalan Alaylı'nın kostüm tasarımı, tıpkı dekor tasarımı gibi dönemi yansıtmakta başarılı. Kadın karakterlerin, kadınsılığını ön plana çıkaran tasarımlar, oyuna hizmet edici. (Erkek gibi giydirmediğiniz için duacınızım) Benzeri durum erkek karakterler için de geçerli. Akın Yılmaz'ın ışık tasarımı, olaylara ışık tutan, zeminin yapılandırılmasına destek veren ve zaman ayrımını belirten türde. Dekordan yardım alması da işin doğallığı... 

Can Atilla'nın müziklerine bayıldım. Metinde kendini hissettiren arabesk mod, sahne geçişleri ile verilebilmiş. Güftelere göre yapılan besteler, sözlerin anlamını hissettirebilmiş. Bence DVD'si çıkmalı. Dediğim gibi kadro çok kalabalık. Haliyle herkes hakkında yorum yapamam. Suna Selen ve Gılman Kahyaoğlu'nu izlememe vesile olan Devlet Tiyatroları'na teşekkür ederim. Seval Gökçe ve Zeliha Güney'i tekrar izlemek çok keyifli. Özlem Güvenli Türker, bitirim bir oyuncu. Çok yetenekli genç arkadaşlarım var. Onları dikkatli izleyin. Kadronun geri kalan şöyle:  Hülya Çelik Kalebayır, Fikret Urucu, Ozan Uçar, Serap Eyüboğlu, Fatma Öney, Jale Çiçek, Ayla Baki Yücesoy, Nurhayat Boz, Melek Gökçer Bilge, Çiğdem Aygün, Yıltan Kahraman, Vehbi Akıntürk, Meriç Akay, Ezgi Baykal, Füruzan Çokol, Lalizer Kemaloğlu, Tilbe Taşlı, Hakan Dülger, Onur Erolus, Doruk Ordu, Deniz Gürzumar, Eda Şahin, Nevzat Cengiz.

Ben Tersine Dünya'yı, İnce İnce Yasemince'ye çok benzettim. Erkeğini öldürmek için arayan Hamsiye, türlü dolaplarla kocasına ders veren ve her seferinde dayak yemesine vesile olan Kakılmış, erkek kılığında, kadınlara sarkan Şuayip, üç kağıt yaparak, karşısındakini soyup soğana çeviren Gülazer ve kendi kazdığı kuyuya düşen Sürahi, beni bunları söyletmeye itti. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim...

Yazının tümüne bakın, bir de şu videoya: 
https://www.youtube.com/watch?v=USilRqVOZB8


Notlar: 
Oyun 2 saat 30 dakika / 2 perdedir.
Fotoğraflar bana aittir.

Kaynak
Oyun metni (Tersine Dünya)
http://ayselguney.com/?p=257





Ege KÜÇÜKKİPER   
       

12 Aralık 2015 Cumartesi

Bu Oyunu Herkes Görmeli : 'İkinci Bölüm' (İDT)


1977'de kaleme aldığı 'İkinci Bölüm' (Chapter Two) adlı oyunu ile sahne üzerinde beşinci kez buluştuğum 88 yaşındaki Neil Simon'ın aklıma girişi, Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı 'Aklımdaki Kadınlar' (Jack's Woman) sayesinde oldu. Tiyatrokare'nin 'Aşka 103 Adım'  (Barefoot in the Park) ve 'Müziksiz Evin Konukları' (Lost in Yorkers) prodüksiyonları ise yazarın aklımda kalmasını sağladı. İBBŞT'nın sahnelediği 'Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum' (I Ought to Be in Pictures) faciasından sonra yazar ile arama biraz mesafe koysam da, 'İkinci Bölüm'de bu limoni havayı dağıtmayı başardım(k). Bir nevi Neil Simon ile ikinci bölümümüzü yaşamaya başladık ve sanırım iyi bir başlangıç yaptık...

