29 Aralık 2012 Cumartesi

Saflarını Belirleyemeyenlerin Öyküsü: "Zengin Mutfağı" (İBBŞT)




ZENGİN MUTFAĞI


Vasıf Öngören'in 1977 yılında yazdığı ve ertesi yıl Şehir Tiyatrolarında sahneye konan bu eser, aradan geçen 35 seneye rağmen güncelliğini koruyor. Keşke korumasaydı demeyi çok isterdim ama ne yazık ki koruyor. Şehir Tiyatrolarındaki sahnelenişinde Şener Şen başrolü üstlenmiş, Başar Sabuncu yönetmişti. 1988 yılında ise aynı reji ve kadro, aynı adla filme çekti. Dönemin yasaklı filmleri arasındaydı. Ayrıca oyun epik tiyatronun ilk örnekleri arasında yer alıyor. Yıl 2013... Zengin Mutfağı yeniden sahnelenmeye başladı ve daha ikinci gecesinde, bazı izleyiciler tarafından tepkiyle karşılandı. Oyuncular yuhlandı, diğer izleyiciler tepkilerini göstermek için oyunu ayakta seyretti ve çıkışta oyuncuların başlarına bir şey gelmemesi için nöbet tuttu. İki ayrı kesim. Aslında oyunda da bu şekilde. Sağ ve Sol... Bu arada oyun ilk oynandığında bombalı saldırı düzenlenmişti. Bu olaylar neden sadece bizim ülkemizde baş gösteriyor? Yıllar geçmesine rağmen neden yerimizde sayıyoruz anlamak güç!

15-16 HAZİRAN 1970 OLAYLARI

Oyun özünde; 15-16 Haziran 1970'de "Haziran Olayları" olarak da bilinen Türkiye'nin en büyük işçi devrimi sonrasında yaşananları anlatıyor. O döneme kısaca değinecek olursak; işçilerin sendikalarıyla ilgili bir yasa değişikliği söz konusuydu. Bu yasa değişikliği, işçilerin sendika değiştirmesine olanak tanımamakla beraber, onların özgürlüklerini kısıtlar nitelikteydi. (Dönemin önemli partileri AP ve CHP bu tasarıyı hazırladılar.) Türk-İş sendikasından DİSK'e geçiş önlenmek isteniyordu. 100.000 işçi, İstanbul merkezli olmak üzere yürüyüşe geçti ve bu yürüyüş birçok ile yayıldı. İşçi sınıfı nihayet "sınıf bilinci"ne varmış ve grev yapmıştı. Türkiye İşçi Partisi, bu tasarıyı iptal ettirmek için başvurdu ve yasa iptal edildi. Çıkan olayda, 1 polis, 1 esnaf ve 3 işçi yaşamını yitirdi. Hükümet, sıkıyönetim ilan ederek durumu kurtarmaya çalışsa da beklediği sonucu alamadı.

OYUN HAKKINDA

Oyun, adı üstünde zengin bir konağın, en alt katındaki zengin mutfağında geçiyor. Bu mutfakta çalışanlar: Lütfü (Aşçı), Kız, Selim (Kızın nişanlısı), Seyfi (Şoför) ve Ahmet (Seyfi'nin ağabeyi). Bu karakterlerin haricinde, yalnızca adını duyduğumuz Kerim Bey (Ev sahibi) var. Oyunun eleştirisini karakterler üzerinden yapmayı daha uygun buldum. Lütfü Usta'dan başlamak gerekirse, yirmi yıldır çalıştığı mutfaktan dışarıya adımını atmayan ve sürekli hizmet eden biri. Memleket meselelerine dair hiçbir bilgisi yok. Kapatmış kendini bir mutfağa ve saklanmış her şeyden... Burjuva sınıfına hizmet etmekten hoşnut değil fakat ekmek parası için çalışmak zorunda. Neden çalışıp, onu sömürenlere çanak tutmak zorunda? Neden hakkını aramak yerine, diğerleri gibi grev yapmak varken, onunla aynı yolda yürüyen işçilere köstek olmak zorunda? Çünkü grev yapmanın ne demek olduğunu bile bilmiyor. Kime, ne için hizmet ettiğinin farkında değil. "İnsan kime hizmet ettiğini bilmeli!"

Kerim Bey, işçilerin ayaklanmasının ardından yurtdışına kaçıyor. Lütfü Usta, eski bir pehlivan. Koskoca pehlivanın patronu hiç işçilerden korkup kaçar mı diyor? Kendisinin, işçi sınıfının bir üyesi olduğunu düşünemiyor. Gerçeği öğrenince, yani patronunun kaçtığını anlayınca telaşa kapılıyor ve o da korkmaya başlıyor işçilerden. Tam o sırada sıkıyönetimin ilan edildiğini duyuyor radyodan ve rahatlıyor. Kerim Bey, eğitimli bir kurt köpeğiyle dönüyor bir zaman geçtikten sonra. Lütfü Usta, patronu yetmiyormuş gibi bir de bu itleri besliyor bifteklerle. İt dediğin, mutfağın artığıyla beslenir. Zengin mutfağının artığı da ancak böyle olur. Köpek eğitimli deniyor fakat herkesi ısırıp, hastahanelik ediyor. Hastahanelik ettiği herkes emekçi. Lütfü Usta karar veriyor, zehirleyecek bu köpeği. Yapıyor da dediğini ama bilmiyor ki bir köpek gider, yerine tam üç köpek birden gelir. Lütfü Usta onları da zehirlemek istiyor fakat işi uyanıyor. Bu sefer papaz, pilavı yemiyor. Yerine yenilerinin geleceğini anlıyor artık. Geç de olsa...

Kız ise oyunda adı olmayan tek karakter. Annesini ve babasını çocukken kaybetmiş ve Lütfü Usta'nın yanına verilmiş. Lütfü Usta'dan aşağı kalır yanı yok. Selim adında bir genci seviyor. Selim'de seviyor kızı ve o gece nişanlanmak için geliyor. Ortalık karışık. Ne yapsak ne etsek derken, nişan mutfakta oluveriyor. Selim, söz veriyor nişanlısına "Seni bu zengin mutfağında bırakmayacağım" diye. O sıra radyodan bir haber daha geliyor. Olaya karışan bazı işçilerin arandığı ve yerlerini bilenlere para verileceği söyleniyor. Bu işçilerden birini de bizim Selim tanıyor. Yerini de biliyor. Düşünüp, taşınıyor ve ihbar etmeye karar veriyor. Kızı kurtarmak için yapıyor bunu. Polise yakalattığı arkadaşı, polisler tarafından oracıkta öldürülüyor. Selim, pişman oluyor olmasına ama kısa bir süre sonra iyi bir şey yaptığını anlıyor. Neden mi? Çünkü Kerim Bey duyuyor Selim'in yaptıklarını ve "Bizim, işte böyle vatansever gençlere ihtiyacımız var." diyor. Kerim Bey'in himayesi altına giren Selim, mutfakta kalmaya başlıyor bundan böyle. Adeta bir dönüşüm geçiriyor kendi içinde. Eskiden, işçilerin yanında duran Selim gidiyor, yerine Faşizmin öncülerinden biri geliyor. Kerim Bey'in adamı diye anılıyor artık. Lütfü Usta düşünüyor kendince. "Ben de Kerim Bey'in adamıyım. Yani bende mi......." Patronun emriyle, Lütfü Usta bir boğaza daha bakmak zorunda kalıyor ve Selim'i de etle besliyor. Tıpkı dışarıda ki itleri beslediği gibi. Faşizmi beslemekten yorulmuyor...

