6 Mayıs 2014 Salı

İki Kadın, Bir Adam ve Akıp Giden Yaşam: “Nehir” (Ankara DT)




NEHİR

Gülşen Karakadıoğlu’nun yazıp, Vacide Öksüzcü’nün yönettiği “Nehir”, geçen sezonun (2012-13) sonunda prömiyer yapmış. Nehir, bu sezon Ankara Devlet Tiyatrosu’nda izlediğim on dördüncü oyun. İki gün içerisinde seyredeceğim üç oyunum daha var. Yani Ankara DT’nun repertuarının yüzde doksanlık bir bölümünü incelemiş durumdayım. Şimdiye kadar kötü bir oyuna rastlamadım. Bu oyunu görmeyi pek düşünmüyordum fakat Ankara DT’nun müdavimleri, “mutlaka git, sonunda şoke olacaksın!” dediler. Genelde başkasının ısrarıyla hareket etmem (hele konu tiyatro ise) ama uzun bir süre Türkiye’de olamayacağım için ve sonradan pişmanlık duymamak adına sahnenin yolunu tuttum…

Metinde geçen ve aynı zamanda oyunu özetler nitelikte olan bir repliği, içeriği olumsuz olmasına rağmen önemli buldum. Ben bu repliği kendi düşüncelerim doğrultusunda olumlu hale getirip, oyunun ben de bıraktığı etkiyi tek cümleyle ifade etmek istedim. Ve ortaya şu tanımlama çıktı: Nehir, ruhumdan silip temizleyemediğim, etkisinden hiçte kolay kurtulamadığım bir oyun.” (Eğer kendi anlamında bıraksaydım, bu iyi oyuna haksızlık etmiş olurdum)

Gülşen Karakadıoğlu: 1969-74 yılları arasında DTFC Tiyatro Bölümü’nde “Tiyatro Bilimi ve Dramaturji” lisan eğitimi aldı. 1976’da Ankara Deneme Sahnesi’nde dramaturgluk, yazarlık, yönetmenlik, Başkan Yardımcılığı ve Başkanlık yaptı. 1977’de Devlet Tiyatroları’nın Başdramaturgu olduç Daha sonra Yazko Somut Gazetesinin “Ankara temsilciliği”ni, AST’nun “Dramaturji ve Halkla İlişkiler sorumluluğu”nu, Berlin Kültür Senatörlüğü’nün çağrısıyla Berlin Tiyatro Topluluğu’nun “Dramaturg ve Sanat Yönetmenliği”ni, Devlet Tiyatroları’nın “Basın Halkla İlişkiler uzmanlığı”nı, yine DT, Opera ve Balesi’nin “Güzel Sanatlar Kütüphaneler ve Yayınlar Genel Müdürlükleri'nin müsteşar yardımcılığı"nı üstlendi.

1997’de Radikal gazetesinde kültür-sanat üzerine haftalık köşe yazıları yazdı. 1999-2003 yıllarında Akademi İstanbul’da “Sanat Kurumları Yönetimi”, “Tiyatro Tarihi” ve “Metin İncelemesi” dersleri verdi. Üç yıl TEB Başkanlığı, dört yıl da kurumun Ankara temsilciliği görevini sürdürdü. Ayrıca TRT’de “Tiyatro ve Kitap program yazarlığı ve danışmanlığı” ile Ankara Remzi Kitabevi yöneticiliği vazifelerinde bulundu. 2009-12 yılları arasında Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde, 2011-12 yılları arasında da Sadri Alışık Sanat Akademisi’nde “Tiyatro Tarihi”, “Tiyatro Düşüncesi” ve “Dramaturji” dersleri verdi. Çeşitli ödül kurumlarında jüri üyeliği, çeşitli tiyatro festivallerinde ise danışmanlık yaptı. 