Müziksiz Evin Konukları için kaleme aldığım yazıda Neil Simon oyunlarının benzer yanları üzerinde durmuştum. Lakin bu duruş daha çok, yazarın yarattığı karakterlerin 'nevrotik' oluşları ile ilintili idi. Aynı şeyleri tekrar yazmamak adına, yazı sonunda kaynak vermeyi tercih ettim. İkinci Bölüm'ü izledikten sonra ise Neil Simon oyunları arasında başka benzerlikler de yakaladım. Bu nedenle öncelikle yakaladıklarımı pişirmek istiyorum...

Neil Simon seyir listeme tersten girmiş bir yazar. (Öyle olması elbette kurumların oyun seçimleri neticesinde) İzlediğim ilk oyunu 1992 imzalı. Sonraki 1963, diğeri 1991, öteki ise 1980'de yazılmış. Bu kronolojiyi vermemin sebebi, yazarın, iyimserlikten adım adım uzaklaştığını ortaya koymak. Beş oyunun genel akışına baktığımda 1991 ve 92 tarihli oyunları daha karamsar bir havanın etkisinde. Neil Simon 1992'de 65 yaşında imiş. 1963'te ise 36. Bu tabloya göre, aydınlıktan karanlığa geçiş, şüphesiz yazarın 'gördükleri' ile ilgili. Benim buradan çıkardığım sonuç, çizginin giderek eğildiği yönünde. Umarım şahsım ile yazar arasındaki yükselen çizgiyi, yazar da kendi içerisinde bulup, yapıtlarına yansıtır.

New York - Neil Simon Theatre (Gece)

Neil Simon'ın hemen hemen her metni 4-5 karakter arasında geçen, iki perdeden oluşan, 'çift' unsurunu ön plana çıkaran, ilk perdeyi komedi türünde daha hafif tutup, hikayedeki dramı (meseleyi) ikinci perdeye saklayan ve nihayetinde mesaj veren bir yapıya sahip. İkinci Bölüm de bu özellikleri (benzerlikleri) bünyesinde barındıran bir oyun. Oyuna gitmeden evvel araştırma yaparken, oyunun 1991-92 sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendiğini ve Jennie Malone karakterini 'yine' Ayşen İnci'nin oynadığını, partnerinin ise Çetin Tekindor olduğunu öğrendim. Ayşen İnci o zaman 36 yaşında imiş. Metni baz aldığımda, role pek de uygun değil(miş)... 

İkinci Bölüm, eşini kaybetmiş bir adam ile eşinden yeni boşanmış bir kadının ikinci bölümlerini / perdelerini nasıl inşa ettiklerini anlatan, üzerinde durduğu ikilinin yanına bir de evliliklerinden tatmin olamayan iki genci yerleştiren, bu gençlerin de zaman içerisinde, tıpkı diğerleri gibi 'çift' oluşunu gözler önüne seren bir metin. Aslında bir önceki paragrafta belirttiğim yaş mevzusu da metnin içeriği doğrultusunda. Neil Simon, farklı yaşlardan iki çiftin yaşamını konu alırken, çevreyi jenerasyon farkı ile süslemiş. Bu süslemeyi yaparken de yaşa bağlı olarak değişen istekleri, amaçları ve düşünceleri oyunun alt katmanına yerleştirerek, 'insan yapısı'nı sorgulamış. 91 yapımının oyuncu seçimi bir dezavantaj...


İnstagramda Neil Simon oyunlarının yurt dışı sahnelenişlerine göz atarken, karşıma böyle bir bilgi-soru çıktı. Fotoğrafta, Neil Simon'ın, eşini kaybettikten sonra yeniden evlendiği söylenirken, bu gerçek olayı hangi oyununda ele aldığı soruluyor. Cevap ise Chapter Two. Yani İkinci Bölüm.

Aklımdaki Kadınlar, İkinci Bölüm'ün karakter odaklı en çok benzediği Neil Simon oyunu. Her iki baş karakterin de mesleği yazarlık. Her ikisi de 'aklındaki kadını' çıkaramayan oyun kişileri. Her ikisi de 'ölmüş' eşlerinin esaretinde yaşayan insanlar. Her ikisi de psikoloğa ihtiyaç duyan ve 'sevgi' kavramının etrafında dolaşan mutsuzlar. Neil Simon, bahsi geçen bu oyununda, yine sevgi temasını başat konumlandırarak, geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurmuş. (Aklımdaki Kadınlar'da yaptığı gibi) Bu köprünün ayaklarından biri olan geçmişten kurtulmanın, diğer ayak olan geleceği daha kuvvetlendireceğini salık vermiş. Elbette geçmişteki ayağı tamamen kesmeden... 