Lütfü Usta'nın zehirleyerek öldürdüğü köpeğin katilini aramaya başlıyor Selim. Bilmek istiyor yandaşını kimin öldürdüğünü. Çünkü ona göre iki taraf var. Kendi tarafından olmayan herkes ölmeli. Faşizm bunu gerektirir öyle ya! Nişanlısına şöyle diyor:" Ya o taraftansındır, ya bu taraftan. Bunun ortası yok." Bir savaş açmış kendince. Kimlere karşı? Sayıyor Selim, Ermeniler, Rumlar, Ruslar, Acemler, Kürtler, Araplar vs. Nişanlısı da diyor ki: "Eee kim kaldı? Savaş orduyla, askerle olur. Ben ortada böyle bir şey görmüyorum." Gerçekten de böyle bir şey yok ama Faşizmin doğasında var bu. Nihayet katil bulunuyor. Aslında bulduğunu sanıyor Selim. Nişanlısının yaptığına emin. Çünkü kızın ağabeyi, işçi devriminin en başında gelen isimlerden biri. Kızın saf numarası yaptığını sanıp, Lütfü Usta'dan şüphelenmiyor.

O gece bir baskına hazırlanılıyor. Şoför Seyfi'nin de gelmesi isteniyor patron tarafından. Seyfi devamlı kitap okuyan bir şoför. Olayların son derece bilincinde ama etliğe sütlüğe karışmayan cinsten. Tıpkı ağabeyi Ahmet gibi. Ahmet'in, diğer karakterlerden tek ve en önemli farkı safını belirleyebilmiş oluşu. Selim, Lütfü Usta'ya söz geçirebiliyor artık. Ne de olsa arkasında "kapı" (!) gibi Kerim Bey var. Baskına gidilince, kız topluyor pılını pırtısını ve ayrılıyor mutfaktan. Ayrılmasa öldürülecek! Üstelik sevdiği tarafından! Bu işte ana, baba, kardeş, eş, dost hiçbiri farketmiyor... Selim'in devamlı söylediği bir söz daha var oyunda. "İşin ölçüsünü bileceksin." Merak ediyor Lütfü Usta bu ölçünün ne olduğunu ve öğreniyor Faşizmi. Saydırıyor bir güzel. Yıllar sonra gazete de bir haber çıkıyor. Selim ve kız gırtlak gırtlağa girişmişler. Lütfü Usta hayıflanıyor bu durumdan ve utanıyor kendinden. "Şu kız kadar olamadım" diyor. Ve görevinden ayrılmaya karar veriyor. Veriyor vermesine de yine de bizlere danışıyor. Gitmek mi zor, yoksa kalıp hizmet etmek mi? diye. Biz de soruyoruz kendimize aynı soruyu. Cevabı bildiğimiz halde devam ediyoruz hizmet etmeye. Ne acı...

Sahi, biz kime hizmet ediyoruz?

REJİ VE MÜZİK 

Aslı Öngören (Yazarın kızı), metaforlarla yüklü, manidar, insanı koltuğunda rahat oturtmamaya kararlı, gerçeklerin farkına varmamız için elinden geleni yapmışa benziyor. Metni amacına ulaştırmada başarılı olmuş. Selim'in dönüşüm geçirirken ki evresi yani Lütfü Usta tarafından önüne konan pişmiş eti deli gibi yerken, arkadan gelen köpek sesleri durumu çok iyi özetlemiş. Her tablonun sonunda, oyuncuların hareketsiz durup poz vermeleri ve sahneye sarı ışığın hakim olması eski fotoğrafların oluşumunu yerinde betimlemiş. Lütfü Usta'yı oyunda anlatıcı olarak kullanması hem şimdiye kadar olan olayları toparlamak için hem de içinde yaşadığı masalsı dünyadan çıkamayan, sanki bir hikaye anlatıyormuş hissi veren bir yapı kurmasını sağlamış.

Oyunda  "es" verilen kısımlar var. Bu da oyunun dinamizmini düşürüyor. Daha seri hareket edilebilseydi, oyun daha kısa ve akıcı olurdu. Oyunun orijinalinde müzik yokmuş. Fakat Aslı Öngören, yedi tane şarkı sözü yazmış ve bestelemesi için Çiğdem Erken'e vermiş. Sözler, oyunda anlatılmak istenen olaylara vurgular yapan ve dönemim şartlarını anlatan cinsten. Bu nedenle bu şarkıların oyunda ne işi var dedirtmedi bana. Çiğdem Erken'de çok güzel bestelemiş. Müzikler canlı bir şekilde çalınıyor. Bir keman ve org bu işi halletmeye yetiyor. Burçak Çöllü ve Doğa Başak'ın emeklerine sağlık. Bu arada radyodan gelen Türk Sanat Müziği şarkıları da dönemi ifade edebilmede başarılı.

DEKOR - KOSTÜM - IŞIK - EFEKT 

Dekor tasarımı Aysel Doğan'a ait. Çok başarılı buldum. Her şey çok gerçekçiydi. Tam bir mutfak havası yaratılmıştı. Hem de gerçek bir zengin mutfağı. Doğal gaz gerçekten yanıyordu, su gerçekten akıyordu. "Ne var bunda?" diyebilirsiniz fakat pek alışılagelmedik bir durum. Yer için özel döşemeler yapılmış. İlk defa bir oyunda sahnenin tahtalarını ve çıkarttığı gıcırtıları duymadım. Merdivenlerin çıkış kısmı gösteriliyor fakat sonunun nereye bağladığı belirsiz. Kerim Bey'in odasına çıktığını biliyoruz fakat oyun boyunca Kerim Bey'i görmüyor oluşumuz, merdivenin işlevini, "ulaşılmazlık" sembolü olarak iyi betimlemiş. Ayrıca merdivenin tersten çıkılır oluşu da ironiyi sağlamlaştırmış. Zaten epik-diyalektik tiyatro bu şekilde değilmidir...