Bu sezon Oyun Atölyesi de “Nehir” adlı bir oyun sergiledi. Seyretme fırsatım olmadı fakat konusundan ve oyuncularından haberdarım. Yazımın başlığını koyduktan sonra farkettim ki başlık, Oyun Atölyesi’nin Nehir’ini de çağrıştırıyor. Bu nedenle, onu da izleme isteğim uyandı fakat sanırım geç kaldım. Neyse biz ADT’nun Nehir’ine dönelim. Oyun, ekseriyetle Oda Tiyatrosu’nda oynuyor ama ben Küçük Tiyatro’da izledim. Oyunu izleyene kadar ki düşüncem, Oda Tiyatrosu için tasarlanan dekorun, Küçük Tiyatro’ya nasıl dizayn edileceği idi. Korktuğum başıma gelmedi. Ufak tefek eklemelerle dekor kotarılmıştı. Tabii bunda en büyük pay Seyhan Kırca’nın… (Dekor tasarımını daha sonra ayrıntılı olarak yazacağım)

Oyun, 12 Eylül 1980 darbesinin ekseninde geçmişi sorgulayarak, bireyin bugünü arama ve anlamlandırma çabasını konu ediniyor. Yazarın da dediği gibi, geçmişteki kırılma noktalarıyla yüzleşip, bugün üzerinde düşünmeye bir zemin hazırlıyor. Devlet - birey ilişkisini gözden geçirerek, dönemin polisleri ve hekimlerini mercek altına alıyor. Aynı zamanda kişilik hakları, kadın(lık) sorunları ve erkeğin ayrıcalıklı konumunu gözler önüne seriyor. Dostluk, sevgi ve aşk üçgeninde yoğunlaşarak, kişinin beslendiği duyguların varlığı ile yokluğunun sonuçlarına ışık tutuyor. Nehir, konusu itibariyle çok katmanlı ve derinliği olan bir metin. Günümüzde, klasik eserlerin haricinde bu faktörleri bulmak zor. (En azından ben bulamıyorum)

Yaşım itibariyle 1980 darbesini yaşamadım (iyi ki) fakat sahnede herhangi bir şiddet unsuru olmamasına rağmen, salt diyaloglar halinde ilerleyen metin ve oyunculuklar bana gerçekçi bir şekilde “yaşanmışlık duygusu”nu verebildi. Metinde diyaloglar önemli bir yere ve göreve sahip. Önemi, izleyiciyi sürekli merak içinde diri tutup, beklenmedik bir şekilde hikayeyi sonlandırması, görevi ise verebildiği duygunun dışına çıkıp, olayları “belgesel” formundan sıyırarak, doğallığı yakalayan bir ahenkle sunması. Ben bu ahenge “iz” diyorum. Her diyalog kişide biz iz bırakır cinsten. Gülşen Karakadıoğlu’nun yazdığı bir oyunu ilk kez izledim. Bir başka oyununu da izlemek ister(d)im…

Metin, episodlar halinde ve her episod, yeniden başlayan bir oyunun, tam bitti derken yeniden doğan bir umudun habercisi gibi. Evet, umut “vaadini” her episodun başlangıcında buldum. Yazarın bu vaadine inanarak, oyunu sonuna kadar seyrettim. Sonunda bütün vaadlerin, sadece oyunu seyrettirebilme amacı taşıdığını anladım. İçimi bir hüzün kapladı ve salondan mutsuz ayrıldım. Yaşlı kadının dediği gibi: “Onu benden alıp götürdüler ve ben hiçbir şey yapamadım…” (Benden çalınan umdumdu) Bu cümleden farklı anlamlar çıkararak, günümüz Türkiye’sine bir gönderme yapmak mümkün. Çünkü oyun ne yazık ki hala güncelliğini koruyor. Tek farkla. Artık “asker” devleti yerine “polis” devleti var. (Gerçi oyunda da polis daha ağırlıkta)

Bazıları gibi tablo saymak adetim değildir. Metnin kaç tablodan oluştuğunu bilmek bana da size de hiçbir şey katmaz. Fakat her tablonun kendi içinde yansıttığı ve bir sonraki tablo ile olan bağı, yazımın da, eserin de oluşumuna destek verir. O halde sadece başlık adı altında bahsettiğim, tema ve alt temalara daha detaylı bakalım…
   