Son söylediklerim, oyunun kurgusunu da açıklayıcı kılan türde. Metin ilk anından son anına kadar kurulu bir düzen içerisinde. Düzenin bir diğer mimarı ise oyunun rejisörü Hidayet Erdinç. Hidayet Erdinç ile ilk kez tanıştım. Oyundan çıkarken aklımda şu cümle vardı: 'Türk seyircisi Neil Simon'ı çok seviyor fakat bununla da bitmiyor, rejisörler de Neil Simon'ı iyi anlıyor.'  Neil Simon benim için naif, sözünü kırıp dökmeden söyleyen, sıcak insan ilişkileri kuran, bu sıcaklığa seyirciyi de ortak eden, içimizdeki acıyı da neşeyi de çok iyi bilen, nerede durması gerektiğini sezen, dilini akıcı kullanan ve en önemlisi üretken bir yazar. Neil Simon metinleri bir sistem eleştirisi yapmamasına rağmen (çoğu) güncelliğini koruyacak kadar güçlü fakat bir o kadar da cam kaplı metinler. Rejisör Hidayet Erdinç, bu camı kırmadan, 'günümüzü' dozunda tutup (cep telefonu vs.), komediyi sulandırmayarak, metnin getirilerine uyumlu ve Neil Simon'ın çoğu kez zikrettiği 'resmin içinde olmak' sözünün altını dolduran bir sahneleyişe imza atmış. Bu arada Barbara Wood kitapları ve Chapter Two teksti ayrıntıları hoş...         

Ethem Özbora'nın, 'beni orada birilerinin yaşadığına inandırdığı' dekor tasarımı çok iyi. İkiliye verilen alanların sınır çekilmeden, birbirinden renk, desen ve nesneler ile ayrılması, köprünün öbür tarafına geçişte engel oluşturmamış. Klasik ile modern harmanlanarak, dün ve bugün birbirine bağlanmış. Karakterlerin kişisel özelliklerine göre düzenlenen (kadının titiz, erkeğin pejmürde oluşu) dağınık ve toplu ortamlar, oyun başlamadan seyirciye bilgi sunmuş. Nalan Alaylı'nın kostüm tasarımı da bu söylediğimi haklı çıkarmış. Ayrıca zaman geçişi bol olan metne, bol miktarda kostüm tasarlayarak, zaman kavramına görsel açıdan destek vermiş. Seçilen renkler de karakterlerin ruhani yapısına uyum sağlamış. Önder Arık, ışık tasarımında pek de bir şey yapmamış. Sahne geçişleri için karartma ve aydınlatmayı bir tasarım olarak nitelemem zor ama dekordan yardım alarak doğal ışık kullanması güzel. Finaldeki ışığın da özel olduğunu söyleyebilirim. Künyede koreografa rastlamadım. Bu nedenle aktaracaklarım yine yönetmen için olacak. Komedi bir ritm işidir. Koreografide bu ritmi bulabildim. Göz yormaması, artısı... 


Yurt dışı sahnelenişinden bir dekor tasarımı. Bence bizim dekor, bu dekoru yakalamış...

Öneri: Her iki telefonunda aynı sehpa üzerinde yan yana durmasını isterdim. İkilinin yaşamlarını ve yaşam alanlarını bağlayan yegane unsur telefon...

Şahin Çelik ve Ayşen İnci... Devlet Tiyatroları'nın iki şahane oyuncusu. Açıkçası Şahin Bey'in böyle bir komedi kılıfının olduğunu bilmezdim. Ses tonu ve vurgulamalarına diyecek bir şey yok. Ayşen İnci, oyunda daha çok mimik yollu bir oyunculuk sergileyen, Jennie Malone olarak hafızama kazınan, aynı göz doktoruna gittiğimiz benim her zaman 'şeker' diye adlandırdığım oyuncu... Veda Yurtsever İpek ve Lebib Gökhan ise sahnelerini doldurabilen ve uyumu yakalayan iki iyi oyuncu...