Kostümler ise Nihal Kaplangı'ya ait. Karakterlerin, meslekleri nelerse, kıyafetlere bakıldığında anlaşılıyor. Burada dikkat çekmek istediğim bir husus Selim karakterinin başındaki "beyaz bere"si. Hrant Dink suikastinin sanığı Ogün Samast'ın başında bulunan beyaz bere o zamanlar çok tartışılmış ve bir sembol haline gelmişti. Selim karakteri de, Türk olmayan herkesten nefret eden ve Faşizm yanlısı oluşu, Ogün Samast ile özdeşleştirilmesi bakımından esaslı bir tutum olmuş.

Işık tasarımında daha önceden değindiğim fotoğraf oluşumu için sarı ışık kullanılması hoşuma gitti. Şarkılar esnasında her oyuncuya sahne ışığı verilmesi klasik ama yapılacak daha iyi bir şey yok. Gece olduğunda lambalar yanıyor. Ama dikkat etmeyenler, lambaların yandığını anlayamaz çünkü sahne çok aydınlık. Biraz loşluk olsun isterdim ki zaman kavramına varabilelim. Kemal Yiğitcan, benden yarım artı aldı. Efekt tasarımıyla ilgili ilk kez bu oyunda konuşuyorum. Köpek havlamaları, evin tepesinden geçen helikopter sesleri, radyodan gelen sesler oldukça başarılı. Gökçe Selim, iyi bir iş çıkartmış.

OYUNCULUKLAR

Murat Garipağaoğlu (Lütfü Usta), Şener Şen'in filmde canlandırdığı karakterin aynı hareketleri, jest ve mimikleriyle bende bir "kopya" oluşturma hissi verdi. Oyunculuğunu çok abartılı buldum. Özgün bir karakter yaratmasını beklerdim. Belli ki, kendisi de etkisinde kalmış. Irmak Örnek (Kız), her şeyiyle saflığın ve masumiyetin ifadesini çok güzel uygulamış yüzüne. Kusursuz oynadı diyebilirim. Genç bir yetenek geliyor... Özellikle ses tonu çok yerindeydi. Ozan Gözel (Seyfi) ve Selçuk Yüksek (Ahmet), görevlerini başarıyla yerlerine getirdiler. Birkaç defa isimleri yanlış söylediler ama o kadar olsun diyorum ve daha fazla uzatmıyorum. Ve Ali Mert Yavuzcan (Selim), geçirdiği dönüşümü, seyirciye de geçirdi. Hem çaresiz, korkak, uysal; hem de sert, katı ve cesur portresini harika yaratmış. Rolüne "cuk" diye oturmuş. Kendisini ve tüm ekibi tebrik eder, alkışlarının bol olmasını dilerim.

"ÜÇ MAYMUN" ŞARKISI (Söz: Aslı Öngören)

Dedim sana karışma sen


Ne olur sen karışmasan


Neme lazım adam sen de


Herkes kendi bacağından

-Kaza var!


-Yavaşlama! Başkaları uğraşsın!


-Kavga var! 


-Hiç bulaşma! Başına iş açarsın!


-Eylem var!


-Adam sen de! Haklı haksız karıştı!


-Grev var!


-Hani nerede? Bu işler bizi aştı!


-Yalan var!


-İnandım de! Kaldı mı soru soran?


-Gerçek var!


-Sen amin de! Mutlu mu şüphe duyan?


Ne gör! Ne işit! Ne söyle!


Sen yine soranlara insanım de!


Ne gör! Ne işit! Ne söyle!


Üç maymun var senin zihninde!

-Haksızlık var!


-Haklı da ne?


-Hastalık var!


-Şifa dile!


-Açlık var be!


-Zekat niye?


-Yoksulluk var!


-Allah vere!


Sömürü var!


-Sömür sen de!


Savaş var!


-Barış olsun diye!

Dünya battı, batacak! Sen misin kurtaracak?

Ne gör! Ne işit! Ne söyle!


Sen yine soranlara insanım de!


Ne gör! Ne işit! Ne söyle!


Üç maymun da senin zihninde!


Not: Oyun 140 dakika / 2 perdedir. 

Ayrıntılı bilgi için: http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Anasayfa.aspx


15-16 Haziran 1970 olayları: http://tr.wikipedia.org/wiki/15-16_Haziran_Olaylar%C4%B1


Filmi: http://www.youtube.com/watch?v=k50BozUu8UU


12 Mart 1971 Muhtırası: http://tr.wikipedia.org/wiki/12_Mart_Muht%C4%B1ras%C4%B1



OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR











FİLM VERSİYONU (1988)



VASIF ÖNGÖREN
(1938 - 1984)


EGE KÜÇÜKKİPER

25 Aralık 2012 Salı

Etik Olanın Sorgulandığı Oyun: "Toplu Hikayeler" (Kenter Tiyatrosu)





TOPLU HİKAYELER

Toplu Hikayeler, Türkiye’de ilk kez Kenter Tiyatrosu tarafından sergileniyor. 52 yıllık bir tiyatroya da bu yakışırdı. Her zaman, oynadığı oyunlarla hem farkını gösterebilmiş hem de gerçek bir sanat kurumunun nasıl olması gerektiğini bizlere öğretmiştir Kenterler. Daha önce duymadığım, (benim cahilliğimden kaynaklı bir durum) bir yazar olan Donald Marguiles, Pulitzer ödülü sahibi ve ülkemizde, “Dostlarla Akşam Yemeği” adlı oyunla tanındı. Bu değerli yazarı, geç keşfetmenin pişmanlığı içerisindeyim.

Oyun 6 tablodan oluşuyor. (Orijinal hali biraz daha uzun) Ruth Steiner adında, kısa hikayeler yazarak ün sağlamış, altmışlı yaşlarda bir profesör ile onun öğrencisi olan, yirmili yaşların sonunda, büyük bir hikaye yazarı olmak isteyen Lisa arasındaki ilişki anlatılıyor. Önce ikisi arasındaki hoca – öğrenci ilişkisini kavrıyoruz. Daha sonra Lisa, Ruth’un asistanı oluyor ve ona biraz daha yakınlaşıyor. Yakınlaştıkça onun hayatını daha iyi ve derinlemesine irdeliyor. Önemli bir hikayesi var Ruht’un gençlik günlerinden kalma. Lisa, gün gelip ilk yazdığı hikayesini bastırdığında, eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanıyor. Ruth artık meslektaşı diye hitap ediyor Lisa’ya. Aralarındaki bağ daha da kuvvetlenirken Lisa, her şeyi tepetaklak edecek bir şey yapıyor ve hocasının hikayesini biraz değiştirerek okurlarına sunuyor. Ruht, haklı olarak sinirleniyor ve aralarında ki dostluk bağını bir çırpıda koparıyor. Lisa, artık Ruth'un rakibi oluyor. Oyun, kafanızda bir soru işaretiyle bitiyor. Etik açıdan hangisinin haklı olduğunu bulmamız isteniyor. Sevmişimdir böyle oyunları. Çünkü doğrusu budur! Seyirci evine gittiğinde düşünmelidir.