Oyun iki kadın karakterden mütevellit. Birinin adı yok, diğerinin ki takma. Biri genç, diğeri yaşlı. Yazar, farklı yaşlarda iki kadını aynı evde birleştirerek, yaşananlara, özelde iki kadının, genelde ise tüm kadınların objektifinden bakmış. Jenerasyon farkını baz alarak, işkencelerin ve tahribatların, gençlerde, özgüven eksikliği, korku, bunalım, çaresizlik gibi sorunlara yol açtığını (genç kadının ev arkadaşı araması buna bir örnek), yaşlılar da ise bu tür etkilerin daha onulur yaralar bıraktığını dile getirmiş. Bu sorunları sadece darbe döneminde yaşananlarla sınırlı tutmayıp, olayı, seyircinin sahnede görmediği, ancak telefon vasıtasıyla tanıdığı “ekselans” adlı bir erkekle örmüş. Zaten yaşlı kadının isimsizliği ile genç kadının takma ad kullanması da burada anlam kazanmış. Kadın-erkek eşitsizliğine, kadının toplumdaki yerine, ruhsal ve cinsel durumuna parmak basarak, kadının “HER devirde kadın” olduğu vurgulanmış.

Bkz. Ekselans: Bakanlık ve elçilikten başlayarak, Cumhurbaşkanlığına kadar yükselen, yüksek makam sahibi kişilere verilen ‘şeref’ ünvanı.” 

Genç kadının takma adı, oyuna ismini vermiş. Nehir, kimi zaman ağır, kimi zaman süratli akarak, her iki kadının da yaşamlarından bir şeyler alıp, götürmüş. Bazısını sürükleyip bir daha geri getirmezken, bazısını (ruhen) “yaralı” bırakmış. Gülşen Karakadıoğlu’nun nehri, darbenin üzerinden dört sene sonra akmaya başlasa dahi yer yer şiddetini korumuş. Bu da ruhtaki yaraların kolay kolay kapanmayacağına birer kanıt oluşturmuş. Şüphesiz sadece işkence değil, kişilik haklarına müdahale de bu kanıtın bir parçası olarak resimdeki yerini almış. Bana göre bu nehrin içinde bütün bir halk var. İki kadının ve tanışıklıklarının geldiği yer olan Derin Araştırma Laboratuvarı’ndaki (DAL) diğer kadınların, halkın yararına feda edilmiş onurları var…


Nehri hızlandıran unsurlardan biri de telefonun ucundaki ekselans. Olaylara fiili bir müdahale de bulunmadan, nehrin hızını arttıran ekselans, hikaye ilerledikçe, kadın kendini tamamlayıp, yaralarını sardıkça ikinci plana düşmüş. (Genç kızın çalan telefonlara bir süre sonra bakmaması bana bunu söyletiyor) Bu düşüşten sonra nehir tamamen durmasa da daha ağır akmaya devam etmiş. "Yüzleşme" meselesi gün yüzüne çıkarılarak, darbenin ve sonrasının birey üzerinde yarattığı etkide, erkeğin rolünün ne olduğu somutlaştırılmış. Ben bir erkeğin "dalgakıran" olmasını dilerim...  
  
Benim gördüğüm, Nehir ile yaşlı kadının birbirini tamamladıkları, birbirlerine ilaç olup, yaralarının kabuk bağlaması için omuz omuza verdikleri, bir dayanışma içerisine girdikleri, paylaşarak çoğaldıkları ve de en önemlisi üstünde yol aldıkları nehrin kurumasını önlemek amacıyla çaba sarf ettikleri yönünde. Bu çabanın boşa gitmesini isteyen yegane nesne de telefon. Telefon hattını koparmak ya da açık bırakmak bir çözüm değil. Telefonun çalmasına sebep kişiyi onarmak, erkek egemen toplumu iyi bir eğitimden geçirerek, kültürün, sanatın her yere ulaşmasını sağlamak, kadının vasfını yüceltmek ve köhne zihniyeti sonlandırmak için herkesin elini taşın altına sokması bir çözüm. Keza oyun da ünlü düşünürlerden alıntılarla, sanat yapıtları ve devrimci müzikleriyle bunu söylüyor…
  