Ekip güzel, metin iyi, seyirci coşkulu. Bu oyunu herkes görmeli. Emeği geçenleri kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. (Galiba ilk kez bir dileğim kabul oldu) İkinci Bölüm, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda izlediğim ender iyi oyunlardan. Keyifli vakit geçirmek isteyenlere tavsiye ederim...


Notlar;
Oyun 2 perde / 2 saat 15 dakikadır.
Alttaki fotoğraflar bana aittir.

Kaynak;
DT Arşivi (İkinci Bölüm)
Vikipedia (Neil Simon)

Yazdığım Diğer Neil Simon Oyunları

Aklımdaki Kadınlar:
http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2013/10/dusuncelerimizin-vazgecilmezleri.html

Aşka 103 Adım: 
http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2013/09/mutluluga-ulasmann-yolu-aska-103-adm.html

Müziksiz Evin Konukları:
http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2013/12/neil-simondan-pulitzer-odullu-bir.html

Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum: 
http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2014/04/4-yl-beklettigim-oyun-ben-sinema.html

Sevgili Doktor (Oyunlaştıran):
http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2012/12/cehovdan-sekiz-oyku-sevgili-doktor.html



  













Ege KÜÇÜKKİPER




1 Aralık 2015 Salı

Haldun Taner 100 Yaşında (2) : 'Dün Bugün' (Tiyatro2000)


Semiha Berksoy Opera Vakfı - Tiyatro 2000 (Zeliha Berksoy) tarafından, Haldun Taner'in 100. Doğum yılı nedeniyle sahneye konan 'Dün Bugün'ü yazmak için, Pera Müzesi'nde gerçekleştirilen Haldun Taner sempozyumunun bitmesini bekledim. İki güne yayılan sempozyumun, her iki günü de oradaydım. İlk günün konuşmacıları arasında Zeliha Berksoy da vardı. Biraz da onun için bekledim... 

Üzerine iki yazı de yazdım. 
1. Gün: http://egekucukkipergunluk.blogspot.com.tr/2015/11/2-uluslararas-disiplinleraras-tiyatro.html?spref=fb 
2. Gün: http://egekucukkipergunluk.blogspot.com.tr/2015/11/2-uluslararas-disiplinleraras-tiyatro_29.html?spref=fb 



Dün Bugün adı bana yabancı gelmedi. İlk kez 1967'de izleyicisi ile buluşan Devekuşu Kabare'nin, oynadığı 6 oyundan (Yasaklar - Aşk Olsun - Deliler - Reklamlar - Beyoğlu Beyoğlu) biri de Dün Bugün idi. Tiyatro 2000'in projesi, ismi ile hem Haldun Taner'in ironisine hem de geçmişe bir selam niteliğinde. Devekuşu Kabare'yi yaşım dolayısıyla canlı canlı izleyemedim ama teknolojik gelişmeler seyretmemi mümkün kıldı. İşte Dün Bugün, içimde kalan kabare özlemini, içimde kaldığı biçimiyle seyretmeme vesile oldu. Devlet Tiyatroları bu yıl İstanbul ve Ankara'da Haldun Taner'in anısına iki oyun (Sersem Kocanın Kurnaz Karısı ve Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım) yaptı. Birini izledim fena değildi. Özel tiyatrolar buna pek cesaret edemedi. Cesareti için Zeliha Berksoy'u kutluyor ve kendisine teşekkür ediyorum...