Hikayenin sahibi olan kişiye hiçbir şey danışmadan, hikayeyi kendimizin-miş gibi gösterip, yazmaya cesaret edemeyenden alıp, onun sesi olmak mı? (Yani Lisa'nın yaptığı gibi.) Yoksa kişilik haklarına saygı duyarak, hikayeyi yayımlamaktan vazgeçmek mi? (Ruth'un istediği gibi.) Burası göreceli bir kısım. Benim düşünceme göre ikinci seçenek daha uygun düşüyor. Metin iyi bir şekilde kurgulanmış. Çoğu zaman soru – cevap ilkesine dayanıyor.  Bu da metni biraz basitleştiriyor. Oyunda yalınlıktan bahsediliyor fakat yalınlık, basitlik demek değildir. İki kişilik bir oyun olmasına rağmen seyirciyi sıkmayan, zaman zaman güldürüp zaman zaman hüzünlendiren "ortaya karışık" derler ya tam da o türden bir oyun Toplu Hikayeler. Ritmi iyi tutturan, dinamik, seyirciyi avucunun içine alan bir metinle, bir o kadar iyi yapılmış çeviri birleşince ortaya keyifle izlenebilen bir oyun çıkmış. 

Etik olanın sorgulandığı oyunda, resim, şiir, roman, hikaye, dostluk ve arkadaşlık temaları üzerinde durulmuş. Her yaştan insanın kendinden bir şeyler bulabileceği, kültür seviyesi son derece yüksek, insanı daima düşünmeye sevk eden, saf ve naif bir oyun. Özetle, herkesin bir hikayesi vardır. Önemli olan hikayenin kime ait olduğudur. Başkasına anlattığımız bir hikaye artık herkesin bilebileceği ortak bir hikayeye mi dönüşür? Ya da dönüşmeli midir? Peki ya hayal gücü? Neden var böyle bir kavram? Hazıra konmak her zaman daha kolaydır. 

REJİ - DEKOR - KOSTÜM - IŞIK

Kadriye Kenter oyunculuğunun yanı sıra yönetmenlikte de bir o kadar iyi. Oyundaki zaman geçişlerini, karakterlerin saç biçimi ve her tablonun sonunda hızlıca değiştirdikleri kostümlerle sağlayabilmiş. Fakat oyunda biraz fazla dolaşılıyor gibi geldi bana. Oyuncuları takip ederken konsantirasyonunuz bozuluyor ve  replikleri kaçırabiliyorsunuz. Dekor Osman Şengezer imzalı. Çok çok farklı bir dekor anlayışına sahip olmadığını düşünüyorum. Bir profesörün evinde sadece üç raf dolusu kitap olmaz, olmamalıdır!  Hele ki hikaye üzerine uzmanlaşmış bir profesör ise! Ayrıca bu kadar dağınık olan bir profesörün nasıl oluyor da kitaplığı düzgün kalabiliyor. (Dağınık olduğunu masasının üstünden, yerdeki çöplerden ve metinden anlıyoruz.) Yalnızlıktan sıkılan birinin, evinde onlarca çiçek beslemesi durumu iyi özetlemiş. Oyunda hikayelerin ve hikayeleri oluşturan cümlelerin yalın olmasından bahsediliyor. Dekor bu cümleye uyum sağlamış.

Ruth'un giydiği son kostüm hariç diğer bütün kostümler birbirinin aynısı. Yalnızca renkleri farklı. Yalnızlık ve monotonluk temalarına hizmet eden kostümler olmuş. Lisa ise dördüncü tablodan sonra bir dönüşüm geçiriyor ve bambaşka biri oluyor. Bu dönüşümde kostümün rolü büyük. Daha önceki tablolarda ise tam bir öğrenci havasında. Işık tasarımı Alev Topal'a ait. Tam ortada duran perdenin kapalı olmayışından dolayı cama yansıyan ışıklar seyircinin gözünün içine giriyor. Bu nasıl atlanmış doğrusu şaştım kaldım. Her tablo bitişinde sahne kararıyor. Sadece kütüphanedeki kitaplar, duvarda ki ünlü bir ressama ait tablo ve karşıdaki çiçekler aydınlıkta kalıyor. Önemli metaforların aydınlıkta bırakılması hoşuma gitti. Zaten o da olmasaydı oyun da hiçbir özel ışık kullanılmamış olacaktı. Son olarak konferans sahnesinde Lisa'nın konuşmasında kullanılan ışık son derece klasik ama tabloya uygun olmuş.  

OYUNCULUKLAR

Kenterler farkı bu olsa gerek. Kadriye Kenter adeta oyunculuk dersi veriyor. Ses tonunu her ritme göre ayarlaması beni çok etkiledi. Jest ve mimikleri durumu çok güzel anlatıyor. Hiç konuşmayıp sadece mimikleriyle oynasa yine aynı zevki alırsınız. Tiyatro bölümünde okuyan öğrencilerin böylesine usta oyuncuların sahne performanslarını izlemesi gerektiğini düşünüyorum. Defne Halman ise, heyecanlı, panik atak bir ruh halini çok iyi betimlemiş. Hareketleri, sesinin cılızlığı tam bir çömez havasında. Oyun ilerledikçe daha sakin, kendinden emin, ses tonu kalına yakın ve vakur bir halde çıkıyor karşımıza. Yadırgatmıyor kendini. Karakter arası geçiş uyumu harika olmuş. Bu yaşta bu oyunculuk bana helal olsun dedirtti. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını ve oyunun uzun ömürlü olmasını dilerim.

Son cümle: "Çıkarken çöpü at, torba akıyor."