Vacide Öksüzcü’nün rejisi metnin gerekliliklerini yerine getirir biçimde. Metnin anlam ve anlatım gücünü arka plana atmayan, sade dokunuşlarla bezeli. Bu nedenle Nehir’i bir reji oyunu olarak değerlendirmedim. Kabus ve baskın sahnelerini başarılı buldum. (Bu sahnelerde dekor ve ışığa da alkış) Fakat aklıma takılan bir aksaklığı belirtmeliyim ki o resmin yeri orası değil. Duvara çivi çakılmak istenmemesini, karakterlerin başından geçen olaylar dolayısıyla tahribatı önlemek, o tok sesini duymamak ve eski günleri tekrar çağrıştırmamak için verilmiş bir karar olarak algıladım. Lakin yine de o resmin yeri orası değil. Uygun olan yere önceden bir çivi çakılabilirdi. Yani dekor en başından tasarlanabilirdi. Son sahnede telefonun kapanmaması net gösterilmemiş. Gösterilmeliydi!

Seyhan Kırca’nın dekor tasarımı, seksenli yılların atmosferini yansıtır türden. Kitapların çokluğu, genç kadının sansüre ve yasağa karşı olduğunu bildirerek, karakter yapısını uyum kılmış. Kalorifer ya da sobanın olmaması beni şaşırttı. Deniz manzaralı bir ev nasıl ısınıyor? Koltuklardan birinin tekli ve klasik olması yaşlı kadını, diğerinin kanepe tarzında ve rahat duruşu ise genç kadını simgelemiş. Masa etrafının iki sandalye ve bir tabureyle çevrili oluşu, ekselans’ın her an gelebileceğini sembolize etmiş. (Çünkü tabure, sandalyeler bittikten sonra ortaya çıkarılır ve genelde son gelen oraya oturur) Oyunda da bir “bekleyiş” havası hakim…

Sevgi Türkay imzalı kostümler, yaş farkını ve dönemi gözetmiş. Ev ve sokak hali ince ince düşünülerek hazırlamış. Işık tasarımı için söylenecek tek kelime “özenli”.  Pencere perdesinin açılıp kapanmasıyla içeri giren güneş ışığı, sahne ışığının aydınlantılması/karartılması yöntemiyle ayarlanmış. Finalde telefona özel ışık bekle(r)dim. Müzikler, metnin genelini kapsayan Amalia Rodriguez, İnti İllimali ve Victor Jara’nın ezgileriyle kulakların pasını silmiş. Bu kısmı özellikle müzik öğesinin içinde irdelemek istedim. Saydığım isimler oyun için önemli bir yer teşkil etmiş. Hepsinin hayatlarına, sanatçı kimliklerine hatta eserlerinin insanlar ve ülkeler için ne ifade ettiğine, konu bütünlüğü yakalanarak değinilmiş. İç öyküsellik bu duruma katkı sunmuş.

Oyunculuklar, oyunu zirveye taşıyan öğelerden biri. İclal Seper tecrübesiyle, Özlem Gür ise gençliğinin verdiği enerjiyle rolünün hakkını vermiş. Vurgulamalar, her cümleyi ön plana çıkararak etkiyi daha da arttırmış. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Bu oyun her ile (bilhassa İstanbul’a) turne yapmalı ama turneye giden benim Sayın Devlet Tiyatrosu yetkilileri!


Not: Oyun 1 saat / Tek perdedir.

Ayrıntılı bilgi için: www.devtiyatro.gov.tr




EGE KÜÇÜKKİPER

  

2 yorum:

  1. Başarılı bir oyun analizi ve kritiği olmuş. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumunuzu şimdi gördüm. Çok teşekkür ederim :)

      Sil