Dün Bugün, Haldun Taner'in dört oyunundan (Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Keşanlı Ali Destanı, Vatan Kurtaran Şaban, Günün Adamı) çeşitli episodların birleşimiyle meydana gelen bir kolaj çalışması. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki yukarıda adı geçen dört oyundan seçilen bölümler ve bu bölümlerin sıralanışı yani oyunun kurgusu, metinsel açıdan bir bütünlük yaratmış. (Bilhassa miting konuşmasının, muhtarlık seçimine bağlanması)  Bu bütünlük de seyri kolaylaştırıp, seyircinin oyundan kopmamasını sağlamış. Rejisör, her bölümü kendi içerisinde tartışıp, bir çözüm yolu ararken, aradığını oyunun geneline yayarak, aynı zamanda ortaya büyük resmi çıkarmış. Buradan hareketle, ben hem küçük resimlere (bölümlere) hem de resmin büyüğüne (oyuna) bakarak, izlenimlerimi aktaracağım...

Oyunun Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım'ın 'okul' sahnesi ile başlaması tarihsel (kronolojik) ve 'dünün' anlatımı açısından son derece uygun. Erkeklerin ayrı, kızların ayrı yerde eğitim görmeleri, 'bugünün' kızlı - erkekli meselesine parmak basmış. Oyunun orta oyunu biçiminde sahnelenmesi, Haldun Taner'in epik tiyatro anlayışındaki 'oyunsuluğa' katkı sunmakla birlikte, yabancılaştırma öğesinin kullanılmasına, anlatıcının işlevine ve dekor-kostüm değişiminin kolaylaşmasına olanak tanımış. Oyunsuluk ise oyuncuların dahil olacakları sahneyi izlemeleri şeklinde gerçekleştirilmiş. Bir nevi onlar da seyirci konumuna yerleştirilip, oyuna sokulmuş. ('Etkin olmak', gidişatı değiştirebilmek)

Haldun Taner'in oyunlarındaki orta oyunsuluk, ekseriyetle karakterler aracılığı ile kendini gösteren bir olgu. Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım'daki Vicdani ile Efruz'un, Kavuklu ile Pişekar, Vatan Kurtaran Şaban'daki Şaban ile Mustafa'nın (ve Sahaf'ın) Hacivat ile Karagöz, anlatıcının ise Meddah kisvesine bürünmeleri ve var olmayan bir nesneyi/kişiyi var(mış) gibi canlandırma, söylediklerime bir emsal. Bir başka emsal ise erkeklerin kadın, kadınların erkek rollerini oynaması. Rejisör, orta oyununda baş gösteren bu unsuru da oyuna yedirerek, 'değişikliği' seyirciye yadırgatmamış. Dün Bugün adlı yapımda, bu emsallerin karşılıklarını, yadırgamadan bulabildim...    

Zeliha Berksoy, dört oyunu bitirdikten sonra Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım ve Keşanlı Ali Destanı'na tekrar dönüş yaparak, oyunun başı ile sonunu olay örgüsü ve karakter bazında eş kılmış. Açılış ile kapanış oyununu, aynı oyundan seçtiği farklı bölümlerle (seçilen bölümler de o oyunun ilk ve son sahneleri) ortak bir zemine oturtmaya çalışmış. Benim gördüğüm oyunun 'Vicdani' temelli olduğu ve bu yolla vicdani üzerinden bir sorgulama yapıldığı. Rejisör, dünden bugüne Efruzlar mı çoğaldı yoksa vicdaniler mi, bu çoğalmanın sebepleri neler, çoğalmanın etkileri hangi yönde, bu çoğalmayı durdurmak için neler yapmalıyız? gibi sorulara yanıt aramış (sanki) 

Kabare, hem eğlendirici hem de düşündürücü yapıda bir tür. Dün Bugün'de her ikisi de var. Hatta düşündürücü özellik 'düşünen adam' metaforu ile görselleşmiş vaziyette. Keşanlı Ali Destanın'daki Sipsi'nin kulak metaforu 'duydum - gördüm - anlattım' üçgenindeki 'duydum'a bir mesaj. Sakın plak olmayın iletisi, 'anlattım'a, oyunun geneli ise 'gördüm'e bir örnek. Oyunun 'bugün' temasını en çok hissettirdiği bölüm Vatan Kurtaran Şaban'ın teftiş anları. Rejisör Zeliha Berksoy, dramaturjik çalışması ile Haldun Bey'in oyunlarını iyi teftiş etmiş. Lakin süreyi çok uzun tutmuş. Son 4-5 bölümün (Zilha'nın zerafet dersi, Zilha ile Ali'nin ay ışığında konuşması, Zilha ile Şamama, Balo, Nilüfer'in intihar konuşması) oyunun anlatımına pek destek olmadığı kanaatindeyim. Çıkarılması bir kayıp değil...