Not: Oyun 90 dakika / Tek perdedir. 
Ayrıntılı bilgi için: http://www.kentertiyatrosu.org/


OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR











DONALD MARGUİLES
(1954 -     )


EGE KÜÇÜKKİPER

21 Aralık 2012 Cuma

Bir Direnişin Öyküsü: "Antigone" (İstanbul DT)




ANTİGONE


Oyunu izledikten sonra ilk işim metni temin etmek oldu. Metni okuduktan sonra yazmanın daha verimli olacağını düşündüm. Antigone, eski bir Yunan tragedyası. Sophokles'in "Thebai Üçlemesi"nden biri ve dünya edebiyatının "ilk direniş" örneği sayılmakta. Antigone, Sophokles'in haricinde Jean Anouilh tarafından da kaleme alınmış ve yıllardır çeşitli kurumlarda sahnelenen, güncelliğini yitirmemiş bir öykü...

Oyun başlamadan önce, Antigone'nin geçmişine dair bir takım bilgiler veriliyor. Ben de burada o bilgileri vermek istedim ki daha iyi anlaşılsın. Oidipus ve Iokaste'ın iki oğlu, iki de kızı vardır. Antigone bu kızlardan biridir. Öidipus, babasını öldürür ve katil olur. (Öldürdüğü kişinin babası olduğunu bilmeden) Daha sonra evlendiği kişi yani Iokaste ise öz annesidir. (Öz annesi olduğunu bilmeden evlenmiştir) Bu gerçeğin anlaşılmasıyla birlikte Öidipus, gözlerini oyar ve kör bırakır kendini... Iokaste ise kendini asarak yaşamına son verir... Doğal olarak taht boş kalmıştır ve Öidpus'un oğullarından biri geçecektir bu tahta. Kardeşler arasında çıkan taht kavgası Polüneikes, kardeşi Etiokles tarafından sürülmesiyle son bulur. Polüneikes ise artık kendi yurdu olan Thebai'ye karşı savaş açmıştır. Bu savaşta iki kardeş birbirini öldürür ve taht Öidipus'un kardeşi Kral Kreon'a geçer.

Şimdi oyunun başladığı yere gelelim... Antigone ve kız kardeşi İsmene'yi, ağabeylerinin ölüleri başında ağlarken görürüz. Kreon bir yasa çıkarmıştır kendince. Etiokles, dini törenlere uygun bir şekilde toprağa gömülecektir fakat Polüneikes ise kendi vatanına savaş açtığı için, bedeni asla toprak yüzü görmeyecek ve köpeklerin, kartalların leşi olacaktır. Antigone isyan eder bu duruma. Kreon'un yasağına rağmen gömmek ister ağabeyini. İsmene ise cesaret edemez buna... Antigone dediğini yapar ve ağabeyini gömer. Gömerken bir haberciye yakalanır ve Kreon'un huzuruna getirilir. Cezası ölüm olacaktır Antigone'nin. Yer altında bir mahzende tutulacaktır bundan sonra.

Bu duruma engel olabilecek tek kişi vardır o da Kreon'un oğlu Haimon... Aşıktır çünkü Antigone'ye... Antigone'de ona... Babasıyla karşı karşıya gelir Haimon. Fakat ikna edemez babasını Antigone'yi kurtarmak için. Thebai'de yıllardan beri süregelen kehanetlerin habercisi Kör Kahin beliriverir sahnede. Uyarır Kreon'u, başına daha büyük felaketlerin geleceğini söyler fakat Kreon dinlemez. Antigone, mahzende asmıştır kendini. Haberi alan Haimon ise kapatmıştır kendini aynı mahzene. Kreon, haber alır almaz gider oğlunun yanına ve onunda ölümüne sebep olur. Haimon'un, elinde tuttuğu bıçağı, babası elinden alırken, Haimon, çeker babasını üzerine ve saplar bıçağı yüreğine... Bununla da kalmaz felaketler. Kreon'un karısı da, oğlunun ölüm haberini alınca dayanamaz acısına ve kıyar canına. Kreon, yaptıklarından çok pişmandır fakat iş işten geçmiştir...

İktidarı ele geçirmek adına savaşa tutuşup, birbirini öldüren iki kardeşten birinin gömülmesine devlet otoritesinin izin vermemesi nasıl bir toplumsal travmaya yol açar?

Güçlüler, iktidar sahipleri ne adına ve niçin yasa koyarlar?
Bu yasalar, toplumun gene çıkarları için midir yoksa sadece güç ve para sahiplerinin işine gelen yasalar mıdır?
Sadece aileyi ya da bir aşireti ilgilendiren çok özel durumlar için de yasa koymak doğru mudur?
Ölen bir yakınına, nasıl bir cenaze töreni yapılmasına devlet mi karar vermelidir yoksa aile bireyleri mi?

Tüm bu soruların yanıtları Antigone'de...

REJİ

Oyunu, Kenan Işık yönetmiş. Günümüzü anlatmayan oyunları güncelleştirmeye çalışmak aslında oyunun dokusunu bozuyor. Yahu biz bir tragedya izliyoruz. Kreon'un konuşmasını barkovizyonda göstermenin anlamı ne? Herkes gayet güzel konuşurken, araya görüntülerin girmesi bana göre inandırıcılığı yitirmiş. Tiyatroda bant kayıt yapılmaması taraftarıyım. Oyunda kalabalık bir kadro var. Yarısı koro amacına hizmet ediyor. Koro başı, (Suna Selen) lafını söyleyip, söyleyip en ön sıradaki seyircilerden birinin yanına oturuyor. Tekrar lafı geldiğinde ayağa kalkıyor, yüzünü seyirciye dönüyor ve konuşuyor. Allahtan benim seyrettiğim salonda balkon yoktu!

Oyunun başlangıcında, yazımın başında yazdığım gibi bizim, oyunu daha iyi anlamamızı sağlayan bilgiler, kayan yazı sistemiyle sahnenin altından başlayarak üstüne doğru ağır ağır akıyor. Tomris İncer o buğulu sesiyle olayları anlatıyor bizlere... Burada da bir barkovizyon olayı var fakat beni hiç rahatsız etmedi. Yazılar, dekorla birleşince sanki "toprağın altından çıktı bu hikaye" izlenimi verdi bana ve çok hoşuma gitti. Demek doğru kullanıldığında amacına ulaşabiliyormuş.

DEKOR - KOSTÜM - IŞIK - MAKYAJ

Dekoru Elena İvanova yapmış. Yerde duran 3-4 tane kocaman Yunan kafası (Tahminime göre bu kafalar oyunda sıkça adı geçen ve oyunun yazarı Sophokles - Hades - Zeus) metnin daha da kuvvetli olmasını ve algının geniş tutulmasını sağlamış. Tam ortadan bir yol iniyor sahneye doğru. Fazla gıcırdıyor ama oyuna kendinizi kaptırırsanız duymuyorsunuz. Bir de sandalye var oyunda. Patronların oturduğu, tekerlekli, dönen cinsten. Bu detayda güncellik için yapılmışa benziyor. O kadar tarih kokan bir dekorda, böylesine bir sandalyenin oluşu beni şaşırttı.