Oyun kabare olduğu için sıralamada bir değişiklik yapıp, müziklere değinmek istiyorum. Her şarkının, kendisinden evvel oynanan bölümü anlattığı müzikler, yıllardır izlediğimiz Haldun Taner oyunlarından aşina olduğumuz 'dünkü' haliyle mevcut. Elbette aşina olmadıklarımız da var. Onlar da 'bugünün' şarkıları. Fakat oyun süresinin uzunluğuna neden olan da şarkılar. Benim önerim, şarkıların iki defa dönmemesi. (Müzikler: Yalçın Tura, Cem İdiz, İlteriş Sun) Orkestra (Malik Halce) başarılı ve dinamik.  

Emrah Kürekçi'nin dekor tasarımı, oyunun biçimine uygun olarak az ve öz. Değişim için pratik. Tiyatro 2000'in kostüm tasarımları ise karakterlerin ruhsal ve fiziksel özelliklerine göre iyi. Her iki tasarım da (dekor - kostüm) dün ile bugünün anlatısına hizmetçi. Zeliha Berksoy'un, şapka simgesi ile Haldun Taner'i sahneye taşıması harikulade. Yakup Çartık'ın ışık tasarımı bölüm başlangıç ve bitişlerine haberci. Daha özenli olabilirdi.

Erdem Akakçe'yi sahnede ilk kez izledim ve çok beğendim. Zıt karakterleri bünyesinde harmanlayabilen bir oyuncu. Alayça Öztürk için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Onu dinlemek ve izlemek benim için keyif. Bu arada bundan sonra Selin Zafertepe'nin en sıkı takipçisi ben olacağım! Utku Çorbacı, İpek Gülbir, Can Yılmaz ve Uğur Arda Başkan da rollerinin hakkını veren diğer isimler. Kabare oyunculuğu abartıya yer vermesi ve temposunu yüksek tutmasıyla başarıya ulaşabilir. Dün Bugün, uyumlu bir ekip, hızlı bir oyun. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim...

Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim...


Notlar;
Oyun 2 saat 45 dakika / 2 perdedir.
Fotoğraflar bana aittir.

Kaynaklar
Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım
Keşanlı Ali Destanı
Vatan Kurtaran Şaban
Günün Adamı




Ege KÜÇÜKKİPER


16 Kasım 2015 Pazartesi

İyi Oyuna 'Benzeyen' Bir Oyun : 'Grönholm Metodu' (ADT)


Devlet Tiyatrosu, yine daha önce oynamadığı bir oyunu, 'Grönholm Metodu'nu repertuarına katarak, Ankara seyircisi ile buluşturdu. Jordi Galceran'ın 2003 yılında yazdığı, 2005'te ise beyazperdeye uyarlanan eserini, geçtiğimiz yıllarda Semaver Kumpanya 'Metot' adıyla sahnelemiş. (Bu ismi sevmedim. Spesifik bir tanımlamadan uzak ve dolayısıyla metne aykırı) Haberim yoktu. İstanbul'da vasat bile sayılmayacak oyunların reklamı hemen yayılır. Neyse... Ankara'ya gider gitmez Devlet Tiyatroları kütüphanesinden metni temin ettim. İnsan enerjisi ve vakti bunlar için harcanıyor. Yazık...Yazıyı bilgisayarda yazıyorum, sosyal medyada paylaşıyorum, internetten okunuyor. Bu döngü neden oyun metinleri için yapılmaz? Piyasada olmayan bir metni bulmak deli işi...

Jordi Galceran orta yaşlarını (51) süren İspanyol bir yazar. Oyun yazmaya 1988'de başlamış. Uluslararası ününü Grönholm Metodu adlı yapıtına borçlu. Aynı zamanda senaryo yazarı ve çevirmen. Tahsilini ise Barcelona Üniversitesi'nde filoloji yani dil bilimi üzerine yapmış. Çeşitli kurumlardan aldığı ödüller de cabası. Benim için parlak bir yazar. Diğer eserleri sahnelendiğinde izlemek, 'paylaşıldığında' okumak isterim. Lakin önce bahsi geçen oyunun metnini irdelemekle yükümlüyüm...

Grönholm Metodu, iş görüşmesine gelen dört adayın, işe alınabilmek uğruna gerçekleştirdikleri durumları, kara komedi türünde ele alan bir metin. Metnin iki önemli özelliği var: 'Merak unsurunu diri tutması' ve 'doğurgan bir yapıya sahip olması.' Aslında bu ikisi birbirine bağlı. Birbirinin doğumuna yardımcı olan her olay, merak öğesinin de daimi olmasını sağlıyor. Merak öğesinin, gidişatı etkilemesi ise olayların giderek açılmasına / derinleşmesine / karışmasına  katkı sunuyor. Bir başka deyişle, metnin kurgusu bu iki durumun birbirini desteklemesi üzerin kurulu. Kurulumun inşaası oldukça matematiksel. Jenga (kuleden tahta çekme) oyunu kadar da hassas.

Metot, yöntem demek. Grönholm Metodu'nun yöntemi, yukarıdaki kurgu üzerinden bir 'sorgulama' yapmak. Sorgulamanın ana konusu ise tiyatronun olmazsa olmazı 'empati kültürü'. Yazar buradan yola çıkarak oyunun dört karakterini hem birbirleriyle hem de kendileriyle yüzleştirmiş. Yüzleştirmeyi yaparken insan ilişkileri, farklı bakış açıları, profesyonellik, fedakârlık, rekâbet ve yaratıcı zekâ gibi kavramları merkezine alarak, iş dünyasının acımasızlıklarına ayna tutmuş. Aynaya baktırdıklarına da birer maske takmış. Her maskenin şeklini farklı tasarlayarak, nihayetinde ortaya benzer bir maske çıkarmış.

Tüm akışı boyunca sürprizlere gebe olan metin, daha yakından bakıldığında ipuçlarıyla dolu. Bence yazarın 'yaratıcı zekâ'sı da burada. Galceran, başta ikili iki takım oyunu oluşturmuş. İmece usulü yapılan işten bir sonuç çıkmayınca, karakterleri bireysel olarak öne sürmüş. Daha sonra mücadelenin farklı yönlerini keşfederek üçe karşı bir taktiğini uygulamış. Bir nevi (ötekileştirmeden) yalnız ve güçsüz bırakma 'metodunu' referans almış. Bahsettiğim ipuçları daha çok bu yöntemin izinde. Yalnız kalanın, diğer üçü tarafından kapıya en uzak mesafeye oturtulması, şapka dağıtımında en sona kalması ve istediği şapkayı seçememesi, şahsına özel bir zarfın yoksunluğu, muhalif olan tek isim oluşu, karşı tarafın bu 'oyunu' oynamış olduğunu söylemesi, işten atılacak olana, diğerlerinin aksine hemen yol vermesi ve en önemlisi oyuna yalnız başlayıp, yalnız bitirmesi, metnin içerisine yedirilen ipuçlarına birer örnek. Böyle bakıldığında sonu başından belli...

Grönholm Metodu, tıpkı Agatha Christie romanları gibi serim - düğüm ve çözüm bölümlerini sırasıyla içerisinde barındıran, bir yandan da her meselesini kendi içinde sonuçlandıran, finale en 'temiz' haliyle giden, konu itibariyle iş hayatı özelinde, hayatın her alanına yayılan, evrensel ve okuması keyifli bir metin. Peki ya izlemesi?