Yunan kafaları demişken, burayla bağlantılı bir şekilde ışık tasarımına geçmek istiyorum. Işıklar kafaların içerisine yerleştirilmiş. Kan döküldüğünde kırmızı oluyorlar. Gerçekte kan görmeden, sahnenin kana bulandığı güzel ifade edilmiş. Önder Arık'ı tebrik ederim... Kostüm ise yine güncelliği yakalamak için olmadık işlere kalkışmış. Elena İvanova dekorda başarılı ama kostümlerin bir kısmı olmamış. Çoğu insanın altında kot pantolon var. Açıkçası ben çok yadırgadım. Giysilerin üst kısımlarını başarılı buldum. Toprak bulaşmıştı herkesin üzerine. Aksesuar ve makyajla ilgili de bir iki kelam etmek gerekirse, Kör Kahin'in makyajı çok başarılıydı ve elinde tuttuğu kartal ölüsü, hikayede anlatılanları pekiştirir nitelikteydi. Kılıcın yere saplanıp kalması ise güç ve iktidarın, sıkışıp kalmış durumunu betimlemede oldukça iyi.

OYUNCULUKLAR 

Dediğim gibi kadro kalabalık. Teker teker isimleri saymak zor fakat başroller için bir şey demeden geçemeyeceğim. Ali Sürmeli, Kör Kahin'i çok güzel canlandırmış. Sesi, çaresizliğini, iyimserliğini ve yaşlılığını seyirciye geçirebiliyor. Fakat çok az rolü var. Suna Selen, korobaşı rolünde üzerine düşen görevi yapmış ve iyi bir koordinasyon sağlamış. Onun da rolü çok azdı. Yıllarını tiyatroya vermiş bu iki dev isme haksızlık edildiğini düşünüyorum. Antigone rolünü oynayan, genç yaşına rağmen oldukça başarılı bulduğum Taises Farzan'ı (adını öğrenince ben de şaşırdım) kutlarım ve başka oyunlarda seyretmek isterim. Sevgilisi Haimon ise karakterine bürünerek, sanki oynamıyor da yaşıyor gibiydi... Ve Atilla Olgaç, (Kreon) oyunu başından sonuna götüren, her duygusunda farklı bir ses tonu geliştiren, işte oyuncu budur dedirten, ruh halini çöküntüye uğratıp, izlerken, bir savaştaymışsınız da, seyirci olarak, siz kazanmışsınız izlenimini veren gerçek bir tiyatro sanatçısı...

SON SÖZ

Emeği geçen herkesi yürekten kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Güncelleştirilmesine rağmen son derece etkileyici ve inandırıcı bir hikaye Antigone... Tragedya olduğunu sanıp, oyunun ağır geçtiğini düşünmeyin. Nasıl bittiğini anlamıyorsunuz bile. Özet olarak Antigone, "İnsan devlet için değil, devlet insan için vardır" tartışmasına 2500 yıl öncesinden gelen bir yanıt. Bu oyunu, 400 haftadır her Cumartesi toplanan "Cumartesi Anneleri"ne ithaf ediyorum. Onlar bu ülkenin Antigone'leri...


CUMARTESİ ANNELERİ














Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995'den bu yana her Cumartesi günü Galatasaray Meydanında oturma eylemleri düzenleyerek, gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur. Arjantin'de cunta yönetiminin zorla yok ettiği çocuklarını bulmak için Plaza Del Mayo meydanında toplanan annelerden esinlenen gruba katılanların sayısı zaman geçtikçe binleri bulmuştur. 13 Mart 1999'da polisin sert müdahaleleri nedeniyle oturma eylemlerine ara veren grup, 31 Ocak 2009'da yeniden biraraya gelmeye başladı. Kasım 2012 itibariyle 400. buluşmalarını gerçekleştiren ailelerin başlıca talepleri kayıpların devlet arşivlerinde kayıtlı akıbetlerinin açıklanması, faillerin yargılanması, Türk Ceza Kanunu'nda zorla kaybetme suçunun insanlığa karşı suç kapsamında zaman aşımına uğramayacak şekilde düzenlenmesi ve Türkiye'nin Birleşmiş Milletler Gözaltında Kayıplar Sözleşmesi'ni imzalamasıdır.

Not: Oyun 100 dakika / Tek perdedir.  Oyun başında kuru - sıkı silah patlamaktadır. 

Detaylı bilgi için: http://www.devtiyatro.gov.tr/




OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR








SOPHOKLES
(İ.Ö 496 - 406) 


EGE KÜÇÜKKİPER

13 Aralık 2012 Perşembe

Gerçek Bir Hikaye: "Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını" (İstanbul DT)



AŞKIMIZ AKSARAY'IN EN BÜYÜK YANGINI

Devlet Tiyatroları, 8 Temmuz 2012'de kaybettiğimiz, Türk Tiyatrosunun en önemli yazarlarından Güngör Dilmen'in bu müzikli oyununu içerisinde bulunduğumuz sezonda (2012-2013) repertuarına kattı. Ustayı unutmadı ve saygısını dile getirdi. Ben de bu oyun vasıtasıyla saygılarımı belirtmek ve kendisinden biraz bahsetmek istiyorum. Güngör Dilmen denince akla gelen ilk oyun, yıllardır Kenter Tiyatrosunda bir başka usta olan Yıldız Kenter'in oynadığı "Ben Anadolu" adlı oyundur. "Midas'ın Kulakları"ve "Deli Dumrul"u da unutmamak gerek tabii. Umarım bu oyununda ömrü uzun ve seyircisi bol olur. Güngör Dilmen'de, bıraktığı birbirinden değerli eserleriyle yaşamaya devam eder... 

Bir anlatıcı vasıtasıyla açılan, gelişen ve biten oyun, 19. yüzyıl sonlarında geçiyor. Aksaray'da eski bir konağa yerleşen Mahitap hatunla, orada oturan Artin adlı bir Yahudinin, aşkları konu ediliyor. Artin, müzisyenlikle geçimini sağlayan ve utangaçlığından dolayı sevdiği kadına (Mahitap hatun) açılamayan biri. Bu nedenle tanıdığı bir büyüğü yardımıyla hallediyor işini.  Firuz Bey adındaki bu büyük, ikisinin arasını yapıyor yapmasına ama iyi mi yapıyor? Başlarda iyi giden evlilik, sonraları bozuluyor ve bir yangınla sonuçlanıyor. Yangını çıkaransa Mahitap hatun. Hem de kendi canını hiçe sayarak. Bir de görevleri, yangını söndürmek olan tulumbacılar (şimdinin itfaiyesi) var oyunda. Ama bu yangın kolay söndürülebilecek cinsten değil. 