Oyunun rejisörü Sinan Pekinton, metindeki 3 erkek 1 kadın biçiminde olan oyun kişilerini 'eşitleyerek' 2 erkek 2 kadın şeklinde seyirci karşısına çıkarmış. Galceran'ın metni bir bakıma kadın-erkek eşitsizliğine de vurgu yapan bir doğrultuda. Mercedes karakteri bu durumun bir temsilcisi. Bizim ülkemizde kadınlara verilen iş olanağı ne yazık ki yok denecek kadar az. Kadının konumunu belirleyen ise erkek egemen toplum. Metin, bu iletiyi yan unsurlarla vermekte başarılı. 'Denek' olan kişi erkek. Yani öncelikli seçim erkekten yana. Oysa reji bu durumun üstünü kapatan bir tutumda. Mercedes'i erkeksi oynatmak, 'iş hayatında var olabilmek için bu tavrı takınmaya mecburum' düşüncesini haklı çıkarmak açısından iyi lakin bir çözüm değil. Her şeyden önce oyunun dışındaki Mercedes ile oyunun içindeki Mercedes'in çizgisi net olarak belirlenmeli. Yapılan işlemin doğruluğu ancak her ikisinin de erkeksi oluşu ile geçerli kılınabilir. Benim gördüğüm ise farklı... Buna benzer bir yaptırım (kadınsılık) Carlos karakterine de uygulanmış ve başarılı olunmuş. Bu başarı, karakter çizgisinin net ve ileriye yönelik oluşu ile ilgili. Yabancı bir oyunun ülkemize 'doğrudan' tesiri es geçilmiş...  

Rejisörün diğer dokunuşu, oyunu salt komedi ile bırakmayıp, içine birkaç tutam gerilim serpmesi yönünde. İş hayatındaki adaletsizlikler, rekabet, karşındakini bu uğurda yok etme gibi metnin ele aldığı temalar, rejisörün bu dokunuşuna son derece uygun. Ayrıca gerilim, merak unsurunu da pekiştirici bir yöntem. Fakat gerilimin başat rolünün her seferinde efekt yoluyla sağlanması sıradanlığın bir belirtisi. Rejide gördüğüm en büyük hata maksimum seviyede yararlanılabilecek yaratıcı bir metinden, minimum seviyede yararlanılması. Metnin getirileri çok daha iyi kullanılabilirdi...

Gözde Yavuz'un dekor tasarımı iyi. Modernizmin estetiği ve 'açtırma kutuyu söyletme kötüyü' mantığının devreye sokulması akıllıca. Fonun gerçeğe çok yakın oluşunu sevmedim. Metindeki 'kurmaca' (bilhassa telefon konuşması) fona yansıtılabilirdi. Bu söylediğim dört farklı ülkenin dört farklı saat dilimi için de geçerli. Yine Gözde Yavuz imzalı kostümler dekorun içine yakışan cinste. Mercedes'in erkeksiliği elbisenin kesimi ve rengiyle aşikâr. Carlos'un kostümünün, ruhunu tam anlamıyla yansıtmadığı düşüncesindeyim. Evet renkli ama yetersiz... Zeynel Işık'ın ışık tasarımı, reji ve efektin etkisine ek bir güç. Kaynağını dekordan alması açısından doğal. Fondaki kararma ve açılmalar ise zaman geçişini açıklayıcı. Final öncesi sahne, sorgulama metodunu ön plana çıkarıcı. Ali Erel'in müzikleri gerilim türünün altını dolduran bir nitelik taşımasının haricinde oyunun ruhunu (açılış müziği) aydınlatıcı vasıfta. 

Cüneyt Mete (Fernando) ve Ünsal Coşar'ı (Carlos) sahnede seyretmek benim için büyük keyif. Kendilerini takip etmekten memnuniyet duyuyorum. Deniz Gökçe Yersel'i (Enrique) ikinci seyredişim. Takip etmekten memnuniyet duyacağım. Nur Yazar'ı (Mercedes) ise ilk kez izledim. İzlemeye devam etmeyi çok isterim. Oyunculuk, bence rejinin açıklarını kapatma görevinde ve bu görevinde ustaca. Ekibin uyumu hissediliyor. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim... 

Oyunu izlediğim için pişman değilim... Gidip görmenizi tavsiye ederim... Grönholm Metodu, İyi oyuna 'benzeyen' bir oyun... 


Notlar;
Oyun 1 saat 35 dakika / Tek perdedir.
Fotoğraflar bana aittir.

Kaynak
Oyun metni (Grönholm Metodu)

Ege KÜÇÜKKİPER