Sünnet olmadan evlenemeyeceğini anlayan Artin, çaresiz oluyor sünnetini. Dinler arası farklılıklar insanların görüşleriyle vurgulanmış. Kahvehane sahnelerinde ise gazeteler okunuyor, haberler tartışılıyor. Bu tarafıyla, gündeme dair göndermelerde bulunuluyor. Oyun, bir nevi güncelliğini yakalayarak, insanı daha içine çekiyor ve düşünmeye sevk ediyor. Oyunun sonunda anlatıcı, (Macit Sonkan) tüm bu yaşananların, gerçek bir hikaye olduğunu söylüyor. Fakat Aksaray'da çıkan yangının nedeni bilinmiyor. Yazar ise aşktan çıktığını varsaymış ve bize böyle sunmayı uygun görmüş. Kim bilir belki bir doğruluk payı vardır.

REJİ - DEKOR - KOSTÜM - MÜZİK VE OYUNCULUKLAR

Faik Ertener iyi bir kurgu yapmış. Fakat oyunda bazı boş sahneler var. Kırpma yapılması, oyunu daha verimli kılıp, izleyiciyi kendine daha çok bağlardı diye düşünüyorum. Tulumbacıların kendi aralarında konuşma sahneleri gereğinden fazla uzatılmış ve biraz sıkmış. Konuştukları, oyunun bütünlüğüne de uymuyor zaten. Müzikli bir oyun oluşu ise dinamizm katarak, hoşluk yaratmış. Şarkıların sözleri oyunu özetler nitelikte yazılmış. Cem İdiz iyi bir iş çıkarmış. Dekor tasarım Osman Şengezer imzalı. 19. yüzyıl sonlarındaki cumbalı evleri ve o dönemin sokakları iyi betimlenmiş. Dekor değişiminin olmaması dikkat kaybını önlüyor. Aksesuarlar da bize o atmosferi yansıtıyor. Ayrıca afiş tasarımını da çok beğendim. Devlet Tiyatroları her sezon ayrı bir afiş konseptiyle karşımıza çıkıyor.

Kostümler adeta konuşuyor. Kadınların kostümleri hemen hemen aynı, yalnızca renkleri farklı. Tulumbacılar da bir örnek giyinmiş fakat tulumbacıların başı olan kişinin kostümü farklı bir renk olsaydı daha iyi bir fark yaratılabilirdi. Erkeklerin ise takım elbiseli ve fesli oluşu, dönem yaratımına yardımcı olmuş durumda. Çok farklı bir koreograf yok. Oyunculuğuyla öne çıkan, diğer oyunculardan farklı bir yere konumlandırılan bir oyuncu yok. Herkes rolünü güzel ve keyif alarak oynuyor. Teker teker isimlerini yazamayacağım kadar kalabalık bir kadro söz konusu. Başrollerde Turan Günay, Demet İyigün, Macit Sonkan, Ergun Akvuran ve Ayşe Tunaboylu boy gösteriyor. 

TARİHİ AKSARAY YANGINLARI

İlki 1855 yılında 748 binanın yanmasıyla oluşan tarihi Aksaray yangınları, ikincisini 1873'te, 186 binanın yanışıyla, üçüncüsünü 1880'de, 67 binanın kül oluşuyla, dördüncüsünü 1890'da  200 bina ile en son 1911'de 2400 binayla büyük çapta beş kez yanmıştır. Usta yazar Güngör Dilmen'e, bu yangınlar ilham kaynağı olmuştur. İstanbul'un eski tarihini öğrenmek ve bu aşkın yangınına tanıklık etmek isteyen herkes bu oyunu görmeli. Emeği geçenleri kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. 

Güngör Dilmen'e saygıyla...

Not: Oyunda sis kullanılmaktadır. Oyun süresi 110 dakika / 2 perdedir.

Devlet tiyatroları resmi web sitesi: http://www.devtiyatro.gov.tr/




OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR









TULUMBACILAR



GÜNGÖR DİLMEN
(1930 - 2012)


EGE KÜÇÜKKİPER

12 Aralık 2012 Çarşamba

Bir Moliere Uyarlaması: "Bezirgan" (Tartuffe - İHT)




BEZİRGAN (TARTUFFE)


Fransız yazar, komedi ustası Moliere'in en ünlü yapıtlarından "Tartuffe", İstanbul Halk Tiyatrosu tarafından "Bezirgan" ismini alarak sahneye konulmuş. Oyun barındırdığı konu bütünlüğü açısından bu ismi almaya çok uygun. Oyundan bahsetmeden önce Moliere'den biraz daha söz etmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Moliere'in "Kibarlık Budalası" adlı eseri Tiyatro Kedi tarafından dört, "Cimri" adlı eseri ise Kenterler tarafından üç sezon boyunca kapalı gişe oynadı. Tartuffe ise önceki yıllarda hem Devlet Tiyatrosu hem de Şehir Tiyatrosunda yıllarca tiyatroseverlerle buluştu. Ülke insanımız, Fransız komedilerine aşina hale gelip, iyi bir Moliere seyircisi oldu anlayacağınız. Ben de bu oyunların hepsini seyretme fırsatı bulduğum için kendimi şanslı hissediyorum.

Konusuna değinecek olursak; Zikret adında dini bütün bir kişilik,(Orijinal metinde Orion) takmış kafayı bir dindara. (Bezirgan yani Tartuffe) Bu sözde dindar, benim dünya nimetlerinde gözüm yok, paraya pula elimi sürmem, dediklerimi yaparsanız siz de mutlu ve huzurlu bir dünyaya ulaşırsınız düşüncesiyle her türlü sahtekarlığı yapıyor. Hatta ona tek inanan Zikret'in evini üzerine geçirip, bir de karısına göz dikiyor. Zikret'in bir oğlu bir de kızı var. Kızı, bir genci seviyor. Fakat Zikret, kızının dini bütün biriyle evlenmesini istediği için Bezirgan Efendiyi kestiriyor gözüne. Bezirgan'ın aslında sahtekar biri olduğu herkes tarafından biliniyor fakat bu hiçbir şeyi değiştirmeye yetmiyor. Bezirgan'ın gerçek yüzünü Zikret'e gösterebilmek için planlar yapan Elmire (Zikret'in karısı), ona kurlar yaparak tuzağa düşürmeye, ağzından laf almaya çalışıyor. Başarıyla işleyen plan sayesinde nihayet kulu kölesi olduğu Bezirgan'ın öteki yüzünü görüyor Zikret. Böylece kendisiyle, o arasında bir iç savaşa giriyor. Aynı zamanda bizleri de o savaşa sokuyor...

Oyun 17. yüzyıl'da yazılmasına rağmen günümüzü anlattığına yemin edebilirim. Böyle durumlarla karşılaştığımda üzülsem mi yoksa sevinsem mi bilemiyorum. O dönemden bu döneme, özellikle din konusunda gram ilerleme yok hiçbir kültürde. Metin, içinde bulunduğu dönemin din ve ahlak anlayışına göndermelerde bulunuyor. Zaten 1669'da kilise ve bazı dindar gruplarca oyunun sahnelenmesi yasaklanmış. Şimdi Moliere'in neden dünya çapında bir oyun yazarı olduğunu daha iyi anlıyorum. (Aynı zamanda kendisi oyuncudur.) Oyunda, en etkili yol olan güldürürken düşündürmek temel amaç olarak seçilmiş.

REJİ

Yönetmen Yıldıray Şahinler, Zikret hariç bütün karakterleri maskeyle oynatmış. Oyuncular, arada bir maskelerini çıkartıp bir kaç dakikalığına yüzlerini seyirciye gösteriyorlar. Bezirgan'a inanmayan, onun sahtekar olduğunu, din ile hiçbir bağı olmadığını bilen insanlar, yüzlerinde maske olmasına rağmen görüyorlar onun gerçek yüzünü. Zikret ise maskesiz burnunun ucunu dahi göremiyor. Bu zıtlığın maske ile gösterilmesi yerinde bir karar olmuş. Bezirgan Efendi rolünde, yarı insan boyunda bir kukla karşılıyor bizi. Zikret'i ve Bezirgan Efendiyi aynı kişi oynuyor oyunda. (Cem Davran) Zikret'in koluna ve kostümüne yapışık halde duruyor kukla ve Zikret sayesinde hareket ettiriliyor. Bu düzenleme, oyunda esas verilmek istenen mesaja hizmet etmekte oldukça başarılı. "Aslında sen, bensin" demek istiyor Bezirgan, Zikret'e. Bu cümle duyulur duyulmaz, sahnenin arkasından başka bir Bezirgan kuklası beliriyor. Esas Bezirgan'ı görüyoruz biz seyirciler. Final için çarpıcı bir son olduğunu düşünüyorum.

Evin hizmetçisi de bir erkeğe (Bahtiyar Engin) oynatılmış. İşin içerisine biraz daha mizah unsuru katılmış ve oyunun sonuna kadar erkek olduğunun anlaşılmaması sağlanmış. Bu arada Orijinal metinde Orion'un Zikret ismine çevrilmesi de çok akıllıca ve manidar. Zikret deyince aklıma "zikir" geliyor. Din ile ilgili bir isim oluşu ironiyi daha da sağlamlaştırmış. Bezirgan'ın kukla olarak oynatılması, din hükmü verebilen her kişinin, (bir sahtekar olsa bile) ona inanan insanları tıpkı bir kukla gibi elinde oynatabileceğinin kanıtını başarıyla vurgulamış Yıldıray Şahinler.

DEKOR - KOSTÜM - IŞIK

Dekor tasarımı Barış Dinçel'e ait. Sahneye baktığınız zaman döneme ait 17. yüzyıl atmosferini ve burada dindar bir kişiliğin oturduğunu anlıyorsunuz. Aksesuarlar bunu anlatmakta fazlasıyla yardımcı olmuş durumda. İki yandan gelen merdivenler, tam karşıda bir duvar ve bu duvarla bütünleşmiş, açılana kadar ne olduğu anlaşılmayan bir sürü pencere. Pencereler yardımıyla, herkesi dinleyen ve gözeleyen hizmetçinin bir türlü yakalanmayışı, pencerelerin belirsizliğiyle uyum sağlamış. Ortada duran uzu dikdörtgen masa ise kilise havasını yaratmış.

Kostümler oyunu zenginleştiren bir başka öğe. Zikret'in kostümüne bakmamız, onun bir din adamı olduğunu anlamamıza yetiyor. Tek parça olan boyundan düğmeli, yere kadar uzanan bir kıyafet ve başında takkeye benzer şapkasıyla karakterini vurguluyor. Zikret'in annesi ise seksen küsür yaşlarında ama hala şıkır şıkır giyinen bir kadın. Diğer oyuncuların kostümleri de amacına uygun bir şekilde hazırlanmış. Işık ile ilgili pek bir şey söyleyemeyeceğim. Çünkü oyunda özel bir aydınlatma göremedim.

OYUNCULUKLAR

Cem Davran harikalar yaratmış diyebilirim. Oynadığı her oyunda olduğu gibi bu oyunda da beni yanıltmadı. İki karakteri oynamasına rağmen -hem de kolunda koca bir kuklayla- birbirine karıştırmadan, farklı ses tonları ve mimiklerle çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Şebnem Bozoklu (Elmire), beni, kendine bağlamayı başardı. Bu kadar iyi bir oyunculuk beklemiyordum açıkçası. Oyuncuların hepsi o kadar eğleniyorlar ki, bu seyirciye de yansıyor. Bahtiyar Engin'in (Delile - hizmetçi), afişte fotoğrafını görmesem kadın sanırdım. Ses tonu, ellerini ve vücudunu hareket ettirişi çok başarılı. Erkan Can da kadın rolünde izleyenleri büyülüyor. Hele ki seksen küsür yaşındaki bir kadını oynamak bence daha büyük bir başarı. Oyunun açılış ve kapanış kısımlarında var. Daha fazla rolü olsaydı belki daha iyi olabilirdi. Yine de orijinal metne sadık kalınması taraftarıyım. Tabi ki en büyük oyunculuk kuklaya ait. Faruk Akgören, Aytek Önal, Selin Yeninci, Ali İl ve Selim Can Yalçın üzerlerine düşen görevleri fazlasıyla yapmışlar.

Oyunda emeği geçen herkesi can-ı yürekten kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Siz de gidin, görün ve kendiniz ile dininiz arasında bir hesaplaşmaya girin. Ben ne kadar dindarım? Sahtekar olacak kadar mı?.

Not: Oyun 110 dakika / 2 perde. 
İstanbul Halk Tiyatrosu resmi web sitesi: http://www.istanbulhalktiyatrosu.com/


OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR





19. Yüzyıl'a ait bir Tartuffe kostümü.





MOLİERE
(1622 - 1673)



EGE KÜÇÜKKİPER